18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 14)

18

XVIII. Louis ile yüksek sesle alay etmekten hoşlanırdı. “İngiliz tozluklarındaki gutlu yaşlı yaratık!” derdi. “Bırakın kuyruğuyla kendisini Prusya’ya götürsün.” En nefret ettiği iki şeyi, Prusya ve İngiltere’yi aynı lanette birleştirmekten mutluydu. Bunu öylesine sıklıkla yapıyordu ki yerini kaybediyordu. Şimdi buradaydı; evinden kovulmuş, karısı ve çocukları ile sokakta kalmıştı. Piskopos onu yanına çağırmış, nazikçe yapmış olduğu hatalardan dolayı azarlamış ve kiliseye tören asasını taşıyan kişi olarak atamıştı.

Dokuz yıl boyunca Monsenyör Bienvenu; Digne kasabasında her türlü şefkatli tavrıyla, herkese kendisini saydırtmıştı. Napolyon’a karşı davranmış olsa bile bu tutumu bağışlanmıştı. İmparator’una son derece bağlı olan, şahsiyetsiz kasabalı; onu sevmediği gün gibi ortada olan Piskopos’u bağrına basmıştı.

XII

Monsenyör Bienvenu’nün Yalnızlığı

Bir piskoposun etrafı neredeyse her zaman genç ve tecrübesiz din adamlarıyla çevrilidir. Tıpkı bir generalin genç subaylardan oluşan bir toplulukla olması gibi. Büyüleyici Aziz Francois de Sales’in bir yerlerde toy rahipler dediği şey de budur. Her meslekte durum böyledir, büyük rütbeli kişilerin huzurunda acemi yeni yetmeler her zaman el pençe divan durur. Yükselmeleri için bunun şart olduğunu hepsi bilir. Kendi adalet terazisi olmayan hiçbir servet yoktur. Geleceği arayanlar, bu yüzden şimdiki durumlarını kabullenmektedir. Her metropolün kendi memurları olduğu gibi, piskoposların da her dediklerini yapan bir genç papazlar ordusu vardır. Bu gençler, o monsenyörün bir dediğini iki etmez; ondan alacakları bir takdir sözü için hiçbir şeyi esirgemez ve hiçbir şeyden kaçınmazlardı. Bir piskoposu mutlu etmek, bir alt diyakoz için birinin ayağını üzengiye sokmasıyla eş değerdir. Bu yolda yürürken ihtiyatlı olunmalıdır, onların arasında da gözleri kamaşanlar olabilir.

Hükûmetin başka kurumlarında büyük mevkiler olduğu gibi, kilisede de farklı mevkiler vardır. Onların bu noktada gözlerini kamaştıran şeyler, papaz başlıklarıdır. O mevkilere sahip olmak demek; aslında bir anda bütün kapıların size açılması, zengin olmanız ve birdenbire yüce bir kişiliğe dönüşmeniz anlamına gelmektedir. Bu kişiler genellikle zengin, iyi donanımlı, becerikli, dünya tarafından kabul görmüş, dua etmeyi elbette ki bilen ama aynı zamanda daha fazlasını yapabilen, kendi şahıslarına menfaat sağlamakla uğraşan kişilerdir. Kutsallık ve diplomasi arasındaki bağlantıları gayet iyi sağlayabilen kişilerdir bunlar. İşte, sayılan tüm bu özelliklere sahip olmak, kilisede yükselebilmek için şarttır. Ah, o mevkilere yaklaşanlar ne mutludur! Etkili kişiler olduklarından, piskoposluk onurunu beklerken etraflarında çalışkanlar, ayrıcalıklı olanlar ve memnun etme sanatından anlayan tüm gençler; başdiyakozlarda, papazlıklarda ve katedrallerde her zaman bu kişilerin yakınında olmayı amaçlarlar. Çünkü o üst mertebeye erişmiş olan din adamları, kendileri ile birlikte çömezlerine de fayda temin edip onların da bir an önce yükselmelerini sağlarlar. Aslında onların bu durumunu güneş sistemine de benzetebiliriz. Din büyüklerimiz de üzerlerindeki ihtişamlı kıyafetleriyle birer yıldıza benzemez mi? Onların refahları perde arkasında gizlenmiş, güzel küçük terfilere dönüşmüştür. Patronun piskoposluğu ne kadar büyükse çömezin ilerlemesi de o kadar hızlı olur. İşte Vatikan’a giden yol, böyle bir yoldu. Nasıl başpiskopos olunacağını anlayan bir piskopos, nasıl kardinal olunacağını bilen bir başpiskopos, sizi tıpkı bir Meclis üyesi gibi yanında taşırdı.

Fakir, alçak gönüllü ve inzivaya çekilmiş olan Monsenyör Bienvenu’yü bu din adamlarından saymak yersiz olurdu aslında. Sonuç olarak çevresinde tek bir genç ve yükselmek isteyen papaz bile yoktu. Paris’te olduğu dönemde bile kimse onun eteğine tutunmak için davranmamıştı. Geleceği için onu basamak olarak kullanacak tek bir kişi dahi çıkmamıştı. Tek bir filizlenen hırs, yapraklarını gölgesinde bırakma aptallığına düşmemişti. Çünkü onun gibi sadece sevgiye, merhamete, şefkate inanan ve bu inancına göre davranan bir adamın, hiç kimsenin haksız yere yükselmesine çalışmayacağını gayet iyi biliyorlardı. Monsenyör Bienvenu’nün altında büyümenin imkânsızlığını o kadar iyi anlamışlardı ki onun görevlendirdiği genç rahipler ilahiyat okulundan ayrılır ayrılmaz Aix ya da Auch başpiskoposlarına başvuruda bulunarak hemen bulundukları konumdan ayrılmaya çalışırlardı. Kısacası, dediğimiz gibi bu insanların da hırsları vardı. Fedakârlık nöbetinde yaşayan bir aziz, tehlikeli bir komşudur. Size bulaşarak tedavi edilemez bir yoksulluğu, ilerlemede yararlı olan eklemlerdeki bir ankilozu ve kısacası, istediğinizden daha fazla vazgeçmeyi iletebilir ve bu bulaşıcı erdemden kaçınılır her zaman. İşte Monsenyör Bienvenu’nün yalnızlığı da bu yüzdendir. Bizler karanlık bir toplumun ortasında yaşamaktayız. Başarı ise yozlaşmanın yamacından damla damla düşen bir derstir.

Geç de olsa başarının kokmuş, yıpratılmış bir erdem olduğu söylenebilir. Bu yıpranmış toplumun içinde başarı sağlamak ise kimi eskimiş, değerini tamamen kaybetmiş ahlak kurallarına uymakla mümkündür.

Başarının yetenekli tek bir kopyası vardır: Tarih. Juvenal ve Tacitus bu konuda şunları ifade etmiştir: Günümüzde resmî olarak hizmete girmiş olan bir felsefe, başarı cübbesini üzerine giymiş ve gerekli girişi yapmıştır. Refah kapasitesinin savunulması teorik olarak başarılmıştır. Piyangodan kazandıysanız, siz zeki bir adamsınız. Zafer kazanana saygı gösterilmelidir. Ağzında gümüş kaşıkla doğan, yaşamı boyunca şanslıdır. Şayet şanslıysanız, dünyanın geri kalan her şeyine sahip olursunuz. Mutlu olursanız, insanlar sizin mükemmel olduğunuzu düşünür. Yüzyılın görkemini oluşturan beş-altı büyük istisna dışında, çağdaş hayranlık basiretsizlikten başka bir şey değildir. Işıltılar altındır.

Tüm bu göz alıcı tavsiyeler, başarı için duyulan hırs; Bienvenu tüm bunlara uymayı reddettiği içindir ki yükselmeyi aklından bile geçirmemiştir. O; bütün bu ışıltılı sözlere, zenginliklere ve fırsatlara uymaktansa hiç yaşamamayı tercih etmiştir. Onun hayatı boyunca tek istediği şey, doğru hükümler vermek olmuştur.

XIII

Neye İnanıyordu

Ortodoksluk açısından Digne Piskoposu’nun görüşlerini açıklamaya gerek duymuyoruz. Böyle bir adamın huzurunda kendimizi saygıdan, büyük huşu içinde bulduğumuzu söylememiz yeterli olacaktır. Bir adama dürüst diyebilmemiz için, vicdanı ile davranışları arasında bir bağ kurmak gereklidir. Ayrıca belirli vasıflar bahşedilmiş kişileri, insan erdeminin tüm güzelliklerinin gelişimini, bizler ancak inançla kabul ederiz.

Acaba o, bu dogma ya da gizem hakkında ne düşünüyordu? Vicdanın iç muhakemesinin bu sırlarını sadece ruhların çıplak girdiği mezarlar bilebilirdi. Emin olduğumuz tek bir nokta vardı, o da inancın zorluklarının onun mücadelesinde hiçbir zaman ikiyüzlülüğe dönüşmediğiydi. Güneş asla balçıkla sıvanamaz…

İşte o da tıpkı güneş gibi, kendi gücünün ölçüsüne inanıyordu ve sıklıkla “Ben yalnız Tanrı’ya bağlıyım.” diye haykırmaktan kaçınmıyordu. Ayrıca her daim fakirlere yardım etmesi, onlara kuvvet vermesi, vicdani olarak rahatlamasını ve “Tanrı sizin yanınızdadır.” diyerek etrafındaki sefillerin de vicdanen güçlenmesini sağlamıştır.

Dikkat etmemiz gereken nokta, Piskopos’un inancının dışında ve ötesinde aşırı bir sevgi duygusuna sahip olmasıdır. Piskopos’un en büyük kusuru olarak uhrevi şeylerden önce; insancıl, hayati şeylere olan bağlılığı ve bu bağlılığı gizlemeyişi gösteriliyordu. Aslında o, tam anlamıyla insanla ilgili olan her şeyi seviyordu. Ne de özenilecek büyük bir kusurdu bu böyle? Onunki, daha önce de belirttiğimiz gibi, insanları aşan ve zaman zaman onlara bağlı eşyalara kadar uzanan dingin bir hayırseverlikti. Hiç kimseyi küçümsemeden yaşayan biriydi. Tanrı’nın yarattıklarına karşı her zaman hoşgörülüydü. Her insan, içimizdekilerin en iyisi bile mutlak surette yüreğinin derinliklerinde düşüncesiz bir sertlik taşırdı. Ancak Digne Piskoposu, birçok rahibe özgü olan o sertlikten dahi hiçbir suretle nasibini almamıştı. Brahman’a kadar hiç gitmemişti ancak Vaiz’in şu sözlerini gayet net bir biçimde benimsemiş olduğu aşikârdı: “Hayvanların ruhlarının nereye gittiğini kim bilebilir ki?” Görüntülerin çirkinliği, içgüdülerin biçimsizliği onu hiçbir zaman rahatsız etmez, öfkesini uyandırmazdı. Kutsal ruhlar ona dokunmuş, böylece onun uhrevi bir varlık olmasını sağlamıştı. Dış görünüşe asla önem vermediği tüm davranışlarından belliydi. O ruhen hayatın sınırlarını, nedenini, açıklamasını veya bahanelerini aramak için düşüncelerinin derinliklerine dalmıştı. Bazen Tanrı’ya, vermiş olduğu cezaları hafifletmesi için dua ediyordu. Kaosun doğada hâlâ var olan kısmının gazaba uğramaması için varoluşun yazılmış olduğu parşömeni deşifre eden bir dil bilimcinin gözüyle tekrar tekrar inceliyordu. Dalmış olduğu düşünceler kimi zaman onun tuhaf sözler söylemesine neden oluyordu. Bir sabah bahçesinde dolaşıyor, yalnız olduğunu düşünüyordu ama kız kardeşi tıpkı bir gölge gibi onun arkasından yürüyordu. Piskopos bir anda olduğu yerde durdu, yerdeki bir şeye dikkatlice baktı; büyük, kapkara, kıllı ve korkunç bir örümcekti baktığı şey. Kız kardeşi onun şöyle dediğini duydu: “Zavallı yaratık! Bu onun suçu değil ki!..”