Альфред Адлер – Yaşamın Anlamı ve Amacı (страница 6)
Bu yaklaşım sayesinde kaygının sebebi cinselliğin bastırılması olarak görülemez ya da talihsiz doğum deneyimlerinin bir sonucu olarak geride bırakılamaz. Bu gibi açıklamalar söz konusu değildir. Annesinin sürekli etrafında olmasına, onun yardımına ve desteğine alışkın olan bir çocuğun kaynağı ne olursa olsun kaygıyı annesini denetiminde tutmada çok etkili bir silah gibi göreceğini biliyoruz. Öfkenin fiziksel tanımı bizim için yeterli değildir. Deneyimlerimiz öfkenin aslında herhangi bir kişi ya da durum üzerinde hâkimiyet kurma aracı olduğunu göstermiştir. Her bir bedensel ve zihinsel dışavurumun kalıtsal unsurlara dayandığını kanıksayabiliriz ancak ilgimiz daha çok belirli bir hedefe ulaşma çabasında bu malzemeden nasıl yararlanabileceğimize yönelmiştir. Görünüşe göre bu, tek gerçek psikolojik yaklaşımdır.
Her bireyde duyguların bireyin hedefine ulaşma çabası için gerekli olduğu ölçüde ve bu doğrultuda gelişip büyüdüğüne tanıklık ederiz. Kişinin kaygısı ya da cesareti, neşesi ya da üzüntüsü her daim yaşam tarzıyla bağdaşmıştır. Bunların ölçülü derecede etki ve güçlerinin olması da tam olarak beklentimiz olabilir. Üstünlük kurma hedefine üzüntüyle ulaşan kişi elde ettiklerinden dolayı memnun ve neşeli olamaz. Ancak perişan olduğunda mutlu olacaktır. Duyguların gerektiğinde ortaya çıkıp yok olabileceğini de fark edebiliriz. Alan korkusundan mustarip bir hasta evdeyken ya da başka biri üzerinde hâkimiyet kurduğunda kaygı duygusunu yitirir. Nevrotik hastaların hepsi yaşamlarının başkalarına hükmedecek derecede güçlü hissetmedikleri her bir anını reddederler.
Duygusal tavır yaşam tarzı kadar değişmezdir. Örneğin korkak bir insan her ne kadar daha zayıf insanlara karşı kibirli olsa da ya da başkaları tarafından korunduğunda cesur gibi görünse de her zaman korkaktır. Kapısına üç kilit vurabilir, kendisini koruma köpeği ve tuzaklarla koruyabilir ve hâlâ cesur olduğu konusunda ısrar edebilir. Hiç kimse onun kaygılı hissettiğini kanıtlayamaz ancak korkak karakteri kendini korumak adına çektiği onca zahmetle yeterince açıkça görülmektedir.
Cinsellik ve aşk konusu da bize benzer bir kanıt sunar. Cinsellikle ilgili duygular her zaman birey cinsel hedefine ulaşmayı arzuladığında ortaya çıkar. Dikkatini toplayarak çelişkili vazifeler ile aykırı ilgileri reddetme eğilimindedir. Bu yüzden de münasip duygular ile işlevleri harekete geçirir. Tıpkı iktidarsızlık, erken boşalma, sapkınlık ve cinsel soğuklukta olduğu gibi bu duygular ile işlevlerin yoksunluğunun temeli de uygunsuz vazifeler ile ilgilerden uzak durmayı reddetmek üzerine kurulmuştur. Böylesi anormallikler her zaman hatalı bir üstünlük kurma hedefi ve yanlış bir yaşam tarzı tarafından tetiklenmiştir. Bu gibi durumlarda her zaman vermektense saygı duyulmayı bekleme eğilimi, sosyal duygu eksikliği ile cesaret ve iyimser etkinlikte başarısızlıkla karşılaşırız.
Ailesinde ikinci çocuk olan bir hastam kaçınılmaz ölçüde derin bir suçluluk duygusu çekmekteydi. Hem babası hem de büyük kardeşi dürüstlüğe büyük önem veriyordu. Çocuk yedi yaşındayken öğretmenine bir ödevini kendi başına yaptığını söylemiş. Ancak aslında ödevi ağabeyi yapmış. Çocuk bu suçluluk duygusunu üç yıl boyunca gizlemiş. Sonunda öğretmeninin yanına gidip korkunç yalanını itiraf etmiş. Öğretmeni sadece gülüp geçmiş. Sonra, gözyaşları içinde babasına gidip ikinci kez yalanını itiraf etmiş. Bu sefer daha başarılı olmuş. Babası oğlunun gerçeğe duyduğu sevgiden dolayı gurur duymuş. Onu övüp teselli etmiş. Babasının onu günahından arındırmasına karşın çocuk bunalımda hissetmeyi sürdürmüş. Çocuğun böylesine önemsiz bir şey için kendisini aşırı derecede suçlayarak ne kadar dürüst olduğunu ispatlamaya çalıştığı sonucuna ulaşmaktan kendimizi alamayız. Evindeki yüksek ahlaki ortam ona doğrulukta başarılı olma dürtüsü sağlamıştır. Okul çalışmaları ve sosyal anlamda çekicilik konusunda ağabeyine oranla kendisini aşağılık hissetmektedir ve üstünlük duygusunu kendisini gözden düşürerek elde etmeye çalışmaktadır.
Yaşamının ileriki dönemlerinde başka şeylerden vicdan azabı duymuştur. Kendini tatmin etmeye başlamış ve derslerinde kopya çekmekten kendini bir türlü kurtaramamış. Bir sınava girmeden önce hep suçluluk duygusu artmış. Zaman geçtikçe kedi kendine böylesi zorluklar biriktirir olmuş. Hassas vicdanı sayesinde ağabeyine oranla daha büyük yüklerin altında ezilmiş. Kendisini aynı düzeyde tutmak için tüm başarısızlıkları için hazırladığı bir bahanesi olmaya başlamış. Üniversiteden ayrıldığında teknik işler yapmayı planlamış. Ancak zoraki suçluluk duygusu o kadar şiddetlenmiş ki Tanrı’nın kendisini affetmesi için bütün gün dua eder olmuş. Bu yüzden çalışmaya vakit ayıramaz hale gelmiş.
Artık durumu o kadar kötüydü ki akıl hastanesine gönderildi ve orada kendisi tedavi edilemez olarak görüldü. Bununla birlikte bir süre sonra durumu iyileşmiş ve hastaneden ayrılmış. Ancak şayet durumu tekrar kötüleşecek olursa tekrar kabul edilmesi için izin istemiş. Mesleğini değiştirmiş ve sanat tarihi okumaya başlamış. Sınav zamanı gelmiş. Bir resmî tatil günü kiliseye gitmiş. Büyük bir kalabalığın önünde kendini yere atmış ve “Tüm insanlar içindeki en büyük günahkâr benim,” diye haykırmış. Bu şekilde duyarlı vicdanına dikkatleri çekmeyi başarmış.
Hastanede geçirdiği bir başka dönemden sonra eve dönmüş. Bir gün öğlen yemeğine çıplak gelmiş. Yapılı bir vücudu varmış ve bu konuda hem erkek kardeşi hem de diğerleriyle boy ölçüşebilirmiş.
Suçluluk duygusu diğerlerinden daha dürüst görünmesinde bir araçtı ve böylelikle üstünlük elde etmeye çabalıyordu. Buna rağmen çabaları yaşamın işe yaramaz bir yönüne doğru yönlendirilmişti. Sınavlardan ve mesleki uğraşlardan kaçması korkaklık ile aşırı derecede yüksek bir yetersizlik duygusuna işaret etmekteydi. Üstelik bütün bu sinir bozuklukları yenilme korkusu yaşadığı her türden etkinlikten bilinçli bir şekilde kaçınması idi. Seviyesiz yöntemlerle üstünlük elde etmeye yönelik benzer çabası kilisede abartılı bir şekilde secde etmesi ile yemek odasına çarpıcı bir biçimde girişinde açıkça belli olmaktadır. Yaşam tarzı bunları gerektirmişti ve kışkırttığı hisler de tamamen bununla uyumluydu.
Daha önce gördüğümüz gibi bireyin zihninin bütünlüğünü oluşturmasıyla zihni ve bedeni arasında ilişkileri düzenlemesinin yaşamın ilk dört ya da beş yılı içinde gerçekleşmektedir. Elindeki kalıtımsal malzemeler ile çevresinden edindiği izlenimleri toplar ve bunları üstünlük arayışına uyarlar. Beş yaşını doldurduğunda karakteri açıklığa kavuşur. Yaşama yüklediği anlam, peşinden koştuğu amacı, sorunlara yaklaşım biçimi ve duygusal eğilimi artık belirlenmiştir. Bunların tümü değiştirilebilir ancak bu değişim yalnızca çocukluk döneminde karakterinin açıklığa kavuşması esnasında yaptığı hatadan kendisini azat edebilirse gerçekleşebilir. Tıpkı önceki dışavurumlarının tümünün yaşamı yorumlamasıyla tutarlı olması gibi şayet bu hatayı düzeltebilirse yeni dışavurumları da yaşama dair yeni yorumlamasıyla tutarlı olacaktır.
Bireyin çevresiyle ilişki kurması ve ondan izlenimler kazanması organları sayesinde gerçekleşir. Bu sebeple de bedenini yetiştirme biçimine bakarak çevresinden edinmeye hazır olduğu izlenimleri ve deneyimlerinden nasıl yararlanabileceğini kestirebiliriz. Şayet etrafına nasıl baktığına, etrafını nasıl dinlediğine ve neyin ilgisini çektiğine dikkat edebilirsek hakkında çok şey öğrenmiş oluruz. Vücut duruşunun neden bu kadar önemli olduğunun sebebi de budur. Bireyin vücut duruşu bize organlarının nasıl eğitildiğini ve izlenimler edinmek üzere organlarından nasıl yararlandığını gösterir. Vücut duruşu her zaman bir anlam içerir.
Artık tüm bunları psikoloji tanımımıza ekleyebiliriz. Psikoloji bireyin bedeninin izlenimlerine yönelik tavrının anlaşılmasıdır. İnsanların zihinleri arasında ne denli büyük farklılıklar ortaya çıkabileceğini de anlamaya başlayabiliriz. Çevresine uygun olmayan ve çevrenin taleplerini yerine getirmede zorluk çeken bir beden genellikle zihin tarafından bir yük olarak algılanır. Bu yüzden de kusurlu organları olan çocuklar zihinsel gelişimlerinde normalden çok daha büyük engellerle karşılaşırlar. Böyleleri için bedenlerini etkilemek, hareket ettirmek ve bir üstünlük elde etme yönünde yönlendirmek daha zordur. Zihin için daha büyük bir çaba gerekir ve şayet aynı hedef elde edilecekse zihinsel odaklanma diğerlerine oranla daha yüksek olmalıdır. Bu yüzden zihne aşırı yüklenilir ve sonuç olarak kişi benmerkezci ve bencil birisine dönüşür. Çocuk sürekli olarak kusurlu organları ve hareket zorluklarıyla uğraşmak zorunda kaldığında kendisi dışında başka bir şeye dikkatini veremez. Kendini diğerleriyle ilgili kılmak için ne gerekli vakit ne de yeterince özgürlük bulabilir. Sonuç olarak da daha düşük bir sosyal duygu ve daha az işbirliği becerisine sahip olarak büyür.
Kusurlu organlar şüphesiz pek çok engel ortaya çıkarır ancak bu engeller asla kaçınılmaz bir kader değildir. Şayet zihin kendi adına yeterince aktif olur ve engelleri aşmak için yeterince sıkı çalışırsa o zaman birey kendisine göre doğuştan itibaren sırtında daha az yük olan diğerleri kadar başarılı olma amacına ulaşabilir. Aslında kusurlu organlarla doğmuş çocuklar tüm engellerine karşın çoğu kez daha normal organlarla doğmuş olan çocuklardan fazlasını başarırlar. Bu durumda engel daha ileri gitmek için bir uyarıcı haline gelmiştir. Örneğin gözlerindeki kusurdan dolayı bir çocuk sıradışı ölçüde baskı altında olabilir. Görmek için daha çok çabalamaktadır. Gözle görünen dünyaya daha çok özen gösterir. Renkleri ve biçimleri ayırt etmekle daha çok ilgilenir. Sonuç olarak da gözle küçük ayrıntılara dikkat etmek ve bunlarla mücadele etmek zorunda olmayan diğer çocuklara göre görünen dünyadan çok daha büyük bir tecrübe elde eder. Böylece kusurlu bir organ büyük avantajların kaynağı olabilir. Ancak sadece zihin bu zorlukların üstesinden gelme konusunda doğru tekniği bulabildiyse. Ressamlar ve şairler arasında büyük bir kesimin görme zorluğu çektiği bilinmektedir. Bu zorluklarsa iyi eğitilmiş zihinler tarafından kontrol altında tutulmuş ve sonuç olarak bu zihinlerin sahipleri de neredeyse daha normal olanlara göre gözlerini daha faydalı biçimde kullanabilmişlerdir. Benzer türden bir dengeleme, belki de daha kolayca, solak oldukları fark edilmemiş olan solak çocuklar arasında görülebilir. Evde ya da okul günlerinin başında aksak sağ ellerini kullanmak üzere eğitilmişlerdir. Bu yüzden yazı yazmak, çizim ya da el sanatları için gerçekte pek uygun bir şekilde donatılmamışlardır. Şayet zihin böyle zorlukların üstesinden gelmek üzere kullanılabilirse bu kusurlu sağ elin çoğunlukla yüksek derecede bir sanatsal yetenek için geliştirilebilmesini bekleyebiliriz. İşte olan biten de tam olarak budur. Pek çok örnekte solak çocuklar diğer çocuklardan daha iyi el yazısı, daha iyi çizim ve resim yeteneğine ya da el sanatlarında daha iyi beceriye sahip olmayı öğrenirler. Doğru tekniği bularak, ilgiyle, eğitim ve alıştırmayla dezavantajlarını avantaja dönüştürmüşlerdir.