Виктор Мари Гюго – Doksan Üç (страница 4)
Kadın ellerini kenetledi ve haykırdı:
“Ulu Tanrı’m ve Yüce İsa!”
“Burada hurafelere yer yok!” diye cevabı yapıştırdı çavuş.
Kantinci kadın, diğer kadının yanına oturdu ve büyük çocuğu dizlerinin arasına çekti; çocuk çoktan kendini bırakmıştı. Çocuklar ortada bir sebep yokken çabucak korkarlar, çabucak da kendilerini güvende hissederler. İçgüdüsel algılara sahip gibiler.
“Bu memleketin perişan ama kıymetli hanımefendisi, oldukça tatlı çocuklarınız var. Yaşlarını tahmin edeyim. Büyük oğlan dört, küçük oğlan ise üç yaşında. Şu küçük veledin nasıl da emdiğine bir bak. Seni zavallı, artık anneni emmeyi bırak! Buraya geliniz madam, korkmayın. Tıpkı benim yaptığım gibi tabura katılabilirsiniz. İsmim Housarde. Bu aslında bir lakap ama annem gibi Mamzelle Bicorne-au olarak çağırılmaktansa Housarde olarak anılmayı tercih ederim. Ben bir kantinci kadınım. Erkekler şarapnellerini ateşleyip birbirlerini öldürürken, onlara içki veren kadınım ben. Şeytan ve işleri işte. Ayaklarımız aynı numara gibi. Sana ayakkabılarımdan bir çift vereceğim. 10 Ağustos’ta Paris’teyken kovboylara içki verirdim. Geldi de geçti o günler! Louis Capet diye bilinen 16. Louis’nin giyotinle idam edildiğine şahit oldum. Düşünsenize, Ocak ayının 13’ünde ailesiyle beraber kavurduğu kestanelerin tadını çıkarırdı. Giyotin makası denilen o şeye yatırıldığında ne kabanı vardı üstünde ne de ayağında ayakkabı. Üstünde sadece tişört ve kapitone bir yelek; altında ise gri kumaştan pantolon ile gri uzun çoraplar vardı. Her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Bindiği at arabası yeşil renkteydi. Neyse ne, siz bizimle gelin. Taburda kibar delikanlılar da var. İki numaralı kantinci olursunuz siz de ve ben size işi öğretirim. Aman, çok basit zaten! Ateşlenen müfreze ve topların arasındayken bir bidon ve zille ‘Kim içki ister yavrularım?’ diye bütün bu curcunanın içinde gezeceksin. Bundan daha zor bir iş düşmez sana. Sözüme güvenin, ben hepsine içki sunarım. Hem Beyazlara hem Mavilere. Mavilerden hem de esas Mavilerden olmama rağmen hepsine aynı muamelede bulunurum. Yaralı askerler su ister. İnsanlar fikir ayrılığı nedeniyle ölür. Ölen askerler el sıkışmalı bence. Ne kadar da aptalca bir savaş! Bizimle gel, eğer öldürülürsem benim yerime geçersin. Görüyorsun çok bir albenim yok ama nazik bir kadınım ve iyi bir yoldaşım. Korkma o yüzden.”
Kantinci kadın konuşmayı bıraktığında, kadın mırıldandı:
“Komşumun ismi Marie-Jeanne idi. Hizmetçimiz de Marie-Claude.”
Tam o sırada Çavuş Radoub, humbaracıyı azarlıyordu.
“Sessizlik! Kadını korkutuyorsun. Bir centilmen hanımefendilerin önünde küfretmemeli.”
“Bu anlatılanları dürüst bir adam duysa alenen bir katliam dinliyormuş gibi dinler. Kızılderili Çinliler sanki kayınbabası lort tarafından sakat bırakılmış, büyükbabası rahip tarafından kalyonlara sürülmüş, babası kralın emriyle astırılmış. Sonra da kocası kalkmış isyanlara karışmış; kral, bölge rahibi ve lord adına çarpışmış! Daha neler!”
“Sessiz olun!” diye bağırdı çavuş, askerlere.
“Peki sessiz oluruz, çavuş.” diye devam etti humbaracı. “Ama bütün bu anlatılanlar bu güzel kadının bazı kanı bozuklar tarafından tehlikeye atıldığı ve oradan oraya koşuşturduğu gerçeğini değiştiremez ki.”
“Humbaracı!” dedi çavuş. “Kulüpte değiliz, hitabetini kendine sakla!” Ve kadına döndü, “Peki kocanız madam? Ne yapıyor, şimdi ne hâlde?”
“Hiçbir şey, öldürüldü çünkü.”
“Nerede?”
“Çitin orada.”
“Ne zaman?”
“Üç gün önce.”
“Kim öldürdü kocanı?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl yani, kocanı kim öldürdü bilmiyor musun?”
“Hayır.”
“Beyazlar mı yaptı bunu Maviler mi?”
“Bir kurşunla vuruldu.”
“Üç gün önce miydi?”
“Evet.”
“Ne taraftan geldiler?”
“Erneé tarafından. Kocam yığıldı kaldı. Hepsi bu.”
“Peki kocan öldürüldüğünden beri sen ne yapıyorsun?”
“Çocuklarımı götürüyorum.”
“Nereye götürüyorsun onları?”
“Neresi olursa.”
“Nerede uyuyorsunuz?”
“Yerde.”
“Ne yiyorsunuz?”
“Hiçbir şey.”
Çavuş yüzünü ekşitti, bıyıkları burnuna değiyordu.
“Hiçbir şey mi?”
“Yani, hiçbir şey sayılır. Yaban eriği, böğürtlen falan. Bir de geçen yıldan kalan dağ mersini ve filizler varsa onları.”
“Hiçbir şey derken haklıymışsınız.”
Büyük çocuk konuşulanları anlıyormuş gibi seslendi:
“Açım ben.”
Çavuş cebinden bir ekmek parçası çıkarttı ve anneye uzattı.
Anneleri ekmeği alıp ikiye böldü ve çocuklarına verdi. İştahla ekmeği ısırmaya başladılar.
“Kendisi bir parça bile almadı.” diye homurdandı çavuş.
“Çünkü karnı tok.” dedi askerin biri.
“Hayır çünkü ana yüreği.” dedi çavuş.
Çocuklar araya girdi.
“Susadım ben, su verin.” dedi biri.
“Susadım.” diye tekrarladı diğeri.
“Bu lanet ormanda bir dere de mi yok!” dedi çavuş.
Kantinci kadın belindeki zilin yanında duran bakır kadehi çıkardı. Omzundan aşağı doğru sarkan bidonun kapağını açtı. Kadehe birkaç damla doldurdu ve çocukların dudaklarına yaklaştırdı.
İlki bir yudum içti ve yüzünü buruşturdu.
İkincisi de bir yudum aldı ve tükürdü.
“Hiç yoktan iyidir.” dedi kantinci kadın.
“Çocuklara o sert içkiden mi verdin?”
“Evet, en iyilerinden hem de. Ama ne anlayacak bu köylüler.” Sonra kadehi sildi.
Çavuş devam etti:
“Evet madam, demek kaçıyorsunuz.”
“Baş edemezdim, tek çarem kaçmaktı.”
“Sürekli kaçıyor musunuz, bir parça eşya bile olmadan?”
“Önceleri var gücümle koşabildiğim kadar koşuyordum, sonra yürümeye başladım ve en sonunda da yığıldım kaldım.”
“Zavallıcık!” dedi kantinci kadın.
“Dövüşüyorlardı.” diye mırıldandı kadın. “Ateşin ortasında kaldım. Ne istiyorlar inanın bilmiyorum. Kocamı öldürdüler, tek bildiğim bu.”
Çavuş tüfeğinin dipçiğini hiddetli bir şekilde yere vurarak bağırdı: