Альфред Адлер – Yaşamın Anlamı ve Amacı (страница 3)
Çocukluktaki şartların nasıl yorumlanabileceğine dair farklı yöntemlerden basit bir örneği ele alalım. Çocukluktaki mutsuz deneyimlere tamamen farklı anlamlar yüklenmiş olabilir. Geçmişinde mutsuz deneyimleri olan birisi deneyimleri kendisine gelecek için düzeltilebilecek bir şeyler göstermedikçe bunlar üzerinde fazla durmaz. Hislerini şöyle dile getirecektir: “Böyle talihsizlikleri ortadan kaldırmak ve çocuklarımızın daha elverişli şartlara sahip olmaları için çok çalışmalıyız.” Bir başkası ise “Yaşam adil değil. Diğerleri hep en iyisini elde ediyor. Şayet dünya bana böyle davranıyorsa ben neden dünyaya daha iyi davranacakmışım?” Bazı ebeveynlerin de böylece çocukları hakkında “Çocukken ben de aynı acıları çektim ve bunların üstesinden geldim. Niye onlar da üstesinden gelemesin ki?” biçiminde düşünmesinin nedeni budur. Üçüncü tiptekiler ise “Mutsuz bir çocukluk yaşadığım için her konuda mazur görülmem gerekir,” diye düşünür. Bu üç tiptekilerin yorumları eylemlerinde gün gibi açık olacaktır ve yorumlarını değiştirmedikçe eylemleri de asla değişmez. İşte tam bu noktada bireysel psikoloji determinizm kuramını hiçe sayar. Hiçbir deneyim başarı ya da başarısızlığın bir nedeni değildir. Deneyimlerimizin neden olduğu şok (sözümona travmadan) sebebiyle acı çekmeyiz, aksine deneyimlerimizden sadece hedeflerimize uygun düşen anlamları çıkarırız. Deneyimlerimize verdiğimiz anlamla kaderimizi kendimiz belirleriz ve belli başlı deneyimleri gelecek yaşamımızın temeli olarak belirlediğimizde her zaman bir hata olma ihtimali vardır. Anlamları koşullar belirlemez ancak kendimizi koşullara yüklediğimiz anlamlarla tanımlarız.
Yine de çocuklukta büyük bir yanlış anlamın çıkarıldığı belirli durumlar mevcuttur. Hataların büyük bir çoğunluğunun ortaya çıktığı durumlar genellikle çocuklarda görülür. Öncelikle bebekliklerinden itibaren hastalık ya da sakatlık çeken, kusurlu organları olan çocukları ele almalıyız. Böyle çocuklar ağır bir yük altındadır ve onlar için yaşamın anlamının topluma katkıda bulunmak olduğunu düşünmek çok zor olacaktır. Yakınlarında ilgi odaklarını kendilerinden uzaklaştırıp başka insanlara yöneltmelerine yardım edebilecek birisi olmadıkça muhtemelen sadece kendi duygularıyla meşgul olacaklardır. İleride kendilerini etraflarındaki insanlarla karşılaştırarak cesaretleri kırılacaktır. Üstelik içinde bulunduğumuz medeniyette bile aşağılık duyguları hemcinslerinin acıma, alay ya da sakınma tavırlarıyla daha da şiddetlenir. Bu çocukların içlerine kapanıp, ortak yaşamda yararlı bir rol oynama umutlarını yitirdikleri ve kendilerini şahsen tüm dünya tarafından küçük düşürülmüş hissettikleri durumların tümü bunlardır.
Sanırım organlarında kusur bulunan ya da glandular salgı bezleri anormal olan bir çocuğun karşılaştığı güçlükleri ilk kez tanımlayan kişi bendim. Bu bilim dalı sıradışı bir ilerleme kaydetti ancak bu gelişme hiç de görmeyi isteyeceğim doğrultuda olmadı. En başından itibaren başarısızlığın sorumluluğunu kalıtım ya da fiziksel şartlara atacak bir zeminden çok bu sorunların üstesinden gelebilecek bir yöntem arayışı içindeydim. Hiçbir organ eksikliği insanı hatalı bir yaşam tarzına mecbur kılmaz. Salgı bezlerinin aynı biçimde tesir ettiği iki çocuk bulmak mümkün değildir. Çoğunlukla bu sorunların üstesinden gelen ve bunu başarırken yararlılık adına sıradışı meziyetler geliştiren çocuklar görürüz. Bu suretle bireysel psikoloji öjenik1 ayıklanma tasarısı için iyi bir tanıtım sayılmaz. Kültürümüze büyük katkılar sağlamış olağanüstü yetenekli insanların çoğu yaşama kusurlu organlarla başlamıştır. Çoğu kez sağlık sorunları yaşamışlar ve bazıları da erken yaşta hayatlarını kaybetmiştir. Gelişmeler ve topluma yönelik katkıların çoğu harici şartların yanı sıra bedenlerindeki zorluklara karşı da sıkı bir mücadele veren işte bu insanlardan kaynaklanmıştır. Mücadele onları güçlendirip daha ileri gitmelerini sağlamıştır. Sırf bedene bakarak zihnin gelişiminin iyi ya da kötü olacağına dair bir hüküm veremeyiz. Bununla birlikte şimdiye dek yaşama kusurlu organlarla ve salgı bezleriyle başlayan çocukların büyük bir çoğunluğu doğru yönde eğitilmemiş ve çektikleri zorluklar anlaşılmamıştır. Bunun sonucunda da çoğunlukla sadece kendi kişilikleriyle ilgilenmişlerdir. İşte bu yüzden yaşamlarının ilk yılları birtakım organ kusurlarıyla sınırlandırılmış çocuklar arasında çok sayıda başarısızlıkla karşılaşmaktayız.
Yaşama yüklenen anlamda sıklıkla hataya neden olan ikinci tür durum ise şımartılmış çocuğun durumudur. Şımartılan çocuk dileklerinin kural olarak kabul edilmesini beklemeye alışıktır. Kendisine önem verilmektedir ve bunu kazanmak için çaba sarf etmek zorunda kalmamıştır. Ayrıca çoğunlukla da bu önemi doğuştan hak ettiğini hissetmeye başlar. Sonuç olarak ilgi odağı olmadığı koşullarla karşılaştığında ve diğer insanlar onun hislerini göz önünde bulundurmayı asıl hedefleri olarak görmediklerinde ne yapacağını bilemez. Dünyasının kendisini başarısızlığa uğrattığını düşünür. Hep başkalarından bir şeyler beklemeye alışıktır, vermeye değil. Sorunlarla baş etmenin başkaca bir yolunu öğrenmemiştir. Diğerleri ona öyle itaatkâr davranmıştır ki bağımsızlığını yitirmiştirtir, kendi başına bir şeyler yapabileceğini bilemez. Bütün ilgisi sadece kendisine tahsis edilmiştir ve asla işbirliğinin ne işe yarayıp ne kadar gerekli olduğunu öğrenememiştir. Karşısına zorluklar çıktığında onlarla baş etmenin tek yolunu bilir – diğer insanlardan talepte bulunmak. Ona göre, önemli konumunu yeniden kazanabilirse, diğerlerini kendisinin özel bir kişi olduğunu ve istediği her şeyin kendisine bahşedilmesi gerektiğini fark etmeye zorlayabilirse ancak o zaman durumu iyileşebilir.
Şımartılarak yetiştirilen bu çocuklar muhtemelen toplumumuzdaki en tehlikeli sınıftır. Bazıları aşırı derecede iyi niyet gösterisi yapabilirler. Hatta diğerleri üzerinde baskı kurma fırsatı elde etmek üzere çok “sempatik” olabilirler. Ancak sıradan insani vazifelerde sıradan insanlar gibi işbirliği yapmaya karşı isyandadırlar. Hatta daha bariz biçimde isyanda olanlar da vardır; alışık oldukları samimiyet ve bağlılığı artık bulamadıklarında aldatılmış hissederek toplumu kendilerine düşman sayanlar ve tüm hemcinslerinden intikam almaya çalışanlar. Şayet toplum onların yaşama biçimine karşı husumet gösterirse (şüphesiz böyle de olacaktır) bu düşmanca tavrı şahıslarına yönelik kötü muamelenin kanıtı olarak kullanırlar. Cezalandırmanın her zaman etkisiz olmasının nedeni de budur. Ceza “herkes bana karşı” görüşünü onaylamaktan başka bir işe yaramaz. Ancak şımartılmış çocuk ayaklanıp açıkça isyan etse de ya da zayıflıkla baskın çıkmaya veyahut şiddetle intikamını almaya çalışsa da aslında çoğunlukla aynı hatayı yapıyordur. Gerçekten de farklı zamanlarda her iki yöntemi de deneyen insanlarla karşılaşırız. Hedefleri değişmeden aynı kalır. Onlara göre “Yaşam, ilk olmaktır, en önemli olarak fark edilmektir, istediğim her şeyi elde etmektir”, ayrıca yaşama bu anlamı yüklemeyi sürdürdükçe benimsedikleri her yöntem hatalı olacaktır.
Kolayca hata yapılabilecek üçüncü bir durum da ihmal edilmiş çocuğun durumudur. Böyle bir çocuk sevginin ve işbirliğinin ne olabileceğini asla öğrenmemiştir; içinde bu dostane kuvvetleri içermeyen bir yaşam yorumu kurgular. Yaşamın zorluklarıyla karşılaştığında zorlukları abartacak ve diğer insanların yardım ve iyi niyetiyle zorlukların üstesinden gelme kapasitesini küçümseyecektir. Toplumun kendisine karşı soğuk davrandığını keşfetmiştir ve her zaman böyle olacağını düşünecektir. Özellikle de diğerlerine faydalı olacak eylemler sayesinde sevgi ve saygı kazanabileceğini anlamayacaktır. Bu yüzden de başkalarına karşı şüpheli yaklaşıp kendisine güvenemeyecektir. Gerçekten, ilgisiz sevginin yerini alabilecek hiçbir deneyim yoktur. Bir annenin ilk görevi çocuğuna güvenebileceği bir başka insanın varlığının deneyimini kazandırmaktır. Daha sonra, güven duygusunu çocuğun çevresinin geri kalanını dahil edene dek genişletip büyütmelidir. Eğer ilk vazifesinde başarısız olursa (çocuğun ilgisini, sevgisini ve işbirliğini kazanma görevi) çocuğun sosyal çıkar ve hemcinslerine karşı dostane bir his geliştirmesi çok zor olacaktır. Herkesin diğer insanlara karşı ilgi duyma kapasitesi vardır ancak bu kapasitenin eğitilmesi ve kullanılması gerekir, aksi takdirde gelişimi engellenecektir.
Şayet katışıksız bir şekilde ihmal edilmiş ya da nefret edilen veyahut da istenmeyen bir çocuk tipi olsaydı bu çocuğun muhtemelen işbirliğinin varlığını göremeyecek kadar kör, toplumdan yalıtılmış, diğer insanlarla iletişim kurmada yetersiz ve insanlarla birlikte yaşamasına yardımcı olabilecek her şeyden bihaber olduğunu görürdük. Ancak daha önce de gördüğümüz gibi böylesi koşullar altında birey yok olup gidecektir. Bir çocuğun çocukluk dönemini atlatması kendisine ilgi ve alaka gösterildiğinin kanıtıdır. Bu yüzden aslında katışıksız biçimde ihmal edilmiş çocuk tipleriyle asla karşılaşmamaktayız; aksine olağan ilgiden daha azıyla karşılaşmış çocuklarla ya da diğer çocuklara oranla biraz daha çok ihmal edilmiş çocuklar karşımıza çıkar. Kısacası ihmal edilmiş çocuğun etrafında kendisine güvenebileceği hiç kimseyi bulamamış çocuk olduğunu söylememiz gerekir. Yaşamda bu denli başarısızlığın yetim ya da gayrı meşru çocuklardan gelmesi ve bu tip çocukları genel olarak ihmal edilmiş çocuklar arasında gruplandırmak zorunda kalmamız medeniyetimiz için çok acı bir eleştiridir.