18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 5)

18

Çok değerli genç komşum,

Altı ay önce kiramı ödeyerek gösterdiğiniz iyiliği öğrenmiş bulunmaktayım. Size bu konuda minnettarım. Büyük kızım, size iki günden bu yana ağzımıza tek bir lokma dahi sokmadığımızı söyleyecektir. Dördümüz ve hasta olan karım, aç ve sefil hâldeyiz. Sizin ne koca yürekli ve eli açık bir insan olduğunuzu tahmin edebiliyorum. Bana yine ufak bir yardımda bulunabilirseniz size müteşekkir olacağımı da iletmek istiyorum. Sizin gibi yardımsever kişilere duyulacak en derin saygılarımı sunarım.

Not: Büyük kızım sizin talimatlarınızı bekleyecektir, Sayın Mösyö Marius.

Bir gün öncesinden Marius’ün zihnini meşgul eden bütün sırlar bu mektupla birden tamamen aydınlanmıştı. Bu mektup, diğer o dört mektubun geldiği yerden geliyordu. El yazısı, imla hataları, kâğıdın sarılığı ve üzerine sinen tütün kokusu da diğer dört mektupla aynıydı.

Böylece beş mektup yazılmış; beş farklı isimle, insanlara beş farklı hikâye uydurulmuştu. Ama bunların hepsini yazan tek bir insandı. İspanyol Yüzbaşı Don Alvarez, talihsiz Balizard Ana, drama yazarı Genflot ve yaşlı aktör Fabantou. Hepsi Jondrette denen bu adamdan başkası değildi.

Marius o viraneden ayrılalı oldukça uzun zaman geçmiş, sefalet içinde yaşayan komşularını bir daha görme fırsatı bulamamıştı. Zaten onun düşünceleri başka yönlere çevrilmişti. Düşünce ne yöne çevrilirse bakışlar da zaten o yöne dönerdi. Jondrette ailesindeki kişilere, merdivenleri çıkarken veya koridorda birkaç kez rastlamıştı ama onlar Marius için birer silüetten başka bir şey olmamışlardı. Onlarla o kadar az ilgileniyordu ki bir gece önce bulvarda Jondrette’in kızlarına çarptığı hâlde onları tanımamıştı. Çarpıştığı kızların onlar olduğu kesindi. Karşısında duran kızın onda uyandırdığı merhamet ve tiksinti hisleri, kendisini daha önce görmüş olduğunu zorla hatırlatacak kadar kuvvetliydi.

Artık tüm gerçekleri açıkça görebiliyordu, sefalete düşmüş olan komşusu Jondrette’in ekmek parasını iyilikseverlere yazdığı mektuplarla sağladığını anlamıştı. Bunlar gibi insanların adreslerini öğreniyor ve onlara çeşitli isimlerle hikâyeler uydurarak bu mektupları yazıyor, sonrasında da kızlarıyla gönderiyordu. Bu şekilde kızlarını da tehlikeye atmış oluyor, onları kendisine suç ortağı yapıyor, zavallı kızlarını tehlikeye atmaktan da zerre kadar çekinmiyordu. Bir gün önceki koşuşlarından, aralarında konuştuklarından ve korkularından Marius; bu kızların daha başka kötü işler de yapmakta olduklarını anlayabilmişti. Yaptıkları bu işler ve çektikleri sefalet yüzünden toplumun ortasına ne genç kıza ne kadına ne de çocuğa benzeyen, yoksulluğun doğurduğu, kirli ama masum bu iki canavar çıkıyordu.

Bunlar isimsiz, cinsiyetsiz, yaşları belli olmayan insanlardı. Ne iyilik ne de kötülük yapabilirlerdi aslında. Onlar çocukluktan çıktıkları anda her şeylerini de kaybedeceklerdi. Onlar dün açmış, bugün solmuş çiçeklere benziyorlardı. Marius üzüntülü bakışlarını genç kızın üzerinde dolaştırırken o, hiçbir şeye aldırmadan serbest bir şekilde odanın içinde gidip geliyor ve orada bulunan bütün eşyaları inceliyordu: “Ah, sizin bir aynanız varmış!” dedi şaşkınlıkla. Yarım ağızla, sanki odada yalnızmış gibi bir şarkı mırıldanıyordu. Boğuk sesi, söylediklerini üzüntülü bir havaya sokuyordu. Bu pervasızlığın altında hor görülmüş, korkak, çekingen bir varlık ortaya çıkıyordu. Aslında pervasızlık da utangaçlığın bir çeşididir. Bu kızın böylesine çaresizlikle içeride dolaşması, her hâlinden kanadının kolunun nasıl da kırık olduğunu görebilmek, insanın yüreğini dağlıyordu. Başka şartlarda olsa, eğitim alsa ve daha düzgün koşullarda yetişmiş olsaydı, Marius bu kızın ne kadar güzel, şen şakrak ve neşeli bir insan hâline dönüşebileceğini tahmin edebiliyordu.

Marius hiç sesini çıkarmadan üzgün ve dalgın gözlerle onu izliyordu. Kız masaya yaklaştı. “Ah, kitaplarınız da var!” dedi neşeyle. Fersiz gözlerinde bir parıltı yanıp söndü ve gururlanır gibi: “Ben de okumayı biliyorum.” dedi. Masadaki kitaplardan birini aldı ve gayet akıcı biçimde okudu: “General Bauduin, Waterloo Ovası’nın tam ortasındaki Hougomont kasrını kuşatma buyruğu almıştı.” Birden durdu: “Waterloo, bunu biliyorum ben. Bir savaşmış, çok eskiden olmuş, babam da o savaşa katılmış. Askermiş orada, bizim evdekilerin hepsi Bonapartçıdır zaten. Bu Waterloo, İngilizlere karşıydı.” Daha sonra kitabı bıraktı ve sonra eline bir kalem aldı.

“Ben yazı yazmasını da biliyorum.”

Kalemi hokkaya batırdı ve Marius’e bakıp: “Bir şeyler yazayım da görün.” dedi. Genç adamın yanıt vermesine fırsat bırakmadan beyaz kâğıtlardan birini aldı ve üzerine şu sözleri yazdı: Aynasızlar geliyor!

Sonra kalemi fırlatarak şöyle dedi:

“Hiç imla hatası yapmadım. Bakabilirsiniz isterseniz. Ben ve kardeşim, hayatımız…” lafını yarıda kesip Marius’e baktı, sonra hiçbir şeye inanmadığını gösteren boğuk ve sıkıntı dolu bir kahkaha attı:

“Ah, boş verin gitsin!”

Ardından neşeli bir halk şarkısına başladı:

Karnım aç babacığım, Yiyecek yok. Üşüyorum anne, Kazağım yok. Titre Lolotte!.. Ağla Jaquot!..

Şarkıyı yeni bitirmişti ki haykırdı: “Tiyatroya gider misiniz, Mösyö Marius? Ben arada sırada giderim. Erkek kardeşim oyuncularla dost olduğundan bize kimi zaman bilet bulur. Ancak yukarısı çok pis tütün koktuğundan orada oturmayı çok sevmem.” Marius’e ilgiyle baktı ve yüzünde çok farklı bir ifadeyle şöyle dedi: “Biliyor musunuz Mösyö Marius, çok yakışıklı bir adamsınız.” O anda her ikisinin de aklına aynı düşünce geldi. Kız güldü, Marius kızardı. Marius’ün yanına gelip elini onun omuzuna koydu: “Siz benimle ilgilenmiyorsunuz ama ben sizi tanıyorum. Size merdivende rastlıyordum. Sonra, Austerlitz yakınlarında oturan ve ismi Mabeuf olan birisinin evine gittiğinizi de gördüm. Oralarda gezerim ben. Saçlarınızı böyle taramanız çok yakışıyor size.” Sesini mümkün olduğunca tatlılaştırmaya çalışıyordu ama kısık bir sesten başka bir şey duyulmuyor, bazı kelimeleri yutuyordu.

Marius yavaşça geri çekildi. “Affedersiniz Matmazel, müsaade ederseniz size bir şey iade edeceğim, sizin sanırım.” diyerek kıza, içinde dört mektubun olduğu ve bir gün önce bulduğu paketi uzattı.

Kız sevinçten ellerini çırptı: “Bu paketi aramadığımız yer kalmadı.” dedi.

Sonra paketi birden kavradı, hem onu açıyor hem de şöyle diyordu: “Kardeşimle ben ne kadar aradık bunu bir bilseniz. Demek siz buldunuz. Sokakta buldunuz, değil mi? Orada düşürmüş olmalıyız. Koştuğumuz zaman düşürdük. Budala kardeşimin sakarlığı işte! Eve geldiğimizde yanımızda olmadığını fark ettik. Dayak yememek için ki bilirsiniz çok gereksiz bir şeydir dayak, mektupları gereken yerlere teslim ettiğimizi ama kimsenin bir şey vermediğini söyledik babama. Neyse, şimdi bulundu o mektuplar ama onların bana ait olduğunu nereden anladınız ki? Herhâlde el yazısından anladınız. Demek o karanlıkta çarptığımız kişi de sizdiniz. Kardeşime de ‘Bir adama mı çarptık?’ diye sormuştum, o da ‘Evet.’ demişti bana.”

Bu arada Saint-Jacques-du-Haut-Pas Kilisesi’nin iyiliksever kişisine hitaben yazılmış olan mektubu açmıştı.

“Tamam.” dedi. “Bu ayine giden ihtiyar için. Şimdi tam zamanı. Gidip adama mektubu vereyim. Belki bize öğle yemeği yiyecek kadar para verir.” Sonra gülmeye başlayarak ilave etti: “Bugün öğle yemeği yersek ne yapmış olacağız biliyor musunuz? İki gün önceki öğle yemeğimizi yemiş olacağız. Sonra iki gün önceki akşam yemeğimiz ile dünkü öğle yemeğimizi de yemiş olacağız. Hepsini tek seferde yapmış olacağız.”

Bu sözler Marius’e o anda genç kızın odasına geliş nedenini hatırlatmıştı. Yeleğinin ceplerini kontrol etti ama boştu. Genç kız hâlâ konuşmaya devam ediyor, sanki Marius orada hiç yokmuş gibi sürdürüyordu konuşmasını: “Ben bazı gecelerde de dışarı çıkarım, hatta kimi zaman eve uğramadığım bile olur. Bu eve taşınmadan önce, geçen yıl köprülerin altında yaşıyorduk. Donmamak için birbirimize sokularak yatardık, küçük kardeşim her zaman ağlardı. Su aslında insana ne kadar da üzüntü veriyor. Kendimi suya atıp öldürmek aklımdan geçtiği zamanlarda hemen başımı alıp giderdim. Bazen çukurlarda bile uyurdum biliyor musunuz? Geceleri sokaklarda dolaştığım zamanlarda Notre Dame kulelerini koskoca karanlık evlere benzetirdim. Beyaz duvarları nehir sanırdım. Kendi kendime, ‘Ne şaşılacak şey! Orada da su var.’ derdim. Yıldızları kandillere benzetirim biliyor musunuz? Sanki tüterler, sonra rüzgâr çıkar ve onları söndürür. Sanki kulağımda atların soluğunu duyuyormuşum gibi şaşırırım. Gece olduğu zaman meyhanelerin seslerini duyarım. Dokuma tezgâhlarının tıkırtısı gelir kulağıma. İşte böyle şeyler. Arkamdan taş atıyorlar sanırım bazen de. Bilmeden kurtarırım kendimi. Etrafımda her şey deli gibi dönmeye başlar, insanın karnı aç olunca işte böyle tuhaf şeyler gelir aklına.”

Dalgın bir ifadeyle Marius’e baktı. Marius yeniden ceplerini kontrol ediyordu, sonunda beş frank ve seksen santim bulmuştu. Zaten bütün varlığı da bundan ibaretti Marius’ün. Sonra kendi kendine, “Yarına bir şeyler bulurum.” dedi. On altı meteliği kendine ayırarak beş frangı kıza verdi.

Kız parayı aldı: “Ne güzel bir hava var, güneş de çıkmış.” dedi sonra. Sanki bu güneş onun dilini çözüp ne kadar kaba ifadeler varsa sıralamasına sebep oluyormuş gibi sürdürdü konuşmasını: “Beş frank gerçekten iyi para, bununla aç karnımıza ziyafet çekeriz.”