Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 4)
III
Dört Mektup
O akşam Marius yatmaya hazırlandığı sırada eli, sokağa düşürülen ve almış olduğu cebindeki pakete değdi; unutmuştu onu. Açmayı düşündü; belki içinde kaybedenin adı ve her hâlükârda onu kaybeden kişiye geri verilmesi için gerekli bilgileri bulabilirdi.
Zarfı açtı. Mühürsüzdü ve içinde dört mektup vardı. Mektuplarda adresler yazılıydı. Kâğıtlardan ağır bir tütün kokusu yükseliyordu.
İlk mektupta, şunlar yazılıydı:
Madam Markiz de Grucheray, Bakanlar Odası karşısındaki alan, No:…
Marius, mektupta gereken bilgiyi alacağını düşündü. Mühürlenmemiş olduğuna göre okumasında sakınca yoktu. Mektup şöyle devam ediyordu:
Madam Markiz,
İyilik ve merhamet duygusu, toplumdakileri birbirlerine bağlayan en asil şeylerdir. Dindar bir hanımefendi olduğunuzu bildiğimden gururumu ayaklar altına almak pahasına size başvurmaktan başka çare bulamadım. Kutsal meşruiyet davasına sadakat ve bağlılığının kurbanı olan; kanıyla servetini, her şeyini bu davayı savunmak için adamış ve bugün kendisini en büyük sefaletin içinde bulmuş biriyim. İnandığım dava yolunda her şeyimi, servetimi yitirmiş durumdayım.
Madam Markiz,
Gönlünüzde bu konuda sahip olduğunuz yüksek duygulardan emin olduğumdan size yazma cüretini kendimde buldum. Evine dönecek parası bile olmayan, bir İspanyol Kralcıya yardımcı olmaktan çekinmeyeceğinizi biliyorum. Fransa’ya sığınmış bir Kralcı olan ve kendisini ülkesi adına seyahatlerde bulan ve seyahatlerine devam etmek için kaynakları yetersiz kalan İspanyol Süvari Kaptanı Don Alvarez.
Marius okuduklarından hiçbir şey anlayamadı çünkü adam adresini de vermemişti. Belki daha şanslı olacağını düşünerek ikinciyi aldı: Bu mektubun üzerinde:
Sayın Kontes,
Altı çocuk annesi olan zavallı bir kadın olarak size bu satırları yazıyorum. Çocuklarımın en küçüğü, sekiz aylık. Lohusalığımdan beri hasta yatağımdan çıkamıyorum. Hain kocam altı ay önce bizi terk etti. Dünyada hiçbir kaynağa sahip olmamak en korkunç sefalettir. Son umudunu size bağlamış olan bu yoksul kadına yardım edeceğinizden eminim. En derin saygılarımla.
Mektuplarda korkunç gramer hataları vardı, Marius okudukları karşısında şaşkınlıktan şaşkınlığa giriyordu. Üçüncü mektubu aldı, o da yardım isteyen başka birisinden geliyordu. Üzerinde şöyle yazıyordu:
Not: Kırk frank dahi olsa yetecektir. Kendim gelemediğim ve kızımı gönderdiğim için beni bağışlayın ancak huzurunuza çıkacak durumum olmadığından sizinle görüşme cesaretinde bulunamadım.
Marius sonunda dördüncü mektubu da açtı:
Aşağıdaki satırları içeriyordu:
Hayırsever Adam,
Kızıma eşlik etmeye tenezzül ederseniz, zavallı bir felaketle karşılaşacaksınız ve size ne kadar sefil bir hayat sürdüğümü gösterebileceğim. Bu yazılar açısından cömert ruhunuz bariz bir iyilik duygusuyla hareket edecek çünkü gerçek filozoflar her zaman canlı duygular hissederler. Kader bana çok zalim davrandı, kendim yoksulluğa alıştım ama ailemin aç kaldığını görmek beni mahvediyor. Sizden yardım beklerken bir kez daha en sadık kulunuz olduğumu belirtmeme izin verin.
Marius dört mektubun hepsini okumuş olmasına rağmen önceki durumundan çok daha bilgili olabileceği bir konuma gelememişti. Mektuplar dört farklı kişiden gelmiş gibi görünüyordu: Don Alvarez, Balizard Ana, piyes yazarı Genflot ve oyuncu Fa-bantou. İşin en tuhaf ve ilginç yanı mektupların hepsinin de aynı kalemden çıkmasıydı. Üstelik bu varsayımı daha da olası kılan durum; dördünde de kullanılan kaba ve sarı kâğıt, tütün kokusu aynıydı ve üslubun değiştirilmeye çalışılmasına rağmen aynı yazım hataları vardı. Bundan dolayı dört mektubu da aynı elin yazdığı kesindi. İsimler farklı olsa da mektupların hepsinin amacı maddi destek istemekti.
Bu küçük gizemi çözmeye çalışmak nafile bir çaba gibi görünüyordu. Marius, bir şansa bile iyi davranamayacak ve cadde kaldırımının onunla oynamak istediği bir oyuna kendini veremeyecek kadar kederli durumdaydı. Dört mektup arasında kendisiyle sanki körebe oynanıyormuş gibi bir hisse kapılmış, yine sanki kendisiyle dalga geçiliyormuş gibi düşünmeye başlamıştı. Marius bir ara mektupları kızların düşürdüklerini sanmıştı ama şu anda bundan o kadar emin değildi, bu yüzden de bunları o büyük zarfa geri koydu ve bir kenara atıp yatağına yattı. Ertesi gün her zamanki gibi yedide kalkmış, giyinmişti ve kahvaltısını ederek çalışmak için masasına oturmaya hazırlanıyordu ki kapısına usulca vuruldu. Fazla parası ve eşyası olmadığından kapısını asla kilitlemezdi. Anahtarı her zaman kapı kilidinin üstünde dururdu. Kapıcı bunun için Marius’ü azarlar, bir gün soyulacağını söylerdi. Marius küçümseyerek “Benden ne çalacaklar ki?” derdi. Yine de Madam Bougon haklı çıktı, günün birinde eski çizmeleri çalındı. Kapıya bir kez daha vuruldu ancak bu sefer ilkinden daha yumuşaktı.
“Girin!” diye seslendi Marius. Kapı açıldı. Marius önündeki yazıdan başını kaldırmadan sordu: “Ne istiyordunuz Madam Bougon?”
Madam Bougon’a ait olmayan bir ses yükseldi: “Özür dilerim, Mösyö.” dedi. Ses kısık ve çatlaktı; içkiden kalınlaşmış, uğultulu bir erkek sesine benziyordu. Ancak Marius başını kaldırdığında karşısında genç bir kızın durduğunu gördü.
IV
Yoksulluk İçinde Bir Gül
Yarı açılmış kapının eşiğinde genç bir kız duruyordu. Bu küçük odayı aydınlatan pencere tam kapının karşısında bulunuyordu. Pencereden gelen ışık, genç kızı solgun bir aydınlığa boğuyordu. Kızcağız çok zayıf, narin ve sıska bir yaratıktı. Donmuş ve insanın içini ürperten çıplaklığını sadece bir eteklik ve bir gömlek örtüyordu. Kemer yerine ise beline bir ip bağlamış, bir başka iple de saçlarını toplamıştı. Ağzı yarı açıktı, dişleri bakımsızlıktan simsiyah olmuştu. Bakışlarında kesinlikle kötücül bir ifade vardı. Hem gelişim aşamasındayken sekteye uğramış bir çocuğa hem de zavallı bir hilkat garibesine benziyordu. Sanki elli yaşında bir insan, on beş yaşındaki bir insanla karışmış gibiydi.
Marius ayağa kalkmış, sadece rüyalarda görülen hayaletlere benzeyen bu garip şekildeki varlığa şaşkınlıkla bakıyordu. İşin en kötü tarafı bu kızın aslında çirkin olmamasıydı, belki de küçüklüğünde pek şirin bir varlıktı. Genç yaşta olmanın inceliği, yoksulluk ve çektiği acılar yüzünden üzerine çöken yaşlılık, dış görünüşü ile hâlâ tezatlık yaratıyordu. Çünkü kış gününde korkunç bulutların altında kalarak sönen bir güneş gibi, güzelliğinin bir kısmı o on beş yaşındaki yüze sahip kızın ifadesinde kaybolmuştu. Marius sanki bu yüzü bir yerlerden tanıdığını düşünüyordu, sanki onu önceden bir yerlerde görmüştü.
“Ne istiyorsunuz Matmazel?” diye sordu Marius.
Sarhoş ve bulanık kalın erkek sesiyle genç kız cevap verdi: “Size bir mektup getirdim, Mösyö Marius.”
Kız ona ismiyle hitap ediyordu; peki ama kimdi bu kız, onun ismini nereden biliyordu? Marius’ün davet etmesini beklemeden içeri girmişti. Hâlinde hiçbir çekingenlik görülmüyordu ve ayakları çıplaktı. Etekliğindeki geniş deliklerden uzun ve sıska bacakları gözüküyor, soğuktan zayıf bedeni şiddetle titriyordu. Gerçekten de elinde tutmuş olduğu mektubu Marius’e uzattı, delikanlı mektubu açarken üzerindeki ekmek içinden yapılmış mührün hâlâ ıslak olduğunu fark etti, bu yüzden de mektubun çok uzaktan gelmediğini anladı. Hemen okumaya başladı: