18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 13)

18

“Ölmekte olan böylesi bir adamın başucu, bir piskopos için gerçekten uygun bir yer midir? Beklenen bir dönüşüm olmadığı aşikâr. Bütün bu devrimciler gericidir. Bu yüzden neden oraya gitme gereği duydu ki? Orada görülecek ne vardı? Herhâlde şeytan tarafından ele geçirilmiş olan bir ruhu görmeyi çok merak etmiş olmalı.”

Bir gün kendisini ruhani sanan küstah, dul bir kadın onunla şu şekilde konuşmuştu: “Monsenyör, kırmızı takkenizi giyeceğiniz büyük gün ne zaman gelecek acaba?”

İşte bu sözler son damla olmuş, Piskopos daha fazla kayıtsız kalamayarak şu şekilde cevap vermişti: “Ah! Ah! Kırmızı gerçekten önemli bir renktir. Bazı kimseler, şapka olduğunda ona saygı gösterirken takke olduğunda hor görürler.”

XI

Bir Kısıtlama

Monsenyör Bienvenu için “felsefi bir piskopos” ya da “vatansever bir ulusçu” sonucunu çıkarmak, tüm bu olaylar göz önünde bulundurulduğunda sadece kendimizi kandırmak olurdu. Konvansiyon Üyesi G. ile görüşmesi sonrasında, büsbütün köşesine çekilmiş; daha yumuşak ve sakin bir adam hâline gelmişti. Hepsi bu.

Monsenyör Bienvenu’nün politika ile de uzaktan yakından hiçbir alakası olmamıştır. İşte burası, Monsenyör Bienvenu’nün benimsemiş olduğu tavrın ve değişiminin, o dönemin olaylarına tutumunun ne olduğunu çok kısaca belirtmenin tam yeridir.

Bu yüzden şimdi birkaç yıl geriye gidelim.

Bay Myriel’in piskoposluğa yükseltilmesinden bir süre sonra, İmparator onu diğer birçok piskoposla birlikte İmparatorluğun Baronu unvanına layık görmüştü. Herkesin bildiği üzere; 1809 senesinde 5 Temmuz’u, 6 Temmuz’a bağlayan gece Papa tutuklanmıştı. Bu vesileyle Bay Myriel, Napolyon tarafından doksan beş Fransız ve İtalyan piskoposu ile birlikte Paris Meclisinde toplanmaya çağırılmıştı. Bu Meclis, Notre Dame’da kuruldu ve ilk kez 15 Haziran 1811’de Kardinal Fesch başkanlığında toplandı. Bay Myriel de bu toplantıya katılan doksan beş piskopostan biriydi. Ancak sadece bir oturumda ve üç veya dört özel konferansta hazır bulundu. Bu esnada inanılmaz bir şey oldu. En süslü tören elbiseleriyle Paris’e gelmiş olan şahsiyetler, Piskopos’un kılıksızlığını ileri sürerek onun toplantılara girmemesi için karar aldılar. Onun hızlıca kasabaya geri dönmüş olması, Digne halkını meraklandırmış; bu konuyla ilgili doğrudan sorguya çekilmişti. Onlara durumu olduğu gibi anlatıp, yoksul bir papaz olmaktan ileri gidemeyeceğini söyleyerek, şunları ifade etmişti:

“Onları utandırdım. Benim yüzümden içerideki havanın bile kokusu değişti. Ben onlara açık bir kapı etkisi yarattım.”

Başka bir konuşma esnasında ise: “Ne bekliyordunuz ki? O beyefendiler birer prens. Bense sadece fakir bir köylü piskoposuyum.” dedi.

Gerçek şu ki onun durumu diğerlerini rahatsız etmişti. Orada bulunduğu sırada, ileri gelen bir din adamının evine misafir olmuş; evin zenginliğine ve ihtişamına iğrenerek bakarak, rivayete göre ev sahibine şunları söylemişti:

“Ne güzel saatler! Ne güzel halılar! Her şey ne kadar canlı! Bu, büyük sorunlara sebebiyet veriyor olmalı. Ben kulaklarımda çınlayan, ağlayan sefillerin seslerini duyarken tüm bu zenginliklere sahip olamazdım. Tüm bu zenginlikleri gördükçe kulaklarımda şunlar çınlıyor: ‘Aç olan insanlar var! Üşüyen insanlar var! Sefil insanlar var! Zavallı yoksullar var!’ ”

Bu arada, onun lükse karşı duymuş olduğu bu nefretin, öyle akıllıca bir nefret olmadığını da belirtmek isteriz. Onun bu nefreti sanata olan nefreti de içeriyordu. Bununla birlikte din adamlarının törenleri, temsilleri ve bu törenlerle bağlantılı olanlar dışında sağlanan tüm lüks ona göre yanlıştı. Ona göre tüm bu lüks yaşantı, hayırseverlik alışkanlıklarını bastırıyor gibi görünüyordu. Zengin bir rahip ona göre bir çelişkiydi çünkü. Gerçek bir rahip fakirlere yakın olmalıydı. Bu kadar zenginliğin ve şaşaanın içerisinde yaşayan bir din adamı; dışarıdaki insanların tüm ızdırapları, bütün o yaşadıkları talihsizlikleri ve sefaletleriyle gece gündüz nasıl meşgul olabilirdi ki? Kendi benliği onların durumunu anlayabilecek durumda değilken onların seviyesine nasıl inebilirdi? Onlar açısından sıcak bir ateşin önünde ısınmaya çalışan bir zavallıyı hayal etmesi mümkün müydü? Bir fırında çalışıp ne yanmış saçları ne kararmış tırnakları ne bir damla ter ne de yüzünde zerre bir damla kül olmayan bir ırgat düşünebilir miydi? Rahipte de özellikle piskoposta da ilk hayırseverlik kanıtı, yoksulluk olmalıydı. İşte Digne Piskoposu’nun düşünceleri de böyleydi. O sonuç olarak böyle bir adamdı. Ancak onun bazı hassas noktalarda “çağının fikirleri” dediğimiz şeyler üzerinde kafa yorduğunu da söyleyemeyiz.

O zamanın teolojik tartışmalarında çok az yer aldı ve kilise ile devletin karıştığı konularda sessizliğini korudu ancak onu fazlasıyla baskılamış olsalardı, kesinlikle onun Vatikan Kilisesi’nden yana taraf tutacağı ortaya çıkacaktı. Onun bir portresini ortaya çıkardığımızdan ve hakkında hiçbir şeyi gizlemek istemediğimizden, Napolyon iktidarı kaybettiğinde aleyhinde yapılan nümayişlere katılmaktan kendisini alamadığını da eklemek zorundayız. 1813’ten başlayarak tüm düşmanca tezahürlere bağlı kalmış ya da manifestoları alkışlamıştır. Elba Adası’ndan dönüşünde, oradan geçerken onu görmeyi reddetmiş ve yüz gün boyunca piskoposluk bölgesinde İmparator için halka açık dualar edilmesi hususunda emretmekten kaçınmıştır.

Bay Myriel’in kız kardeşi Matmazel Baptistine haricinde, biri general ve diğeri vali olan iki erkek kardeşi daha vardı. Her ikisine de düzenli bir şekilde mektup yazmayı ihmal etmezdi. Cannes’da karaya çıkma döneminde şehrin alay komutanı olan kardeşine karşı, bin iki yüz adamın başında, İmparator’u sanki kaçmasına izin vermek isteyen bir kişiymiş gibi takip etmesinden dolayı oldukça mesafeli davranırdı. Ancak emekli olduktan sonra Paris’te yaşamaya devam eden, eski vali olan diğer erkek kardeşi ile yazışmaları hâlihazırda sevecenliğini korumaktaydı.

Elbette ki Monsenyör Bienvenu’nün de politik görevleri vardı. Ancak o, kesinlikle doğruluk, şefkat ve merhametten başka bir şey düşünmüyor; aynı derecede önemli olan insanlık görevini ihmal ediyordu. Bu yüzden de aslında, böyle bir adamın herhangi bir siyasi görüşü benimsememesi gayet iyiydi. Anlatımımızda herhangi bir hata olmaması için şunu da açıklığa kavuşturmamız gerektiğini düşünüyorum:

“Siyasi görüşler” denilen şeyi, büyük ilerleme arzusuyla günümüzde her cömert aklın temeli olması gereken yüce inancı; asla vatanseverlik, demokratiklik ve insancıl olmakla karşılaştırmıyoruz. Bu kitabın konusuyla yalnızca dolaylı olarak bağlantılı olan sorulara derinlemesine girmeden önce basitçe şunları ifade etmek istiyoruz: Monsenyör Bienvenu bir Kralcı ve buna bağlı olarak farklı bakış açılı biri olmasaydı, bu dünyanın kurgularının ve nefretlerinin üzerinde, insani şeylerin fırtınalı değişimleri üzerinde, hakikat, adalet ve hayırseverlik gibi bu üç saf ışığın doğrultusunda, belirgin bir şekilde ayırt edilebilen o sakin tefekkürden yüz çevirmiş olmasaydı, onun açısından çok iyi olacaktı.

Yine de Tanrı’nın Monsenyör Bienvenu’yü siyasi bir makam için yaratmadığını kabul etmekle birlikte, onun hak ve özgürlük adına protestosunu, gururlu muhalefetini, her şeye gücü yeten Napolyon’a karşı adil ama tehlikeli direnişini anlayışla karşılamalı ve takdir etmeliyiz. Ancak insan ne kadar faziletli ve olgun olursa olsun, mantığın bir zaaf olarak göreceği kimi duygulara da yer verebilirdi kafasında. Bizler sadece tehlike söz konusu olduğunda mücadele etmeyi severiz ve her hâlükârda ilk savaşçılar, sonun yok edicileri olma hakkına sahiplerdi. Refahta inatçı bir savunucu olmayan kişi, yıkım karşısında da suskunluğunu korumalıdır. Başarının ispiyoncusu, düşüşün tek meşru celladı olur. Bize gelince bizler, Tanrı müdahale edip vurduğunda sadece olayı akışına bırakırız. 1812 senesi bizleri silahsızlandırmaya başlamıştır. 1813’te bu suskun yasama organının, felaketin cesaretlendirdiği sessizliğin korkakça ihlali; yalnızca büyük bir öfke oluşmasına sebebiyet vermiştir. Ve 1814’te ihanet eden mareşalleri, bir cepheden diğerine geçerken tanrılaştırdıktan sonra aşağılayan Senatonun huzurunda alkışlamak suç ilan edilmiş, ayaklarını kaybeden ve putlarına tüküren o putperestlik karşısında baş çevirmek bir görev hâline gelmişti. 1815’te en büyük felaketler yaşandığında Fransa; onların uğursuz yaklaşımı karşısında ürperdiğinde, Waterloo’nun Napolyon’un önünde açıldığını belli belirsiz fark edebildiğinde; ordunun ve halkın, kaderin mahkûmlarına kederli alkışında gülünç hiçbir şey yoktu ve zorbalığa her türlü toleransı verdikten sonra Digne Piskoposu’nunki gibi bir kalp, büyük bir ulusun ve büyük bir adamın kucaklamasının sunduğu görkemli ve dokunaklı özellikleri tanımayı başarmamalıydı belki de.

Bu istisnalar dışında her şeyde adil, dürüst, doğru, akıllı, alçak gönüllü, ağırbaşlı, yardımsever ve iyi yürekli bir adamdı Piskopos. O hem bir rahip hem bir bilge hem de çok güzel bir insandı. Kabul etmek gerekir ki az önce onu kınadığımız ve neredeyse şiddetle yargılamaya meyilli olduğumuz siyasi görüşlerde bile, belki burada konuşan bizden çok daha hoşgörülü bir insandı.

İmparator tarafından bulunduğu konuma atanmış bir kapıcı vardı. Austerlitz’deki Onur Lejyonu üyesiydi, kartal kadar bir Bonapartist olan eski muhafızların eski bir subayıydı. Bu zavallı adam, zaman zaman yasanın daha sonra kışkırtıcı konuşmalar olarak damgaladığı düşüncesizce yorumları da ağzından kaçırmıştı. Onur Lejyonu grubu ortadan kaldırıldıktan sonra, onların haçını takmak zorunda kalmamak için, söylediği gibi subaylık kıyafetlerini dahi asla giymedi. Duvarına büyük bir delik açmasına rağmen Napolyon’un kendisine vermiş olduğu çarmıhtan, imparatorluk heykelini tamamen dinî sebeplerle kaldırmış ve yerine hiçbir şey koymamıştı. “Üç çatallı amblemi kalbime takmaktansa ölmeyi tercih ederim.” demişti.