реклама
Бургер менюБургер меню

Альфред Адлер – Yaşamın Anlamı ve Amacı (страница 4)

18

Bu üç durum (kusurlu organlar, şımartılma ve ihmal edilme) yaşama yanlış bir anlam yüklememizin başlıca nedenidir. Ve bu koşullarda gelişen çocuklar neredeyse her daim zorluklara karşı yaklaşımlarını gözden geçirmede yardıma ihtiyaç duyarlar. Yaşama daha iyi bir anlam yükleme konusunda kendilerine yardım edilmelidir. Gerçekten önemli olan bu gibi şeylere dikkat edersek ve bu çocuklarla gerçekten ilgilenirsek yaptıkları her şeyde yaklaşımlarını anlayabiliriz. Rüyalar ve işbirliği yararlı olabilir; insanın rüya yaşamındaki kişiliği aslında uyanık yaşamıyla aynıdır ancak sosyal gereksinimlerin rüyadaki baskısı daha az şiddetlidir ve kişilik de daha az korunaklı ve gizli biçimde açığa çıkar. Bununla birlikte, bireyin kendisiyle yaşama yüklediği anlamın hızlı bir şekilde anlaşılmasında en büyük destek kişinin anılarından gelir. Ne kadar önemsiz olduğunu düşünse de bireyin her anısı kendisi için hatırlanmaya değer bir şeyleri temsil eder. Kişinin resmettiği biçimiyle yaşam üzerindeki etkisinden dolayı bunlar hatırlanmaya değerdir. Kişiye “umman gereken bu” ya da “kaçınman gereken bu” ya da “yaşam böyledir” gibi şeyler söyler. Yine de deneyimin kendisinin o kadar önemli olmadığını, çünkü bu deneyimin hatırada ısrarla kaldığı ve yaşama yüklenen anlamı berraklaştırmak için kullanıldığı gerçeğini vurgulamalıyız. Her hatıra bir andaçtır.

Çocukluğun ilk dönemlerine ait hatıralar özellikle bireyin yaşama karşı kendine özgü yaklaşımının ne kadar değişmez olduğunu göstermede ve yaşama karşı duruşunu ilk kez açığa vurduğu koşulları ortaya çıkarmada işe yarar. Tüm hatıralar arasında ilkinin iki nedenden dolayı çok önemli bir yeri vardır. İlk olarak temel benlik tahminini ve içinde bulunduğu durumu içermektedir. Dünyanın kendisine nasıl göründüğüne dair ilk görüşü, kendisi ile kendisinden beklenenlere yönelik az ya da çok ilk eksiksiz semboldür. İkinci olarak birey için öznel başlangıç noktası, kendisi için yarattığı otobiyografinin başlangıcıdır. Bu sebeple de burada çoğunlukla zayıflık noktası ve kendi hissettiği yetersizlik ile ideali olarak gördüğü güçlü ve güvende olma hedefi arasında bir tezat karşımıza çıkar. Psikolojik amaçlar doğrultusunda bireyin ilk olarak tanımladığı hatıranın gerçekte hatırlayabildiği ilk olay olup olmadığı ya da bunun gerçek bir olayın hatırası olup olmadığı önemli değildir. Hatıralar sadece ne olarak “algılandıkları”, nasıl yorumlandıkları ve günümüz ile gelecek yaşamı için ne anlam taşıdıkları bakımından önemlidir.

Bu noktada ilk hatıralara yönelik birkaç örneği ele alıp somutlaştırdıkları “yaşamın anlamı”nı inceleyebiliriz. “Çaydanlık masanın üstünden devrildi ve beni haşladı.” Yaşam işte böyledir! Yaşam hikâyesi böyle başlayan bir kızın çaresizlik duygusuyla devam etmesi ve yaşamın tehlikeleri ile zorluklarını abartmasını görmek bizi şaşırtmamalı. Şayet diğer insanlara kendisine yeterince ilgi göstermedikleri için yürekten sitem ederse de şaşırmamalıyız. Muhakkak yaşamındaki birileri bu kadar küçük bir çocuğu böylesine risklere maruz bırakmak konusunda çok büyük bir ihmalkârlık yapmıştır. Bir başka ilk hatırada benzer bir dünya resmedilmektedir: “Üç yaşındayken bebek arabasından düştüğümü hatırlıyorum.” Bu ilk anının yanında sürekli tekrarlanan bir rüya da karşımıza çıkmaktadır, “Dünyanın sonu geliyor ve gecenin yarısında uyanıp gökyüzünün alevler içinde kıpkırmızı olduğunu görüyorum. Yıldızların hepsi düşüyor ve dünyamız başka bir gezegenle çarpışıyor. Ama tam çarpışmadan önce uyanıyorum.” Kendisine herhangi bir şeyden korkup korkmadığı sorulan bu öğrenci “Yaşamda başarılı olamayacağımdan korkuyorum” diye yanıt veriyor. İlk hatırasıyla tekrarlanan rüyasının cesaretsizlik olarak işlev gördüğü ve başarısızlık ile felaketlere karşı korkusunu onayladığı açıkça ortadadır.

Geceleri altına kaçırdığı ve annesiyle sürekli çatıştığı için kliniğe getirilen on iki yaşındaki bir erkek çocuk ise ilk hatırasını şöyle anlatmaktadır: “Annem kaybolduğumu sanıp sokağa fırlamış. Adımı haykırmış ve çok korkmuş. Bütün bu süre zarfında ben evdeki bir dolabın içinde saklanıyordum.” Bu hatıradan şöyle bir tahminde bulunabiliriz: “Yaşam başkalarına zahmet vererek ilgi kazanmaktır. Güvende kalmak için tek yol hilekârlıktır. Beni göz ardı ettiler ama onları kandırabilirim.” Yatağı ıslatması da kendisini endişe ve ilgi odağında tutmak için benimsenmiş çok iyi bir araçtır ve annesinin ona karşı duyduğu endişe ve tedirginlik de yaşamı yorumlama biçimini onaylamaktadır. Önceki örneklerde de olduğu gibi bu çocuk da dış dünyadaki yaşamın tamamen tehlikelerle dolu olduğu izlenimini çok önceleri edinmiş ve sadece diğer insanların kendisi hakkında endişelendiğinde güvende olabileceği sonucuna varmıştır. Ancak bu biçimde ihtiyaç duyduğunda diğerlerinin onu korumak için etrafında olacaklarını bilerek rahatlayabilirdi.

Otuz beş yaşındaki bir kadının ilk hatırası şöyleydi: “Üç yaşımdayken kilere indim. Karanlıkta merdivenlerden inerken benden biraz daha büyük olan erkek kuzenim kapıyı açıp arkamdan geldi. Ondan çok korkmuştum.” Bu anıdan muhtemelen diğer çocuklarla oynamaya alışkın olmadığı ve özellikle de diğer cinsiyetten olanların yanında huzursuz olduğu görünmektedir. Ailesinde tek çocuk olduğuna dair tahmin doğru çıktı ve otuz beş yaşında olmasına rağmen hâlâ bekârdı.

Sosyal duygunun daha yüksek bir düzeyde gelişmesi şu örnekle gösterilebilir: “Annemin bebek kardeşimi arabasında gezdirmeme izin verdiğini hatırlıyorum.” Ancak bu örnekte sadece daha zayıf insanların yanında rahat hissetmenin ve belki de anneye bağımlı olmanın işaretlerini görebiliriz. Yeni bir çocuğun kendisiyle ilgilenecek daha büyük çocukların yardımını alabilecek bir ortamda doğması, onların yeni gelen bebekle ilgilenecek olmaları ve bebeğin refahının sorumluluğunu paylaşmalarına izin verilmesi her zaman en iyisidir. Şayet büyük çocukların işbirliği kazanılırsa bebeğe gösterilen ilginin kendi itibarlarında bir azalma olarak görme eğiliminde olmayacaklardır.

Birlikte olma arzusu her zaman diğer insanlarla gerçekten ilgilenildiği anlamına gelmez. İlk hatıraları sorulduğunda bir kız şu şekilde yanıt vermiştir: “Ablam ve iki arkadaşımla oynuyordum.” Burada şüphesiz sosyal olmaya çalışan bir çocuk görüyoruz. Ancak en büyük korkusunun yalnız bırakılmak olduğunu söylediğinde onunla ilgili yeni bir kavrayış elde ediyoruz. Bu yüzden özgürlük eksikliğinin işaretlerini aramamız gerekir.

Yaşama yüklenen anlam bir kez keşfedilip anlaşıldığında bireyin kişiliğinin anahtarına ulaşırız. Bazen insanın karakterinin değişmez olduğu söylenir fakat bu görüş sadece bu durumun doğru çözümünü bulamamış kişiler tarafından ileri sürülebilir. Bununla birlikte daha önce gördüğümüz gibi asıl hatayı ortaya çıkarmada yetersiz kalırsa hiçbir iddia ya da tedavi başarılı olamaz. Ayrıca tek gelişim olasılığı, yaşama karşı daha işbirlikçi ve cesur bir yaklaşımın öğretilmesinde yatar. İşbirliği ayrıca nevrotik eğilimlerin gelişimine karşı tek korumadır. Bu yüzden de çocukların işbirliği konusunda eğitilip teşvik edilmesi, sıradan görevler ve sıradan oyunlarda kendi yaşlarındaki çocuklar arasında kendi yollarını bulmalarına izin verilmesi son derece önemlidir. İşbirliğini engelleyecek her türlü şey en ciddi sonuçlara yol açacaktır. Örneğin sadece kendisiyle ilgilenmeyi öğrenmiş olan şımartılmış çocuk diğerlerine karşı ilgisizliğini okula da taşıyacaktır. Dersleri sadece öğretmeninin ilgisini elde ettiği müddetçe onun için ilginç olacak, derslerde sadece kendisi için yararlı olduğunu düşündüğü şeyleri dinleyecektir. Yetişkinlik çağına yaklaştıkça sosyal duygu eksikliği giderek daha bariz biçimde vahim bir hal alacaktır. İlk hatasında sorumluluk ve bağımsızlık konusunda kendini eğitmeyi durdurduğu için artık yaşamın herhangi bir sınavına karşı donanımı aşırı derecede yetersiz kalır.

Eksikliklerinden dolayı artık onu suçlayamayız. Sadece bu durumun sonuçlarını hissetmeye başladığında bunları düzeltmesine yardım edebiliriz. Hiç coğrafya eğitimi almamış bir çocuktan bu dersin sınav sorularını başarılı bir şekilde yanıtlamasını bekleyemeyeceğimiz gibi işbirliği hakkında hiç eğitilmemiş bir çocuğun önüne işbirliği eğitimi gerektiren görevler serildiğinde doğru yanıtlar vermesini bekleyemeyiz. Ancak yaşamın her sorunu çözülmesi için işbirliği yapma becerisini gerektirir. Her bir görev insan topluluğu çerçevesinde ve insanlığın refahını sürdürebilecek biçimde ustalaşmayı gerektirir. Yalnızca yaşamın işbirliği anlamına geldiğini anlayan birey zorluklarını cesaretle ve büyük bir başarı olasılığıyla karşılayabilecektir.

Şayet öğretmenler ve psikologlar yaşama anlam yüklemede yapılacak hataları anlayıp kendileri de aynı hataları yapmazlarsa o zaman sosyal çıkardan yoksun çocukların kendi kapasiteleri ve yaşamın sunduğu fırsatları hakkında daha iyi hissedeceklerinden emin olabiliriz. Sorunlarla karşılaştıklarında çabalarından vazgeçmeyecekler, kolay bir çıkış aramayacaklar, kaçmaya çalışmayacak ya da yüklerini başkalarının sırtına yüklemeyecekler, özel muamele ve sevgi talep etmeyecekler, aşağılanmış hissetmeyecekler ve kendi başlarına intikam almaya çalışmayacaklar ya da “Yaşam ne işe yarar? Bana ne faydası var?” diye sormayacaklardır. Aksine “Kendi yaşamlarımızı kendimiz kurmalıyız. Bu bizim görevimiz ve bununla yüzleşebiliriz. Kendi eylemlerimizin hâkimi biziz. Yeni bir şeyler yapılacaksa ya da eski bir şeyin değiştirilmesi gerekiyorsa kendimizden başkasına ihtiyacımız yok,” gibi cümleler kurarlar. Şayet yaşama bu şekilde, bağımsız insanların gerçekleştirdiği bir işbirliği biçiminde yaklaşırsak insan topluluğumuzun gelişiminin sınırlarının olmadığını görebiliriz.