Сосэки Нацумэ – Küçük Bey (страница 3)
Üç yıl boyunca herkes kadar çalıştım fakat özellikle öne çıkan bir yönüm olmadığından her zaman sınıfın en başarısızlarından biriydim. Yine de inanılmaz bir şey oldu ve üç yılın sonunda mezun oldum. Ben bile durumu garip buldum fakat itiraz etmeden diplomamı aldım.
Mezuniyetimden sekiz gün sonra müdürden çağrı gelince ne istiyor acaba diye düşünerek yanına çıktım. Şikoku’daki bir ortaokulda matematik öğretmenine ihtiyaç varmış. Aylık 40 yen ödeyeceklermiş. Gitmek ister misin diye sordu. Üç yılımı okuyarak geçirmiştim ama doğruyu söylemek gerekirse öğretmen olmaya ya da kırsala gitmeye hiç niyetim yoktu. Gerçi öğretmenlik dışında yapabileceğim bir şey de yoktu. Hal böyle olunca teklifi hemen kabul ettim. Bu da miras aldığım pervasızlığımın kötü sonuçlarından bir diğeriydi.
Öğretmenliği kabul ettikten sonra görev yerime taşınmak dışında bir seçeneğim yoktu. Son üç yılımı yedi metre karelik evde geçirmiştim ve en ufak bir sorun yaşadığım olmamıştı. Oradaki günlerim kavga da etmeden bitmişti. Ömrümün nispeten en tasasız dönemiydi. Yine de bu küçük evimden ayrılmak zorundaydım. Doğduğumdan beri Tokyo’dan dışarı tek çıkışım, sınıf arkadaşlarımla Kamakura’ya geziye gittiğimiz zamandı. Bu kez gideceğim yer Kamakura’dan çok daha uzaktı. Haritadan bakınca sahilde, iğne ucu kadar küçük görünüyordu. Saygın bir yere benzemiyordu. Nasıl bir şehir olduğunu ve orada ne tür insanların yaşadığını bilmiyordum. Ama kaygılanmıyordum. Endişeye gerek yoktu. Sadece gidecektim. Yolculuk biraz yorucu olacaktı, o kadar.
Evi boşalttıktan sonra da ara sıra Kiyo’nun yanına giderdim. Yeğeni beklediğimin aksine iyi biriydi. Gittiğim her seferinde eğer evdeyse çeşitli yollarla misafirperverliğini gösterirdi. Kiyo da beni yeğeninin yanında öve öve bitiremezdi. Okuldan mezun olunca Kojimaçi yakınlarında ev alacağımı ve devlet dairesinde iş bulacağımı söyleyip duruyordu. Benim adıma yaptığı planları dinlerken utanır, kıpkırmızı olurdum. Bu sadece bir iki kez yaptığı bir şey de değildi. Ara sıra konuyu küçükken yatağı ıslatmama kadar getirdiğinde şaşkına dönerdim. Kiyo’nun övgülerini dinlerken yeğeni ne düşünüyordu bilmem. Kiyo geri kafalı bir kadın olduğu için benimle arasında feodal zamanlardaki türden bir efendi-uşak bağı olduğunu düşünüyordu. Görünüşe bakılırsa yeğeninin de efendisi olduğumu düşünüyordu. Yeğeni için ne utanç verici bir durum!
Düzenlemeler yapılmıştı. Gideceğim tarihten üç gün önce Kiyo’nun kuzeye bakan, dört buçuk metre karelik odasını ziyaret ettim. Nezle olmuş yatıyordu. Benim geldiğimi görünce hemen kalkıp “Küçükbey, ne zaman bir ev tutacaksın?” diye sordu. Mezun olunca paranın cebime kendiliğinden dolacağını sanıyordu. Seçkin biri olduğuma inanırken beni hâlâ Küçükbey diye çağırması oldukça saçmaydı. Kısaca, şimdilik bir evimin olmadığını söyledim.
Kırsal bölgeye gittiğimi duyunca epeyce hayal kırıklığına uğradı. Dağılan gri zülüflerini dikkatlice düzeltti. Onun için üzülüyordum. “Gidiyorum ama yakında döneceğim. Gelecek yaz tatilinde kesinlikle burada olacağım,” diyerek teselli etmeye çalıştım. Yine de garip bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. “Ne hediye alayım gelirken? Ne istersin?” diye sorunca, “Eçigo’nun bambu yaprağına sarılmış tatlı pirinç jölesini yemek istiyorum,” dedi. Böyle bir tatlı hiç duymamıştım. Her şeyden önce Eçigo gideceğim yerin çok uzağındaydı. “Benim gideceğim kırsal bölgede o tatlıdan olacağını sanmıyorum,” dediğimi duyunca “Hangi yöne gidiyorsun ki?” diye sordu. “Batıya,” deyince, “Hakone’den önce mi sonra mı geliyor?” diye sordu. Artık zor sabrediyordum.
Trenin kalkacağı sabah gelip bana yardım etti. Gelirken yol üzerinde çeşitli şeyler satan bir dükkâna uğrayıp diş macunu, kürdan, el havlusu satın alarak keten çantama koydu. Bunlara ihtiyacım yok desem de bir türlü ikna edemedim. Çekçeğe binip istasyona geldik. Demiryolu platformuna çıkarken gözlerini yüzümden ayırmadan kısık sesle, “Tekrar bir araya gelir miyiz bilinmez. Kendine iyi bak,” dedi. Gözleri yaşla doldu. Ben ağlamadım fakat ağlamak üzereydim. Tren hareket etti. Artık iyiyim diye düşünüp başımı pencereden uzattım, geriye baktım. Hâlâ ayakta duruyordu. Öyle küçük görünüyordu ki…
İkinci Bölüm
Buharlı gemi ıslık çalıp durunca mavna10 kıyıdan ayrılıp gemiye yanaştı. Kayıkçı beline bağladığı kırmızı peştamalı dışında tamamen çıplaktı. Barbar bir yerdi. Gerçi bu sıcakta da kimono giyilmezdi zaten. Güneşte su öyle parlıyordu ki bakanın gözlerini kamaştırıyordu. Gemi görevlisine sordum, benim de orada ineceğimi söyledi. Görünüşe bakılırsa burası Omori büyüklüğünde bir balıkçı köyüydü. Biri bana şaka yapıyordu sanki. Böyle bir yere dayanabilir miyim acaba diye düşünsem de karaya çıkmaktan başka seçeneğim yoktu.
Büyük bir enerjiyle gemiden ilk atlayan ben oldum. Peşimden beş altı kişi daha indi. Mavnaya dört büyük kutu da yüklenince kırmızı peştamallı adam kıyıya doğru kürek çekmeye başladı. Kıyıya varınca yine herkesten önce atlayıp sahilde duran sümüklü bir veledi yakaladım, ortaokulun nerede olduğunu sordum. Bana boş boş bakıp bilmediğini söyledi. Taşralı işte! İnsan bir karışlık şehirde ortaokulun yerini bilmez mi? O esnada dar kollu bir kimono giyen tuhaf bir adam gelip “Beni takip et,” deyince peşinden gittim. Minatoya adında bir hana getirdi beni. Nahoş kadınlar hep birlikte “Hoş geldiniz,” deyince girmekten korktum. Girişte durup ortaokulun yerini sordum. “Buradan trenle sekiz kilometre gitmen gerek,” dediklerinde içeri girme düşüncesi beni iyice rahatsız etti. Dar kollu kimono giyen adamdan iki valizimi geri alıp yavaşça yürümeye başladım. Handakiler şaşkınlıkla bana baktılar.
Tren istasyonunu hemen buldum. Kolayca da bilet aldım. Bindiğim tren kibrit kutusu gibiydi. Daha bineli beş dakika olmuştu ama inme zamanım gelmişti bile. Biletin sadece üç sen11 olmasının sebebini şimdi anlamıştım. Trenden indikten sonra çekçek kiralayıp okula geldiğimde dersler çoktan bittiğinden etrafta kimse yoktu. Bekçi, gece görevli olan öğretmenin kısa süreliğine bir iş için dışarı çıktığını söyledi. Gece görevlisi öğretmen son derece rahat biri olmalıydı. Müdürü aramayı düşündüm ama çok yorgun olduğumdan çekçeğe binip sürücüye beni bir hana götürmesi talimatını verdim. Sürücü hızlı bir şekilde beni Yamaşiroya adında bir hanın önüne getirdi. Bu durum bana ilginç geldi çünkü Yamaşiroya, Kantaru’nun babası olan tefecinin adıydı.
Nedense bana ikinci katta, merdivenlerin altındaki karanlık odayı gösterdiler. Oda dayanılmaz derecede sıcaktı. Bu odayı istemediğimi söyleyince hizmetçi, “Maalesef diğer tüm odalar tutuldu,” diyerek valizlerimi bırakıp dışarı çıktı. Yapacak başka bir şey yoktu, bu odada terlemeye katlanacaktım. Sonunda banyo yapabileceğimi söylediklerinde neşeyle küvete atladım ve hemen çıktım. Dönüşte etrafa bakarken serin görünen bir sürü odanın boş olduğunu gördüm. Terbiyesiz herifler. Yalan söylemişler. Sonra hizmetçi ayaklı yemek tepsisiyle geldi. Oda sıcaktı ama yemekler Tokyo’daki pansiyona göre çok daha lezzetliydi. Hizmetçi yemekleri servis ederken nereli olduğumu sordu. Tokyolu olduğumu söyleyince, “Güzel bir yer olmalı, değil mi?” dedi. Ben de “Evet, öyle,” diye cevap verdim.
Hizmetçi tepsiyi alıp mutfağa gittiğinde bir kahkaha sesi duydum. Onlarla uğraşmaya değmeyeceğinden hemen yattım ama bir türlü uyuyamadım. Han sadece sıcak değildi, aynı zamanda gürültülüydü de. Önceki pansiyondan hemen hemen beş kat daha gürültülüydü. Bir ara uyukladığımda rüyamda Kiyo’yu gördüm. Tatlı pirinç jölesini bambu yaprağıyla birlikte iştahla yiyordu. Bambu yaprağı zehirli olduğundan durmasını söyleyince, “Hayır, bu şifadır,” deyip çok lezzetliymiş gibi yemeğe devam etti. Hayretten ağzım kocaman açıldı. Kahkahalarla gülerken uyandım. Hizmetçi kız panjurları açıyordu. Her zamanki gibi bulutsuz, güneşli, güzel bir havaydı.
Seyahat ederken bahşiş verildiğini duymuştum. Bahşiş vermediğinizde insanların size kaba davrandığını söylüyorlardı. Böyle dar ve karanlık bir odaya konulmamın sebebi bahşiş vermememdi sanırım. Perişan görünümlü kıyafetlerim, keten çantam ve saten şemsiyem yüzünden de olabilirdi. Tam da bu taşralılardan bekleneceği gibi beni küçümsüyorlardı demek! Vereceğim yüksek bahşişi gördüklerinde ne yapacaklar acaba? Tokyo’dan ayrılırken okul masraflarından geriye otuz yen kalmıştı. Tren, gemi gibi masrafları düşünce hâlâ elimde on dört yen vardı. Hepsini harcasam da bundan sonra her ay maaş alacağımdan sorun olmazdı. Taşralılar cimri olurdu, beş yen verirsem şaşkınlıktan gözleri kamaşırdı eminim. Ne yapacağıma karar verdikten sonra yüzümü yıkayıp odama geri dönerek beklemeye başladım. Dün akşamki hizmetçi yemek tepsisiyle geldi. Tepsiyi koyup yemekleri servis ederken pis pis sırıtıyordu. Küstah şey. Maymun mu oynuyor karşında? Yüzüm, hizmetçinin yüzünden çok daha güzeldi bir kere! Yemek bittikten sonra bahşiş vermeyi düşünüyordum ama öyle sinirlenmiştim ki yemeğin yarısında beş yen kâğıt parayı çıkarıp “Bunu han sahibine verin,” dedim. Hizmetçi tuhaf bir ifadeyle baktı.
Yemek bitince hemen okula doğru yola çıktım. Ayakkabılarımı cilalamamıştım. Dün çekçekle geldiğimden yolu az çok biliyordum. Kısa sürede okulun önüne geldim. Kapıdan binanın girişine kadar granit döşenmişti. Dün bu taşların üzerinden çekçekle geçerken çıkardığımız yüksek sesleri düşününce biraz utandım. Yolda Ogura12 kumaşından üniforma giyen çok sayıda öğrenci vardı. Hepsi bu kapıdan içeri giriyordu. İçlerinde benden daha uzun ve daha güçlü görünenler de vardı. Bunlara mı ders vereceğim diye düşünürken nedense huzursuz hissettim. Kartvizitimi gösterince beni Müdür’ün odasına yönlendirdiler. Müdür hafif sakallı, esmer, koca gözlü, tanuki13 gibi bir adamdı. Büyüklük taslıyordu. “Elinden gelenin en iyisini yapmalısın,” diyerek büyük bir mühürle personel kabul kâğıdımı damgaladı. Tokyo’ya dönerken bu kâğıdı buruşturup denize attım. Müdür yakında diğer öğretmenlerle tanışacağımı ve hepsine bu kabul evrakını göstermem gerektiğini söyledi. Çok zahmetli iş. Böyle zahmetli bir şey yapmaktansa kabul evrakını personel odasında üç gün asmayı tercih ederdim.