Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 11)
Rusların Kırım Türklerini binlerce yıllık topraklarından sürgünü sırasında yüz binlerce insan ölür. “Kırım-Tatar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” de 1945 yılında lağvedilerek Kırım, Ukrayna’ya bağlanır. 1967 yılında çıkarılan bir kanunla Kırım Türklerinin ana yurtlarına / topraklarına dönmelerine izin verilir. Ancak alınan karar yönetimin ve ideolojinin insaf ve inisiyatifine bağlı olduğundan “ana vatana dönüş” hiçbir şekilde arzu edilen şekilde gerçekleş(e)mez. Bunda Kırım Türklerinin farklı coğrafyalara sürgün edilişlerinin, aydın ve lider kadronun yok edilişinin, yaşanan acıların doğurduğu korku, panik ve tedirginliğin, ekonomik sıkıntıların rolü de büyüktür.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türk Cumhuriyetlerinin 1991 yılından itibaren bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte Kırım’da yaşayan Türkler de 04 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlıklarını ilan ederler. Ancak bu karar bağlı bulundukları Ukrayna tarafından kabul edilmez. Yaklaşık 3 milyon nüfusa sahip olan ve nüfusunun büyük bölümü Ruslardan oluşan Kırım’ın bağımsızlık girişimi Kırım’ı tekrar kendi toprakları içinde görmeyi amaçlayan Rusya tarafından gizli destek bulur. Rusya’nın emellerinin farkında olan Ukrayna yönetimi, Kırım Türklerinin özerkliğine saygı gösterip kendi parlamentoslarını oluşturmalarına ve ülke parlamentosunda da (sınırlı sayıda da olsa) temsil edilmelerine izin verir (Kırımlı, 1996; Saydam, 1997; Özcan, 2005; Fisher, 2009; Devlet, 201: 17-32).
Ancak Rusya tarihin her döneminde olduğu gibi son dönemlerde de Kırım’dan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğini gösterir ve iç karışıklıklar çıkarır. Ukrayna ile Karadeniz’de yaşanan egemenlik krizini, askerî ve ticari sorunları tırmandıran Rusya, Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu’nun 06 Mart 2014 tarihinde “Rusya’ya katılma kararı” almasını sağlar; alınan karar 16 Mart 2014 tarihinde yapılan referandumda da kabul edilir. Uluslararası hukuka ve sözleşmelere aykırı bu karar Rusya yönetimi tarafından da vakit geçirilmeden 21 Mart 2014 tarihinde onaylanır ve Kırım Özerk Cumhuriyeti federatif bir yapı olarak resmen Rusya’ya bağlanır.
Türk yurtlarının işgaline kayıtsız kalanlar, Ruslarla gizli anlaşmalar içinde olanlar… tarihin her döneminde olduğu gibi yine aynı tavrı gösterip sessiz kalmayı tercih ederler. “Sözde” var olan Birleşmiş Milletler Teşkilatı
YURDUNU KAYBEDENLERİN ORTAK SESİ: CENGİZ DAĞCI
Kırım Türkü Cengiz Dağcı’nın, ailesinin ve onun gibi yüzbinlerce Kırım Tatarının / Kırım Türkünün hayatını alt üst eden olayların temelinde son derece stratejik öneme sahip Kırım Yarımadası’nın Ruslar ve farklı milletler tarafından ele geçirilmesi düşüncesi ve politikaları yatmaktadır.
Edebî eserleri vücuda getirenler, zaman zaman eserlerinin ana kahramanları veya yardımcı kahramanları arasında yer alırlar. Böyle durumlarda yazarın kendi hayatında veya yakın çevresinde gerçekleşen hadiseleri edebî eserin imkânları dâhilinde hedef kitleye ulaştırma gayreti içinde olduğu görülür. Yazarın yazdıklarının toplumda kabul görmesinde, hedef kitle tarafından sevilip benimsenmesinde hiç kuşkusuz ki bu tarzın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Yazarlar çoğu kez böyle bir yönteme başvurmuş olsalar da eserlerindeki kahramanlarla kendi aralarındaki bu bağın, açık açık ifade edilmesinden pek de hoşnut olmamışlardır. Bu durum elbette yazarın kendini veya yaşadıklarını inkâr etme düşüncesinden kaynaklanmaz. Yazar bu yola bazen eserin gerçek hayatta var olan kahramanlarını korumak için bazen de yazdıklarının edebî değerini korumak için (yani yazdıklarının sanatsal açıdan hafife alınmasını istemediği için) başvurur. Her iki durumda da yazarın haklı olduğunu belirtmek gerekir. Nitekim tarihî bir gerçeği sanat ve edebiyat ortamına çekip onu eserlerine konu edenler bir yandan içinde yaşadıkları toplumlarda farkındalık oluştururlarken diğer yandan birilerinin hedefi hâline gelirler. Yani onların sevenleri ve beğenenleri kadar sevmeyenleri ve beğenmeyenleri de çok olur. Bu yüzden de konusunu ve kurgusunu tarihî gerçeklerin oluşturduğu türlerde eser veren yazarlar ve sanatçılar zaman zaman hem kendilerini ve yakın çevrelerini hem de eserlerini ve eserlerinde konu ettikleri değerleri koruma gayreti içine girerler. Bundan doğal bir şey de yoktur. Ancak Cengiz Dağcı’nın eserlerinde geçen kahramanların kendisiyle özdeşleştirilmesini / aralarında bağ kurulmasını istemeyişinin asıl sebeplerinden biri dikkatlerin kendisinden ziyade Kırım Tatarlarının ve Türkistan Türklerinin yaşadıkları / çektikleri olaylar üzerinde yoğunlaşmasını istemesindendir. Yani Dağcı, yalnızca için için yanan “bir ağac”a değil; en güzel ağaçları hoyrat eller tarafından yakılan, kesilip yok edilen, budanan, binlerce yıllık köklerinden sökülüp başka yerlere gönderilen köklü “orman”a / “ormanlar”a (Kırım’a ve Ulu Türkistan’a) dikkat çekmek istemiştir.
Kavram işaretleri (sözcükler ve sözcük grupları) ile kalıplaşmış dil ögeleri (deyimler, vecizeler, atasözleri) ifade ettikleri basit / ilk anlamlarının yanında ait oldukları dillerin sahiplerinin yaşayışlarına, inanışlarına, davranışlarına, geleneklerine, göreneklerine, tarihlerine ve kültürlerine ait birçok değeri de bünyelerinde barındırırlar. Bir dilin “
Edebî bir eserde eğer anlatılanlar edebî sanatlara en az yer verilerek anlatılıyor ve üstelik biyografik ve tarihî malzeme içeriyorsa tarihî kıymeti haiz demektir. Bir başka deyişle anlatıların vesika değeri vardır: Vesika yani delil! Dağcı’nın romanlarındaki kahraman anlatıcıların veya sadece anlatıcının olaylarla arasındaki dilsel mesafe, malzemeyi yapılan haksızlıkların delili kılar (Şahin, 2011: 142).
Dağcı, eserlerinde olaylar aracılığıyla ifşa edileni yine yalın bir çağrışım alanıyla açıklar. Bir diğer deyişle yalın anlatımın gerisinde insanı, insan yapan değerleri onların acı tecrübeleriyle yoğurarak içte, iç dünyada bir yurt oluşturmak ister. Ancak dil onun eserlerinde ne yapıbozuma uğramış ne de sembolikleşmiştir. Bunu sağlayan ise tuttuğu orta yoldur. Bu anlatılanların konusuna da sirayet eder. Dıştaki katı, dehşet dolu dünya içte, derinde daha dingin ve neredeyse bütün insanlığı kurtaracak bir olguyla açıklanır. Dolayısıyla onun kahramanlarının yaşadıkları yalnızca bir millete yahut bir ırka, kültüre yahut dine mensubiyet olmaktan çıkarak evrensel bir karaktere bürünür (Orhanoğlu, 2017: 46).
Dağcı, Kırım Tatarlarının ve Türkistan Türklerinin olduğu kadar bir anlamda bütün “Yurdunu Kaybeden Adam”ların ortak sesi olur.
Foto 1: Cengiz DAĞCI ile ilgili bir tasarım (Tasarım: Levent ALYAP)
Unutuşa karşı savaşan, tanık olduğu olayları belleğinde depolayan, onları hatırlayarak sürekli canlı tutan ve direnen Dağcı, eserlerinde Kırım Türkleri kadar insanlık tarihi için de önemli olan zaman dilimlerini ölümsüzleştirir. Belleğinde yer alan Kırım tarihinin ve millî mücadelesinin iç acıtıcı kareleri onun sanatını besleyen kaynaklardır. Bu kareleri ustaca kaleminde ölümsüzleştiren yazar okurunu da şahsi belleği üzerinden kolektif belleğe yönlendirir ve tarih merkezli bir okuma serüvenine hazırlar (Kefeli, 2017: 225-226).
Cengiz Dağcı, roman, hikâye ve anı türünün çok iyi bir yazarıdır. Üstelik o, (yalın bir dil kullanmış olsa da) aynı zamanda çok iyi bir söz ustasıdır. Nitekim o, özenle seçtiği eserlerinin adlarıyla bile okuyucularına mesajını açık seçik bir şekilde iletmeyi başarır.
Foto 2: Cengiz DAĞCI’nın eserleriyle ilgili bir tasarım (Tasarım: Levent ALYAP)
Cengiz Dağcı’nın eserlerinin temelinde (“
Cengiz Dağcı’nın da içinde yer aldığı Kırım Tatarları, Türklerin Kıpçak grubu içinde yer almaktadırlar.
Türk boy ve topluluklarının en eski ve en köklü temel kollarından birini oluşturan; tarihte akıncı ve savaşçı kimlikleriyle hep öne çıkan Kıpçaklar, ne yazık ki kabul ettikleri farklı dinler ve içine girdikleri farklı etnik ve sosyokültürel çevreler yüzünden birçok yerde (coğrafyada / ülkede) kimliklerini koruyamamış; asimile olmuşlardır.
Kıpçakların etnik ve kültürel kimliklerini kaybetmelerinde kabul ettikleri dinlerin ve tesirinde kaldıkları sosyokültürel faktörlerin ektisi olduğu kadar “Türk” üst kimliğinin bilincinde olmamalarının ve en azından “Kıpçak” kimliği etrafında bile bir araya gelememelerinin ve dillerini unutmalarının rolü büyüktür. Kendisi de bir Kıpçak Türkü olan seçkin ve saygın bilim adamı, yazar, şair merhum Ord. Prof. Dr. Valeh Hacılar, Kıpçaklarla ilgili bu acı gerçeği “Kıpçak Çölü” adlı şiirinde şöyle ifade etmektedir: