Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 15)
Bu neredeyse ilahi, çocukça nezaket sözlerinin kime, nasıl bir zararı olabilirdi ki? Çocuk gibiydi ama onun bu yüce çocuksuluğu Aziz Francis d’Assisi’ye ve Marcus Aurelius’a özgü kutsal bir saflığa sahipti. Bir gün bir karıncaya basmamak için ayağını bile burkmuştu bu nahif adam. İşte bu kadar hakkaniyetli yaşayan bir insandı. Bazen bahçesinde bile uyuyakalırdı ve bunu eşi benzeri olmayan bir nimet sayardı kendisine.
Monsenyör Bienvenu’nün gençlik yıllarında aslında oldukça öfkeli biri olduğuna dair söylentiler vardı. Hatta rivayetlere göre eskiden fazlasıyla gururlu da bir adammış. Onun evrensel güzelliği; doğanın bir içgüdüsünden çok, yaşam aracılığıyla yüreğine sızmış ve yumuşaklığını zamanla, düşüne düşüne kazanmış. Sizce de böylesi daha değerli değil midir? Çünkü bir karakterin oluşumunda, tıpkı kayalarda olduğu gibi, su damlalarının oluşturduğu delikler olabilir. İşte bu delikler asla silinemez ya da yok edilemez.
1815’te, daha önce de söylediğimiz üzere, yetmiş beşinci doğum gününe ulaştı Piskopos. Ancak dış görünüş olarak altmıştan fazla görünmüyordu. Uzun boylu birisi değildi, oldukça da tombuldu ve bu durumla mücadele edebilmek için uzun yürüyüşler yapmayı severdi. Adımları hâlâ oldukça sağlam olmasına karşın yaşlılıkla birlikte hafif kamburu çıkmıştı. Bu özelliğini belirterek elbette ki herhangi bir şeyi ima etmiyoruz. Sonuç olarak onun bu özelliğinden kimseye zarar gelmezdi. XVI. Gregory de seksen yaşında bir ihtiyar olmasına rağmen dimdikti ve dudaklarından hiç eksik olmayan bir tebessümü de vardı. Ancak bu durum yine de onun berbat bir piskopos olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Monsenyör Bienvenu’ye halk arasında insanlar “Güzel Baş” diyorlardı. Gerçekten de güzeldi ancak çok sevimli olmasından dolayı, güzelliği ikinci plana atılıyordu.
Onun cezbedici özelliklerinden biri olan ve daha önce sözünü ettiğimiz o çocuksu neşesiyle konuştuğunda insanlar, onun yanında kendisini rahat hissediyor ve sanki tüm benliklerine neşe yayılıyordu. Sağlıklı ve ışıldayan yüzü, ilerlemiş yaşına rağmen bembeyaz olan dişleriyle dinç bir adamdı; gülümsemesi bu yüzden karşısındakileri rahatlatıyordu, tertemiz bir ifadesi vardı bu gülümsemenin. İşte onun bu tertemiz ifadesi “o iyi bir adam” denilmesine neden oluyordu, onun başını kolayca bir çocuğunkine benzetebilirdiniz. Hatırlanacağı üzere, Napolyon için de aynı şey söylenirdi. İlk bakışta bir çocuk gibi görünen İmparator; aslında birkaç saat yanında kaldıktan sonra, üstünlüğünü ortaya koyan, karşısındakini etkileyen bir nitelik kazanıyordu. Beyaz bukleleriyle daha muhterem bir görüntüye sahip olan geniş ve ciddi ifadeli alnı, konuşmaları esnasında ona daha ruhani bir etki veriyordu. Bu görüntüsüyle etrafa yaydığı bu iyilik parıltısı, gülümsemeyi bırakmadan kanatlarını yavaşça açan, tebessüm eden bir meleği gördüğünde insanın hissedebileceği tüm duyguları aynı anda yaşatıyordu. Piskopos’a karşı işte tüm bu özelliklerinden dolayı büyük bir saygı duyuyorlardı. Bu, ifadesi pek mümkün olmayan türden, insanın yavaş yavaş içine nüfuz eden, yüreğine kadar dokunan ve karşısında düşüncenin artık sadece yumuşak kalmayacak kadar yüce olduğunu; güçlü, iyi denenmiş ve hoşgörülü ruhlardan birine sahip olduğunu hissettiren türde bir saygıydı.
Gördüğünüz üzere tüm bu anlatılanlar, onun şahsiyetine dair yeterince bilgi elde etmemizi sağlıyor. İyilik, fazilet, dinî törenler, fakirlere yardım, sefillere teselli, misafirperverlik, vaazlar… İşte bunların tümü, onun günlük hayat meşgaleleriydi. Tam anlamıyla dopdolu demek doğru bir ifade olacaktı; kesinlikle Piskopos’un günü, sabah kalktığı andan gece yatana kadar güzel sözler, temiz duygular ve iyi davranışlarla doluydu. Bununla birlikte soğuk veya yağmurlu havalar dışında, iki kadın odalarına çekildiklerinde Piskopos bahçeye çıkar, bir veya iki saat hem düşünür hem de dolaşırdı. Bunu yapamadığı gecelerde ise gününü tamamlanmamış sayardı. Ona göre geceleri gökyüzünü ve yıldızları seyrederek Tanrı’yı düşünmek, felsefi konular hakkında fikir üretmek, bu düşüncelerle kendini uykuya hazırlamak bir ibadetti. Bazen iki ihtiyar kadın hâlâ uyanıksa gecenin ilerleyen saatlerinde, onun hâlâ bahçede gezindiğini duyarlardı. O sıralarda Piskopos kendisi ile yalnız kalarak yüreğini ve zihnini gerektiği kadar temiz ve açık kılmaya çalışmakla uğraşır, kendisini gözden geçirir; takımyıldızlarının bariz ve Tanrı’nın görünmez görkemiyle de harekete geçerek yüreğini bilinmeyene dair düşüncelere açardı. Böyle anlarda yıldızlı gecenin ortasında mutlak fazilete ulaşmak ister, bunun için çırpınırdı. Yaradılışın evrensel ışıltısının ortasında coşkuyla yüreğindekileri dışarı dökerken tek düşüncesi, insanın Tanrı’sının huzurunda nasıl yücelebileceği olurdu. Tanrı’ya duyduğu hayranlığın kendisini tabiata daha da yakınlaştırdığına inanırdı; sebepler üzerinde pek fazla düşünmez, sadece sonuçlara bağlanmakla yetinirdi. İşte bu, ruhların uçurumları ile evrenin uçurumlarının gizemli değişimiydi!
Tanrı’nın büyüklüğünü ve varlığını, geleceğin sonsuzluğunu ve içinde barındırdığı gizemi, sonsuz geçmişin çok daha büyük gizemlere sahip olduğunu, gözlerinin altında tüm duyularına işleyen sonsuzluğu ve anlaşılmaz olanı anlamaya çalışarak düşüncelere dalardı. Tanrı’yı incelemez, kendisini onun büyüsüne kaptırırdı. Maddeye görünümleri ileten güçleri doğrulayarak açığa çıkaran; birlik içinde bireysellikler, genişlikte orantı, sonsuzda sayısızlık yaratan ve ışık yoluyla güzellik üreten atomların o muhteşem bağlantılarını düşünürdü. İşte tüm bu bağlantılar onun düşünce âleminde, tıpkı yaşam ve ölüm gibi, durmadan kurulur ve çözülürdü.
Sırtını solmaya yüz tutmuş bir asma dalına yaslayarak tahta bir sıraya oturur, meyve ağaçlarının cılız ve bodur silüetlerinin arasından yıldızlara bakardı. Çok düzgün ekilmemiş, yaşadıkları yapı yıpranmış olsa da sahip oldukları bu çeyrek dönümlük arazi onun için çok değerliydi ve tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu.
Çok az boş zamana sahip olan, hayatını sürekli çeşitli uğraşlarla geçiren; boş zamanını gündüz, bahçesi ve gece, tefekkür arasında bölen bu ihtiyar adamın başka neye ihtiyacı olabilirdi ki? Bu küçük bahçesinde, göklerin bahçesinin üzerine tavan yaptığı bu dar alan onun Tanrı ile iletişimini sağlaması için yeterli değil miydi? Aslında şu dünyada sahip olabileceği her şey elinde mevcuttu, bunun ötesinde arzulanacak ne kalmıştı ki? İçinde dolaşabileceği küçük bir bahçe, hayal edebileceği uçsuz bucaksız bir gökyüzüne sahipti. Bahçesi onun için kutsaldı, en az kilise kadar kutsaldı, burası ona yetiyordu; yeryüzündeki çiçekleri ve gökyüzündeki tüm yıldızlar ona aitti, başka da bir isteği yoktu zaten.
XIV
Ne Düşünüyordu
Son bir söz daha…
Bu tür ayrıntılar, özellikle şu anda ve şimdi moda olan bir ifadeyi kullanacak olursak Digne Piskoposu’na belirli bir “panteist” ifade veriyordu. Bazen yalnız ruhlarda ortaya çıkan ve orada bir biçim alıp dinin yerini alıncaya kadar büyüyen, kendi asrımıza has olan bu şahsi felsefelerden birini benimsediği kanaatine varabiliyordu insanlar. Monsenyör Bienvenu’yü tanıyan kişilerden hiçbirinin, kendisinin böyle bir şey düşünmeye yetkili olduğunu aklına getirmediği hususunda ısrarcıyız. Bu adama böylesine ruhani bir parlaklık veren tek şey, onun yüreğiydi. Bilgeliği oradan yükselen ışıktan kaynaklanıyordu.
Bir sisteme bağlı değildi ama birçok amacı vardı. Belirsiz spekülasyonlar insanın aklını karıştırırdı. Ancak hayır, o kesinlikle zihnini kıyamet düşünceleri ile mahvedecek türden bir adam değildi. Papazlar cüretkâr olabilirdi ancak piskoposlar çekimser olmak zorundaydı. Bu nedenle de bir bakıma, korkunç büyük beyinlerin çözmesi gereken bazı sorunları çok önceden dile getirmekten mutlak surette çekinirdi. Dinî düşüncelere yaklaşmakta olan gizemli, kutsal bir korku vardır; işte tam da o kasvetli eşiğe yaklaştığınızda içinizden bir ses, size asla oradan içeriye girmemenizi söyler. Oraya girenlerin vay hâline!
Söz konusu böyle bir durumda, soyutlamanın ve saf spekülasyonun aşılmaz derinliklerinde, tabiri caizse tüm dogmaların üzerinde onun gibi dehalar, fikirlerini Tanrı’ya sunardı. Onların duaları cüretkâr biçimde büyük tartışmalara neden olurdu. Onların hayranlığı sorgulanırdı. Sınırlarını zorlayanlar, heyecan ve sorumlulukla dolu olanlar için buna doğrudan doğruya din diyebiliriz işte.
İnsan düşüncesinin kesinlikle sınırı yoktur. Kendi başına aldığı riskler ve tehlikelerin altında, benliklerinin göz kamaştırıcı etkisini analiz ederek zihinlerinin derinliklerine inerlerdi. Bu düşünceler ve muhteşem bir tepki ile tabiatı bile büyülediğini söyleyebilirdik. Bizi çepeçevre saran bu büyük evren ancak bizden aldıklarını geri verebilirdi; elbette tüm bu düşüncelerin sınırlarını aşan, ufkunun sınırları olmayan kişiler de vardı. Hayalleri ufkunun eşiğinde, mutlaklığın doruklarını açıkça algılayabilen ve sonsuz zirvelerin korkunç vizyonuna sahip olan insanlardı onlar. Monsenyör Bienvenu bu adamlardan biri değildi, hatta o bir dâhi de değildi. Swedenborg ve Pascal gibi bazı çok büyük adamların bile delirdiği bu yüceliklerden korkardı o. Elbette bu güçlü dehaların akıllarında onları deli eden bu soruların kendilerine has eşsiz cevapları da vardı ve bu çetin yollardan ancak bu suretle ideal mükemmelliğe yaklaşabilirlerdi. Piskopos’a gelince onun hiçbir zaman böyle bir dileği olmamıştı, o sadece kısa yolu seçerek kayıtsız şartsız İncil’e inanma yolunu seçmişti.