18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller II. Cilt (страница 3)

18

Bazılarını geçiyoruz, en kötülerini sizler için sıralamaya çalıştık. Bu isimlere yüzlercesini ekleyebilirsiniz. Sadece varlıkları değil, türleri ifade ederlerdi. Bu isimlerin her biri, medeniyetin altından gelen çeşitli biçimsiz mantarlara karşılık gelirdi. Yüzleriyle pek de savurgan olmayan bu varlıklar, sokaktan geçerken görülen adamlar arasından değillerdi. Geçirdikleri vahşi gecelerden bıkmış olarak, gündüzleri uyumak için bazen kireç fırınlarında bazen Montmatre ya da Montrouge’un terk edilmiş taş ocaklarında bazen de lağımlarda uyumaya gidiyorlardı. Bu adamlara ne oldu? Hâlâ varlar. Onlar her zaman var olmuşlardır. Horace onlardan şöyle bahseder: Ambubaiarum collegia, pharmacopolde, mendici, mimde1 ve toplum olduğu gibi kaldığı sürece, oldukları gibi kalacaklardır. Mağaralarının karanlık çatısının altında, sürekli olarak toplumsal akıntıdan yeniden doğacaklardır. Hayaletler gibi geri dönecekler ama her zaman aynı kalacaklardır, sadece artık aynı isimleri taşımayacak ve artık aynı görünümde olmayacaklardır. Bireyler yok edilebilir ancak iyilik ve kötülük, suç ve adalet dünya var olduğu sürece hep olacaktır. Ceplerdeki cüzdanların, anahtarlıklardaki saatlerin kokusunu alırlar. Altın ve gümüşün onlar için bir kokusu hep olacaktır. “Çalınabilir” bir havaları olduğu söylenebilecek saf burjuvalar vardır. Bu adamlar sabırla bu burjuvaların peşinden gideceklerdir. Bir yabancının veya taşradan bir adamın geçişinde bir örümceğin titremesini yaşarlar. Bu adamlar, gece yarısına doğru ıssız bir bulvarda karşılaşıldığında veya onlara bir göz atıldığında korkunçtur. İnsan değil, canlı sislerden oluşan formlar gibi görünürler; alışılmış bir şekilde gölgelerle tek bir kütle oluşturduklarını, onlardan hiçbir şekilde farklı olmadıklarını, karanlıktan başka bir ruha sahip olmadıklarını ve bunun yalnızca geçici ve birkaç dakika yaşamak amacıyla olduğunu söyleyebiliriz. Bu hayaletlerin ortadan kaybolması için ne gereklidir peki? Işık. Tek bir yarasa dahi şafağa direnemez. Toplumu aşağıdan aydınlatmak işte bu yüzden gereklidir.

Sekizinci Kitap

Şeytani Yoksullar

I

Marius, Boneli Bir Kızı Ararken Kasketli Bir Adamla Karşılaşır

Yaz bitti, güz geldi, daha sonra kış gelip dayandı. Ne Mösyö Leblanc ne de genç kız bir daha Lüksemburg Bahçesi’nde göründüler. Marius’ün tek bir düşüncesi vardı, o da taparcasına âşık olduğu o kızın hoş yüzünü bir daha görebilmek. Sürekli, her yerde onu arıyor ama bir türlü bulamıyordu. Artık eski Marius’ten eser kalmamıştı. Ne coşkulu tavırları ne kuvvetli iradesi ne o gençliğin verdiği ateşlilik ne gururu ne alın yazısına kafa tutan sertliği ne de gelecek günleri düşünen kafası, projeleri, fikirleri, idealleri, isteklerinden eser kalmıştı. Kaybolmuş zavallı bir varlıktan farksızdı. Karanlık bir üzüntünün içine düşmüştü. Ne çalışmaktan ne de gezintiden hoşlanıyordu. Birincisi bu durum canını sıkıyor, ikincisi artık bunları yapmaktan yoruluyordu. Eskiden onun için değerli olan aydınlıklar, sesler, öğütler, görüşler, ufuklar, bildirilerle dolu olan doğa bile anlamını kaybetmişti. Sanki her şey birden ortadan kaybolmuştu. Yaptığı tek şey düşünmekten ibaretti çünkü elinden başka türlüsü gelmiyordu. Ama düşüncelerinden eski tadı alamıyordu. Düşüncelerinin alçak sesle önüne serdiği bütün çareler ona şöyle bir bakıp “Bunlar ne işe yarar ki?” diyorlardı.

Kendi kendine bir sürü suçlamalarda bulunuyordu. Neden onun peşinden gitmişti? Onu sadece görmekten bile o kadar mutluluk duyuyordu ki… Ona bakıyordu o genç kız. Bu sınırsız bir sevinç ve mutluluk kaynağı değil miydi? Kendisini sever gibi bir hâli bile vardı. Bu yetmiyor muydu sanki? Bundan sonrasında başka ne gelebilirdi ki? “Ne budala bir insanım!” diyordu kendi kendine sürekli. Bütün bunların kendi hatası olduğuna inanıyordu. Kendisine hiçbir şeyden söz açmadı Courfeyrac çünkü genellikle hep böyle hareket ederdi zaten, bir şeylerin farkına varmaya başlamıştı. Hatta Marius’ü âşık olduğu için tebrik bile etmişti. Ama buna bir hayli de şaşırmıştı aslında, Marius’ün daha sonra böyle bir kara sevdaya düştüğünü görünce şöyle demişti: “Senin de basit bir canlı olduğunu gördüm sonunda.”

Bir gün Marius, eylül güneşine kanmış ve Courfeyrac’ın kendisini Sceaux’daki bir baloya götürmesine ses çıkarmamıştı. Bossuet ve Grantaire de onlarla gelmişti. Marius delice bir hayale kapılmış, kızı görebileceğini sanmıştı. Fakat yakından uzaktan ona benzeyen bir yüz göremeyince arkadaşlarını öylece bırakıp geceleyin yürüyerek Paris’e döndü. Kendi hayatına devam etti. İçini kemiren bu acıya da alışıyordu. Her yerde, her an o kızı arıyordu. Bir seferinde başından geçen bir olay onu çok etkilemişti. Invalides Caddesi’ne açılan dar sokaklardan birinde, işçi giyimli ve başı kasketli ihtiyar bir adama rastladı. Adamın yüzünün yarısını kapatan kasketi, o bembeyaz saçlarının birazını açıkta bırakıyordu. Marius derin düşünceler içinde, uyurgezer gibi giden bu adamı görünce kalbi duracak gibi oldu. “Çok tuhaf…” diye düşündü kendi kendine; sanki parktaki adamı, ihtiyarı, sevgilisinin babasını tam karşısında görür gibi olduğunu sanmıştı. Aynı ak saçlar, aynı yüz, aynı yürüyüş ama bu sefer sanki adam çok daha kederli gibi görünüyordu. Yine de o işçi giyimine bir anlam veremedi. Neden böyle kıyafet değiştirmeye gerek duymuş olabilirdi ki? Bu duruma gerçekten çok şaşırmıştı Marius. Nihayet kendini toparlayabildiğinde ilk yaptığı, adamın ardından gidip adresini öğrenmek oldu. Kim bilir, belki de haftalar ve aylardır aradığı şeyi bulmuş olabilirdi. Artık kesinlikle bu ihtiyar adamı daha yakından görüp bu sırrı aydınlatması gerekiyordu. Adamı izlemeye karar verdi ancak bu kararı alıncaya kadar oldukça fazla vakit kaybetmiş, adam da bu yüzden ortadan kaybolmuştu. Herhâlde, yan sokaklardan birine girmiş olmalıydı. Marius birkaç gün bunun etkisinde kaldı ama sonra, yanılmış olduğunu düşünerek “Bu sadece benzerlikten başka bir şey değildi.” diye umutsuzca hayıflanmıştı.

II

Sahibi Meçhul Hazine

Marius, Gorbeau Evi’nde yaşamaya devam ediyordu fakat binada kalan diğer kiracıların farkında değildi.

O dönemlerde bu döküntüde Marius dışında, bir ara kirasını verdiği Jondrette ailesinden başka kiracı yoktu. Bazıları ölmüş, bazıları başka yere taşınmış ya da kira veremediklerinden atılmışlardı. O kış, 2 Şubat günü, akşamüstü güneşi biraz yüzünü göstermeye başlamıştı. Aslında Chandeleur Yortusu’nun son gününde güneşin sürekli kar topladığına inanılırdı. Hatta bir halk ozanı olan Mathieu Laensberg şunları yazmıştı:

Güneş ister parlak olsun isterse loş, Ayı mağarasına döner.

Marius de kendi ininden yeni çıkmıştı, karanlık bastırmak üzereydi ve yemek vakti gelmişti. Ah, ne yazık ki aç yaşanmıyordu; insan acıkınca ah işte, tıpkı böyle en tutkulu aşklar bile bitiyordu!

Marius, ortalığı süpüren kapıcının kendi kendine söylendiğini işitti: “Şu dünyada ucuz ne kaldı ki? Her şey ateş pahası. Şu dünyada insan sadece acıları ve belaları ucuza alır, hatta onları bedavaya bile verirler.”

Marius lokantanın bulunduğu Saint-Jacques Sokağı’na varmak için yokuşu çıkmaya başladığı sırada, sisler arasında birilerinin kendisine çarptığını fark edip başını çevirdi. Biri uzun ve ince, diğeri biraz daha kısa, paçavralara bürünmüş, nefes nefese, dehşet içinde ve kaçar gibi hızla geçmekte olan iki genç kız gördü. Kendisini görmemiş ve çarpmışlardı. Gün batımında Marius onların solgun yüzlerini, karışık saçlarını seçti. Başlarında pis ve eski başlıklar vardı. Yamalı, parçalanmış etekliklerinin altından çıplak ayakları görünüyordu.

Uzun boylu kız, kısık sesle şöyle diyordu: “Aynasızlar geldiler, beni az daha yakalayacaklardı.”

Diğeri de ona şöyle karşılık veriyordu: “Gördüm onları. Sonrasında da koştum, koştum, koştum!”

Kızların bu konuşmalarından Marius onların polislerden ya da jandarmalardan söz ettiklerini ve yakalanmamak için kaçtıklarını anlamıştı. Hemen sonra onları gözden kaybetti. Herhâlde arka taraftaki sokağa dalmışlardı. Uzaklarda silinen bir beyazlık seçti Marius, bir anda olduğu yerde donup kaldı. Yoluna devam etmek üzereyken gözü ayaklarının dibinde, yerde duran grimsi küçük bir pakete ilişti. Eğilip onu aldı. İçinde kâğıtlar varmış gibi görünen bir tür zarftı.

“Tanrı’m.” dedi kendi kendine. “O zavallı kızlar düşürmüş olmalı.” Sonrasında onların gittiği yöne doğru ilerledi, onlara seslendi, karşılık alamayınca uzaklaşmış olduklarını düşünerek zarfı cebine attı ve yemeğe gitti.

Yolda siyah bezle örtülü bir çocuk tabutu gördü. Üç sandalye üstüne yerleştirilmiş tabutun yanında, tek bir mum vardı. Az önce gördüğü o yoksul kızları hatırladı: “Zavallı anneler!” diye düşündü. “Çocuklarının öldüğünü görmelerinden daha acı başka ne olabilir, onların sefil bir yaşam sürdüklerini görmek dışında!”

Daha sonra o gölgeler de aklından silindi, kendi düşüncesine daldı. Yaz aylarını, o mutlu, altı aylık aşkını düşündü. Lüksemburg Bahçesi’nin o güzel ağaçlarının sahne oldukları o aşk ve mutluluk sahnelerini büyük bir keder içerisinde yâd etti. “Tanrı’m, yaşantım ne kadar da sıkıcı bir hâle geldi.” dedi kendi kendine. “Kızlara rastlıyorum gerçi ama eskiden melekleri görürdüm, şimdi sadece hayaletleri görebiliyorum.”