18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Соломон Нортап – 12 yıllık esaret (страница 3)

18

Özgürlüğün belgesi elimde, New York’a vardığımızın ertesi günü Jersey Şehri’ne giden feribota binip Philadelphia’ya doğru yola düştük. Burada bir gece kaldıktan sonra sabah erkenden Baltimore’a doğru yolculuğumuza devam ettik. Bir süre sonra oraya vardık ve Bay Rathbone’un sahibi olduğu, Rathbone Evi olarak da bilinen, demiryolu deposunun yanındaki bir otelde durduk. New York’tan beridir sirke yetişmek için acele ediyorlardı. At arabasını Baltimore’da bırakıp arabalara bindik ve tam akşamüstü, General Harrison’ın2 cenazesinden önceki akşam, Washington’a varıp Pennsylvania Caddesi’ndeki Gadsby’s Oteli’nde durduk.

Akşam yemeğinden sonra beni dairelerine çağırdılar ve almam gerekenden çok daha fazla bir ücret verdiler; kırk üç dolar. Bu onların bana bir jestiydi, çünkü Saratoga’dan gelene kadar bekledikleri sayıda gösteri yapamamışlardı. Ayrıca sirk şirketinin ertesi sabah Washington’dan ayrılmamızı istediğini fakat cenaze nedeniyle bir gün daha kalmaya karar verdiklerini söylediler. Daha sonraki dönemde, tanışmamızdan bu yana olduğu gibi, bana karşı oldukça naziktiler. Her fırsatta bana resmî dille hitap etmişlerdi ve ben de bu yönlerine kesinlikle kendimi kaptırmıştım. Onlara her şeyimi emanet edebilirdim, koşulsuz bir güven duyuyordum. Sürekli benimle konuşmaları, bana karşı tutumları, özgür olduğumu gösteren belgeleri edinmeyi akıl edişleri ve şimdi burada anmaya gerek olmayan yüzlerce küçük iyiliklerinin hepsi bana kesinlikle arkadaşım olduklarını ve bana ciddi şekilde önem verdiklerini hissettirmişti. Bilmiyorum ama böyleydi. O zamanlar, şimdi onların suçlu olduklarına inandığım kötülükten mesul değildiler. Altın uğruna beni bilinçli olarak evimden, ailemden, özgürlüğümden uzaklaştırarak talihsizliklerimden sorumlu olanlar onlar mıydı, bu sayfaları okuyanlar da benim gibi anlama imkanına sahip olacaklar. Şayet masumdularsa, benim ani kayboluşum gerçekten hesapta olmayan bir şey olmalı ama o zaman bütün yaşananları aklımdan geçirdiğimde onlara böyle cömert bir rol biçemiyorum.

Görünüşe göre kendilerinde bolca bulunan paradan bana da verdikten sonra, şehrin geleneklerini bilmediğim için o gece için bana dışarı çıkmamamı tavsiye ettiler. Tavsiyelerini dinleme sözü verdikten sonra onları baş başa bırakıp siyahi bir odacı eşliğinde otelin arka tarafında, zemin kattaki odama gittim. Dinlenmek için uzandım ve uyuyana kadar evimi ve karımı, çocuklarımı ve bizi ayıran mesafeyi düşündüm. Ama hiçbir merhamet meleği yatağıma gelip bana kaçmamı söylemedi; hiçbir aman eden ses rüyalarımda bana gelip, beni bekleyen imtihanları önceden haber vermedi.

Ertesi gün Washington’da görkemli bir geçit töreni vardı. Topların kükreyişi ve çanların çalışı havayı doldururken evler bürümcüklerle doldurulmuş, insan kalabalıkları sokakları karartmıştı. Gün devam ederken cadde boyunca yavaş yavaş hareket eden tören alayı göründü; art arda at arabalarının yanında binlerce kişi de yürüyerek hüzünlü müziğin peşinden gidiyordu. Harrison’ın ölü bedenini mezara taşıyorlardı.

Sabahın erken saatlerinden itibaren sürekli olarak Hamilton ve Brown’a eşlik ettim. Washington’da sadece onları tanıyordum. Cenaze gösterisi devam ederken birlikte durduk. Cenaze yerinde atılan her toptan sonra pencere camının nasıl kırılıp yerlere dağıldığını dün gibi hatırlıyorum. Hükümet Binası’na gittik ve uzun bir süre çevresinde dolandık. Öğleden sonra da beni yanlarından ayırmadılar. Başkanlık Sarayı’na doğru yürüdük ve bana etrafı gösterdiler. Henüz sirke dair hiçbir şey görmemiştim. Zaten günün velvelesi içinde sirki olsa olsa birazcık düşünebilmiştim.

Arkadaşlarım bütün öğleden sonra alkol mekanlarında içki içtiler. Tanıdığım kadarıyla pek aşırıya kaçma huyları olduğu söylenemez. Bu gibi durumlarda kendileri aldıktan sonra bana da bir bardak doldurup uzatırlardı. Takip eden olaydan çıkartılabileceği üzere sarhoş olmadım. Akşama doğru yine bu içkilerden içtikten hemen sonra çok büyük bir rahatsızlık hissettim. Kendimi çok hasta hissediyordum. Başım sersemletici, ağır, katlanılmaz bir şekilde ağrımaya başladı. Akşam yemeğinde iştahım kaçmıştı; yemeğin görüntüsü de tadı da mide bulandırıcıydı. Hava kararırken aynı odacı beni bir önceki gece kaldığım odaya götürdü. Brown ve Hamilton sabah daha iyi olacağımı umduklarını söylediler ve yüzlerinde yaşadığım acıyı paylaştıklarını gösteren bir ifadeyle gidip dinlenmemi tavsiye ettiler. Yalnızca üzerimdeki ceketi ve botları çıkarıp kendimi yatağa attım. Uyumak imkansızdı. Kafamdaki ağrı arttıkça dayanılmaz bir hale geldi. Hemen susadım. Dudaklarım kavrulmuştu. Su dışında bir şey düşünemiyordum. Göller, akan ırmaklar, eğilip suyundan içtiğim dereler ve dışına taşan sularıyla kuyunun dibinden çıkan serin bir kova… Sanıyorum ki gece yarısına doğru yoğun susuzluğa dayanamayıp kalktım. Buranın yabancısıydım ve odaları hiç bilmiyordum. Görebildiğim kadarıyla ayakta kimse yoktu. Nereye gittiğimi bilmez bir şekilde rastgele dolaşırken en sonunda bodrum katındaki mutfağa girdim. İçeride iki üç siyahi hizmetli vardı. İçlerinden bir kadın bana iki bardak su verdi. Bu, geçici bir rahatlama sağladı ama tekrar odama döner dönmez aynı yakıcı su içme arzusu, aynı susuzluk çilesi yeniden başladı. Bu sefer öncekinden de ıstıraplıydı. O keskin baş ağrısı da aynı şekilde… Korkunç bir acı içinde kıvranıyordum. Neredeyse delirmek üzereydim! O felaket gecenin anısı beni mezara kadar kovalayacaktır.

Mutfaktan dönüşümün ardından geçen yaklaşık bir saat içerisinde odama birilerinin girdiğini fark etmiştim. Birkaç kişi var gibiydi, birbirine karışan sesler duyuyordum ama kaç kişi olduğunu veya kim olduklarını bilmiyorum. Brown ve Hamilton’ın orada olup olmadığına dair ise ancak tahminde bulunabilirim. Kesin olarak hatırladığım; birilerinin bana doktora gidip ilaç almamı söylediği, benimse ceketimi ve şapkamı almadan botlarımı giyip onları uzun bir geçit veya ara yol boyunca bir sokağa kadar takip ettiğim. Sokak, Pennsylvania Caddesi’nden sağa doğru devam edince karşınıza çıkıyordu. Karşıda bir pencereden ışık geliyordu. Sanırım o an yanımda üç kişi vardı ama bir bütün olarak düşündüğümde her şey sancılı bir rüya gibi belirsiz ve bulanık. Bir doktorun odasından geldiğini düşündüğüm ve ben yaklaştıkça azalan ışık, o zamana dair şu anda hatırlayabildiğim son aydınlık anı. O andan itibaren hislerimi yitirmiştim. Ne kadar süre o halde kaldım, sadece o gece mi, yoksa devam eden günler ve gecelerde de mi, bilmiyorum ama bilincim yerine geldiğinde kendimi yalnız, tamamen karanlıkta ve zincirlenmiş buldum.

Başımdaki ağrı bir nebze olsun gitmişti ama kendimi yorgun ve zayıf hissediyordum. Sert tahtadan yapılmış bir ranzanın üzerinde ceketsiz ve şapkasız oturuyordum. Ellerim kelepçelenmişti. Bileklerim de zincirlenmişti. Zincirin bir ucu yerdeki büyük daireye, diğeriyse bileklerimdeki kelepçelere bağlıydı. Boş yere ayağa kalkmayı denedim. Öyle ıstıraplı bir uykudan sonra düşüncelerimi toplamam zaman alacaktı. Neredeydim? Bu zincirlerin anlamı neydi? Brown ve Hamilton neredeydi? Ne yapmıştım da böyle bir zindana hapsedilmeyi hak etmiştim? Anlayamıyordum. Bu yerde tek başıma uyanmamdan öncesine dair boşluklar vardı hafızamda ve ne kadar zorlasam da hiçbir şey hatırlayamıyordum. Bir hayat belirtisi, bir ses var mıdır diye dikkatle dinledim ama her hareket etmeye kalktığımda şıngırdayan zincirlerimin sesinden başka hiçbir şey ağır sessizliği bozmuyordu. Sesli şekilde konuştum ama sesim beni ürküttü. Kelepçelerin izin verdiği ölçüde ceplerimi yokladım ve ne göreyim, yalnızca özgürlüğüm değil, param ve özgür biri olduğumu gösteren belgeler de çalınmıştı! Sonradan sonraya, karanlık ve şaşkın zihnimi toplayınca kaçırılmış olduğumu anladım. Fakat inanılır bir durum değildi! Bir yanlış anlaşılma, kötü bir hata olmalıydı. Kimseye yanlış yapmamış veya yasa ihlal etmemiş, New Yorklu, özgür bir vatandaş böyle insanlık dışı bir muamele görmemeliydi. Ama durumum üzerine düşündükçe şüphelerim doğrulandı. Issız bir düşünüştü şüphesiz. Duygusuz insanda güvenin de, acımanın da bulunmadığını hissettim ve kendimi ezilenlerin Tanrısına emanet ederek başımı kelepçeli ellerimin üstüne koyup acı acı ağladım.

3. Bölüm

Acı içinde düşüncelere dalmış oturuyordum alçak ranzanın üzerinde; bu halde bir üç saate yakın kalmış olmalıydım. Bir horozun uzun uzun ötüşünü duydum ve ardından da at arabalarının sokaktan geçerkenki gürültüsü çalındı kulağıma, anladım ki gün ağarmıştı. Ama zindanımdan içeri hiç ışık girmiyordu. Sonra bir anda üst katımda ileri geri yürüyen ayak seslerini işittim. O zaman anladım ki bir apartmanın bodrumundayım, rutubet ve küf kokusu da şüphelerimi haklı çıkarıyordu. Yukarıdaki gürültü en az bir saat daha devam etti. Sonra dışarıdan gelen ayak seslerini duydum. Anahtar, kilidin içinde döndü. Büyük bir kapı geriye doğru açıldı; içeriye iki adamla birlikte büyük bir ışık seli girdi. Adamlardan biri büyük, güçlü, kırk yaşlarında, aralarda hafif griliklerle beraber koyu kestane rengi saçları olan biriydi. Yuvarlak bir yüzü, kırmızı bir teni, bir de zulüm ve kurnazlıktan başka bir şey ifade etmeyen oldukça kaba saba bir vücudu vardı. Yaklaşık 1,80 metre boylarındaydı. Bütün görünümüyle sinsi ve tiksindirici olduğunu söylemem gerekir. Daha sonra öğrendiğime göre Washington’da iyi tanınmış James II adında bir köle tüccarıymış. Ya o zamanlar ya da daha sonra New Orleanslı Theophilus Freeman’la iş ortağıymış. Ona eşlik edense Ebenezer Radburn adında basit bir yalakaydı. Gardiyanlık yapıyordu. Bu iki adam da hâlâ Washington’da yaşıyor olmalılar. En azından ben Ocak ayında kölelikten kurtulduktan sonra oralardan geçerken öyleydi.