Сосэки Нацумэ – Küçük Bey (страница 4)
İlk ders zili çalana kadar öğretmenler dinlenme salonunda toplanmayacaktı. Bolca zaman vardı. Müdür saatine bakıp öncelikle genel şeyleri kavramamı, zamanla her şeyi yavaş yavaş anlatacağını söyledi. Sonra da eğitimin ruhuyla ilgili uzun bir nutuk çekti. Dinliyor gibi yapıyordum, konuşmanın ortalarında rezil bir yere geldiğimi düşünmeye başladım. Müdür’ün söylediği gibi biri kesinlikle olamazdım. Benim gibi pervasız birinin öğrencilere rol model olması, tüm okulda erdem örneği olarak görülmesi, ders dışında da bireysel ahlaki prensiplere bağlı kalması nereden bakarsanız bakın saçma bir istekti. Öyle yüksek bir şahsiyet, bu kadar yol katedip bu kırsal bölgeye aylık 40 yene çalışmaya gelirdi sanki!
İnsanlar hemen hemen aynıydı. Kim olursa olsun sinirlenirdi ama benim için bu durumda en iyisi sessiz kalmaktı. Bu kadar zor bir görevse, beni işe almadan önce böyleyken böyle diye anlatsalar daha iyi olurdu. Kandırılıp buraya getirilmiştim. Yalan söylemekten nefret ettiğim için kararlılıkla istifa edip buradan ayrılarak eve dönmekten başka şansım yoktu.
Hana beş yen verdiğimden cüzdanımda dokuz yen kalmıştı. Dokuz yenle Tokyo’ya kadar gidemezdim. Keşke bahşiş vermeseydim. Pişman oldum fakat dokuz yenle de bir şeyler yapabilirdim. Seyahat masraflarını karşılayamasam da yalan söylemektense gitmeyi tercih ederdim.
“Asla sizin dediğiniz gibi biri olamam. Bu kabul belgesini geri alın,” deyince Müdür’ün tanuki gözleri yanıp sönerek yüzüme baktı. Sonunda gülerek, “Sözlerim sadece bir temenni. Senin istediğim gibi biri olamayacağını biliyorum. Endişelenmene gerek yok,” dedi. Madem biliyordu, öyleyse beni neden böyle korkutmuştu?
Orada burada vakit geçirirken zil çaldı. Birden sınıfların olduğu taraftan bir gürültü yükseldi. “Öğretmenler çoktan çıkmış olmalı,” diyen Müdür’ü takip ederek öğretmenler odasına girdim. Geniş ve dikdörtgen odanın etrafına masalar sıralanmış, herkes oturuyordu. Benim girdiğimi gördüklerinde hepsi önceden kararlaştırmışlar gibi yüzüme baktılar. Bir gösteriye çıkmıştım sanki. Sonra söylendiği gibi tek tek önlerine geçip kabul evrakımı göstererek kendimi tanıttım. Genelde çoğu sandalyesinden kalkıp beni selamladı. Titiz olanlar gösterdiğim evrakı alıp, kısaca göz gezdirip saygıyla geri verdi. Sanki tapınak festivallerinde oynanan piyesin taklidi gibiydi. On beşinci kişi olan beden eğitimi öğretmenine sıra geldiğinde aynı şeyi tekrar tekrar yapmaktan biraz sıkılmıştım. Diğerleri bir kez yapıp kurtuluyordu. Oysa ben aynı hareketi on beş kez tekrarlıyordum. Bana karşı biraz daha anlayışlı olabilirlerdi.
Tanıştığım kişilerin içinde müdür yardımcısı bilmem ne denen biri vardı. Edebiyat mezunuymuş. Bu edebiyatçı, üniversite mezunu olduğundan yüksek şahsiyetli biri olmalıydı. Garip bir şekilde kadın gibi yumuşak bir sesi vardı. Beni en çok şaşırtansa bu sıcakta pazen gömlek giymesiydi. Kumaşı ne kadar ince olsa da kesinlikle sıcaklıyor olmalıydı. Belki de edebiyatçı rolüne bürünürken çok fazla çaba harcıyordu. Dahası, gömleği kırmızı olduğundan gülünç görünüyordu. Daha sonraları duyduğuma göre tüm yıl boyunca aynı kırmızı gömleği giyermiş. Ender bir hastalığı varmış ve açıklamasına göre kırmızı sağlığına iyi geldiğinden özellikle sipariş ediyormuş fakat bence gereksiz bir endişe. Eğer durum öyleyse kimonosu ve hakaması14 da kırmızı olsaydı daha iyi olmaz mıydı?
Son derece soluk benizli olan Koga adında bir İngilizce öğretmeni vardı. Genelde soluk yüzlü insanlar zayıf olurlar ama bu adam şişman biriydi. Uzun zaman önce ilkokula giderken Tami Asai adında bir sınıf arkadaşım vardı. İşte Asai’nin babasının da aynı böyle bir ten rengi vardı. Babası çiftçi olduğundan Kiyo’ya “Çiftçilerin yüzü hep böyle mi olur?” diye sormuştum. Kiyo, “Ondan değil. O, sadece ham balkabağı yediği için öyle,” diye açıklamıştı. O zamandan beri ne zaman soluk benizli biri görsem kesinlikle ham balkabağı yemenin sonucu olduğunu düşünürüm. İngilizce öğretmeninin de sadece balkabağı yediğine şüphe yoktu. Şimdi bile bu konuda daha ayrıntı bir bilgim yok. Bir keresinde Kiyo’ya sormuştum fakat gülüp cevap vermemişti. Muhtemelen o da bilmiyordu.
Sonra benim gibi matematik öğretmeni olan Hotta vardı. Eizanlı15 kötü rahiplerden biri gibi görünmesine yol açan uğursuz bir yüz ifadesi vardı. İri yarıydı. Kısa saçlarıyla örtülü kafası kestaneye benziyordu. Kibarca evrakımı gösterdiğimde bakmadan, “Demek sen yeni atanan kişisin. Bir ara ziyaretime gel,” deyip “Haha!” diye güldü. “Haha!” da ne? Görgüsüzlüğünün farkında bile olmayan böyle bir herifin evine kim gider? O zamandan sonra tıraşlı kafaya “Oklukirpi” lakabını taktım. Çin klasikleri öğretmeni kendisinden bekleneceği gibi sert biriydi. “Dün mü geldin? Kesinlikle yorgun olmalısın. Hemen derslere başlayacak mısın? Çok çalışkansın,” diye durmaksızın konuşan, cana yakın, yaşlı bir adamdı. Resim hocasının görünüşünden sanatçı olduğu anlaşılıyordu. İnce ipekten bir haori16 giymişti. Yelpazesini durmadan sallarken, “Nereden geldi? Ha! Tokyo mu? Buna sevindim. Arkadaşlık ederiz. Ben de Tokyo’da doğup büyüdüm,” dedi. İçimden Tokyo’da doğup büyüyen buysa kimse Tokyo’da doğmak istemez diye geçirdim. Bunların dışındakiler hakkında da tek tek yazacağım birçok şey var fakat sonsuza kadar devam edeceğinden burada bırakıyorum.
Tanışma faslı bitince Müdür bugünlük çıkabileceğimi, ilgileneceğim sınıflar hakkında matematik zümresiyle daha sonra bir hazırlık görüşmesi yapıp yarından sonraki gün de derslere başlayacağımı söyledi. Zümre başkanının kim olduğunu sorduğumda bizim Oklukirpi olduğunu söylediler. Canım sıkıldı. Onun gibi birinin altında çalışmak hayal kırıklığıydı. Ben ayrılırken “Nerede kalıyorsun? Yamaşiroya’da mı? Hımm, bugün gelirim, konuşuruz,” deyip tebeşir alarak sınıfa doğru yöneldi. Zümre başkanının, yeni atanan birini ziyaret etmesi haysiyetsizce görünüyordu ancak kendi evine çağırmamasından etkilendim.
Okuldan çıkıp hemen hana geri dönmeyi düşündüm ancak handa yapılacak bir şey olmadığından biraz yürüyüş yapma düşüncesiyle ayaklarımın götürdüğü yere öylesine gezinmeye başladım. Valilik binasını gördüm. Eski çağlardan kalma bir yapıydı. Kışlayı gördüm. Azabu17 kışlası kadar güzel değildi. Anacaddeyi gördüm. Kagurazaka Caddesi’nin genişliğinin yarısı kadar bile değildi. Dükkânlar da iyi görünmüyordu. Böyle bir yerde yaşayıp kale kasabası diye hava atan insanların acınası olduklarını düşünürken fark etmeden kendimi Yamaşiroya’nın önünde buldum. Kasaba daha büyük görünüyordu ama küçük bir yermiş. Böylece neredeyse her şeyi gördüm sanırım. Yemek zamanı geldiğinden hana girdim. Girişte oturan han sahibi beni görünce hemen yerinden sıçradı, başı ahşap zemine değecek kadar eğilerek “Hoş geldiniz,” dedi. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girince hizmetçi ikinci katta boşalan bir oda olduğunu söyleyip oraya kadar bana eşlik etti. İkinci katın girişinde, yaklaşık 25 metre kare, geniş tokonoması18 olan bir odaya girdik. Hayatımda gördüğüm en güzel Japon tarzı odaydı burası. Bundan sonra da ne zaman böyle bir yerde bulunurdum bilmiyordum, bu yüzden batı tarzı kıyafetlerimi çıkarıp tek parça yukatamı19 giyerek odanın ortasında, ellerimi kollarımı uzatarak yattım. Güzel bir histi.
Öğle yemeğini yer yemez Kiyo’ya mektup yazdım. Yazmakta kötüydüm, üstelik bir de karakterleri20 bilmediğimden mektup yazmaktan nefret ediyordum. Zaten yazacak kimsem de yoktu fakat şimdi Kiyo benim için endişeleniyor olmalıydı. Gemi kazasında mı öldü acaba diye düşünmesini istemediğimden büyük bir çaba göstererek uzunca bir mektup yazdım. Mektubum şöyleydi:
“Buraya dün vardım. Sıkıcı bir yer. 25 metre kare bir Japon odasında uyuyorum. Hana beş yen bahşiş verdim. Han sahibi başını ahşap zemine kadar eğdi. Akşam uyuyamadım. Senin bambu yaprağına sarılmış tatlı pirinç jölesini, bambu yaprağıyla birlikte yediğinle ilgili bir rüya gördüm. Gelecek yaz eve döneceğim. Bugün okula gittim. Herkese lakap taktım. Müdür’e Tanuki, Müdür Yardımcısı’na Kırmızı Gömlek, İngilizce öğretmenine Ham Balkabağı, matematik öğretmenine Oklukirpi, resim öğretmenine Soytarı. Yakında daha fazla şey yazacağım. Görüşürüz.”
Mektubu yazmayı bitirdiğimde tatmin olmuş hissettim. Biraz uykum gelmeye başladığından az önceki gibi odanın ortasında ellerimi ayaklarımı uzatıp rahatça yattım. Bu sefer rüyamda hiçbir şey görmeden mışıl mışıl uyudum. Biri, “Oda burası mı?” diye bağırdığında uyandım. Oklukirpi gelmişti. “Sabahki davranışım için özür dilerim. Senin sorumluğundakiler…” diye ben uyanır uyanmaz konuşmaya başlamasına oldukça şaşırdım. Yapmam gerekenleri dinleyince öyle zor bir yanı varmış gibi görünmüyordu. Eğer bu kadar kolaysa iki gün sonra değil yarın da başlayabilirdim. Okul ve görevlerle ilgili tartışmamızı bitirdikten sonra, “Sonsuza kadar böyle bir handa kalmayı planlamıyorsun, değil mi? Senin için güzel bir pansiyon ayarladım. Oraya geç lütfen. Yabancıya vermiyordu ama ben konuşunca hemen ikna oldu. Ne kadar erken olursa o kadar iyi. Bugün bak, yarın taşınırsın. İki gün sonra okula geldiğinde güzelce yerleşmiş olursun,” dedi. Bana sormadan her şeyin kararını vermişti.
Gerçekten de 25 metre kare odada sonsuza kadar kalamazdım. Maaşım yeter miydi bilmiyordum. Beş yenlik bahşiş verdikten sonra hemen taşınmak da yazık olurdu ancak her türlü taşınmam gerekiyorsa bir an önce taşınıp yerleşmek daha iyi olurdu. Benim için bu işle ilgilenmesini istedim. Ben böyle deyince, “O halde birlikte bakalım,” dedi ve handan çıktık. Ev, şehrin biraz dışındaki bir tepenin yamacında, sessiz bir yerdeydi. Ev sahibi antika alım satımı yapan İkagin adında bir adamdı. Karısı, ev sahibinden dört yaş büyüktü. Ortaokula giderken İngilizcede “cadı” kelimesini öğrenmiştik. Cadı denince gözümün önünde canlanan kişi tam da bu kadına benziyordu. Sonuçta bu adamın karısı olduğundan cadıya benzemesi beni hiç ilgilendirmezdi. Nihayet ertesi gün taşınabilirdim. Dönüşte Oklukirpi bana bir bardak buzlu su ikram etti. Okuldayken kibirli ve küstah biri olduğunu düşünmüştüm ama benimle böyle ilgilenince gözüme o kadar da kötü biri gibi gözükmedi. Yine de ben ve o aynıydık. O da benim gibi aceleci, çabuk parlayan birine benziyordu. Sonradan duyduğuma göre öğrenciler arasında oldukça popülermiş.