18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Соломон Нортап – 12 yıllık esaret (страница 2)

18

1834’e kadar burada kaldık. Kış sezonunda birkaç kez keman çalmam için beni çağırdılar. Gençler ne zaman dans etmek için bir araya gelseler, ben de orada oluyordum. Komşu kasabalarda kemanımla nam salmıştım. Anne de aynı şekilde Eagle Tavernası’ndaki uzun soluklu ikametinde aşçılığıyla ün salmıştı. Duruşma haftalarında ve halk toplantılarında Sherrill’in Kahve Evi’nde yüksek fiyatlara çalışırdı.

Bu toplantılardan sonra eve hep cebimizde parayla dönerdik. Dolayısıyla keman çalma, aşçılık ve çiftçilik sayesinde kısa zamanda kendimizi bolluk içinde bulduk. Aslına bakılırsa, mutlu ve lüks bir hayat sürüyorduk denilebilir. Evet, Kingsbury’de kalsaydık durum böyle olacaktı ama bir sonraki adım, beni bekleyen zalim kadere doğru atılacak adımdı.

1834 Mart’ında Saratoga Springs’e taşındık. Washington sokağının kuzey kanadında bulunan, Daniel O’Brien’e ait eve yerleştik. O zamanlar Isaac Taylor’ın, Broadway’in kuzey kanadında bulunan ve Washington Hall diye bilinen büyük bir pansiyonu vardı. Beni işe aldı ve onun için iki yıl boyunca at arabası sürücülüğü yaptım. Bu dönemden sonra, genellikle turizm sezonu boyunca benim de, Anne’in de United States Otel ve benzeri konaklama yerlerinde hep bir işimiz olurdu. Kış sezonunda kemanıma güvenirdim ama Troy ve Saratoga demiryollarının yapımı sırasında yoğun iş günlerini demiryolunda geçirirdim.

Saratoga’dayken Bay Cephas Parker ve Bay William Perry’nin mağazalarından ailemin işine yarayabilecek eşyalar almaya başlamıştım. Bu iki beyefendiye bana yaptıkları birçok iyilikten dolayı büyük saygı duyuyordum. İşte bu yüzden on iki yıl sonra, Bay Northup’ın önüne gelmesiyle beni kurtarmasına vesile olan mektubu da onlara yollamıştım.

United States Oteli’nde yaşarken sık sık Güney’den gelen efendilerine eşlik eden kölelerle tanışırdım. Hep iyi giyiniyor ve bakılıyorlardı. Görünüşe bakılırsa, köleliğin yalnızca birkaç sıradan sıkıntısı dışında, rahat bir yaşam sürüyorlardı. Birçok kez benimle kölelik konusunda konuşmuşlardır. Hemen hemen hepsinin gizliden gizliye özgürlüğü arzuladığını fark etmiştim. Kimisi endişeli bir şekilde kaçmaktan bahsediyor, bana bunu en iyi hangi şekilde yapabileceklerini soruyordu. Ama tekrar yakalanmaları ve geri dönmeleri durumunda çekecekleri cezalar onları bu denemelerden alıkoyuyordu. Bütün hayatım boyunca Kuzey’in özgür havasını soluyan ve beyaz tenli adamla göğsümüzde aynı duyguları taşıdığımızı, hatta kimi açık tenliyle eşit akla sahip olduğumu bilen ben, bir insanın kölelik gibi iğrenç bir duruma nasıl intibak edebildiğini anlayamayacak kadar bihaber ya da başına buyruktum. Köleliğe onay veren veya onu tanıyan hukuk veya dinin adaletini anlayamıyordum ve gururla söylüyorum ki bir kere bile olsun bana gelenlere özgürlük için sürekli fırsat kollayıp çabalaması nasihatini vermemezlik yapmadım.

1841 baharına kadar Saratoga’da kalmaya devam ettim. Yedi yıl önce bizi cezbedip Hudson’ın doğu yakasındaki huzurlu çiftlik evimizden çıkaran o hoş hayaller gerçekleşmedi. Daima rahat olsak da bir daha zenginlik görmedik. O meşhur kıyıda, hayat benim alışık olduğum gayretin ve tutuculuğun çağrıştırdığı basit alışkanlıkları korumak üzere inşa edilmemiş, aksine aşırılık ve savurganlığı körüklemekteydi.

O zaman üç çocuğumuz vardı: Elizabeth, Margaret ve Alonzo. En büyük çocuk Elizabeth, on yaşındaydı. Margaret ondan iki yaş küçüktü ve küçük Alonzo daha yeni beş yaşına girmişti. Çocuklar evimizi neşeyle dolduruyordu. Gencecik sesleri kulağımıza şarkı gibi geliyordu. Minik yavrucaklara hem anneleri, hem de ben masallar anlatırdık. Çalışmadığım zamanlarda onları üzerlerinde en yeni giysileriyle alır Saratoga’nın sokak ve ağaçlık alanlarında yürüyüşe giderdim. Onların varlığı benim neşe kaynağımdı; onları öyle bir göğsüme basardım ki sanki o lekeli tenleri, bir kar tanesi kadar beyazdı.

Buraya kadar hikayemde sıra dışı bir yön yok; sıradan umutlar, sevgiler ve belli belirsiz siyahi bir adamın yeryüzünde kendi halinde hayat gailesi. Ama şimdi hayatımda bir dönüm noktasına, ağza alınmayacak bir haksızlık, hüzün ve umutsuzluk eşiğine geldim. Artık bulutun gölgesine, kısa sürede içinde kaybolacağım koyu karanlığa geldim. Şimdi, yorgun düşürücü yıllar boyunca bütün yakınlarımın gözlerinin önünden silinip gittiğim ve özgürlüğün tatlı ışığından mahrum bırakıldığım bir yola girdim.

2. Bölüm

1841’de Mart ayının sonlarına doğru işimin olmadığı bir sabah Saratoga Springs kasabasında geziniyor ve yoğun sezon başlayana kadar nasıl bir iş bulurum diye kendi kendime düşünüyordum. Anne, genelde yaptığı gibi duruşma döneminde Sherrill’in Kahve Evi’nde aşçılık yapmak için otuz kilometre kadar mesafedeki Sandy Tepesi’ne gitmişti. Sanıyorum ki Elizabeth de ona eşlik etmişti. Margaret ve Alonzo, Saratoga’da teyzeleriyle birlikteydiler.

Congress Sokağı ve Broadway’in köşesinde, o zamanki tavernanın (ki bildiğim kadarıyla hâlâ sahibi Bay Moon) yakınında iyi giyimli, daha önce karşılaşmadığım iki adamla tanıştırıldım. Hatırladığım kadarıyla bir tanıdık, keman üstadı olduğumu söyleyerek beni onlarla tanıştırmıştı ama kim olduğunu tam çıkaramıyorum.

Her neyse, hemen o konuda konuşmaya başlayıp yeterli olup olmadığımı test eden sorular sormaya başladılar. Cevaplarım tatmin edici olunca, tam işlerine yarayacak kişi olduğumu söyleyerek benimle kısa süreliğine çalışmak istediklerini belirttiler. Bana daha sonra söyledikleri üzere adları, Merrill Brown ve Abram Hamilton’dı ama bunlar gerçek kimlikleri miydi, ciddi şüphelerim var. Merrill Brown görünüşte kırk yaşlarında, biraz kısa ve kalın yapıda, kendisini açıkgözlü ve zeki gösteren bir yüze sahip bir adamdı. Siyah bir frağı ve yine siyah bir şapkası vardı; ya Rochester ya da Syracuse’da ikamet ediyordu. Abram Hamilton ise açık tenli, parlak gözlü genç bir adamdı ve sanıyorum ki yaşı yirmi beşten büyük değildi. Uzun ve ince bir yapıdaydı ve üzerinde taba rengi bir ceket, parlak bir şapka ve şık desenleri olan bir yelek vardı. Giyim kuşamı ile uçuk bir tarzı vardı. Görünümü çekici olmakla birlikte biraz feminendi ama dünyayla cebelleşmiş olduğunu gösteren bir havası vardı. Bana söylediklerine göre o zamanlar Washington’da bulunan bir sirk şirketiyle iş yapıyorlardı. Gezip görmek için kısa bir süre kuzeye doğru yolculuk yapmışlar şimdi tekrar sirke dahil olmak üzere yola çıkmışlardı. Masraflarını ise arada sırada sahneledikleri bir gösteriden çıkarıyorlardı. Eğlencelerinde kullanacakları müziği bulmada çok zorlandıklarını da ayrıca vurgulayıp onlarla New York’a kadar gelirsem günlük hizmetim için bir dolar, gösterilerinde çalacağım her gece içinse fazladan üç dolar ödeyeceklerini ve New York’tan Saratoga’ya dönüş masraflarımı da karşılayacaklarını söylediler.

Hem vadedilen ücretten, hem de metropolü görme arzumdan ötürü hemen bu cazip teklifi kabul ettim. Bir an önce yola çıkmak için telaşlanıyorlardı. Yokluğum kısa sürecek diye Anne’e nereye gittiğimi yazma gereği duymadım; hatta dönüşüm onunkiyle bir olur diye düşündüm. Yedek iç çamaşırı ve kemanımı aldıktan sonra artık gitmeye hazırdım. Gideceğimiz at arabası geldi; örtülü, bir çift asil doru at tarafından çekilen ve bir bütün olarak oldukça zarif görünen bir at arabasıydı bu. Üç sandık yükleri bir kasaya bağlanmıştı. Onlar arkada yerlerini alırken ben sürücü koltuğuna geçtim ve Saratoga’dan Albany’ye doğru yola koyulduk. Yeni pozisyonumdan ötürü coşkulu ve hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum.

Washıngton’daki köle hücresindeki sahne

Ballston’dan geçip, hafızam beni yanıltmıyorsa, dağ yolunu dosdoğru Albany’e doğru takip ettik. Hava kararmadan şehre vardık ve Müze’nin güneyinde kalan bir otelde kaldık.

O gece, onlarla birlikte olduğum süre boyunca şahit olacağım tek gösterilerini izleme şansım oldu. Hamilton kapıda bekliyordu; ben orkestrayı kurdum, Brown eğlenceyi gerçekleştirdi. Gösteri top atma, ipin üstünde dans etme, bir şapkanın içinde krep yapma, görünmez domuzları bağırtma ve vantrilokluk-hokkabazlık ustalıklarından oluşuyordu. Seyirciler oldukça azdı ve çok da seçkin değillerdi. Hamilton da o gece “bir dilencinin boş kutusu” kadar kazanç sağladığımızı söyledi.

Ertesi sabah erkenden seyahatimize kaldığımız yerden devam ettik. Bu seferki konuşmalarının gündemi, sirke gecikmeden varmaktı. Bir daha gösteri için duraklamadan hızla yol aldık; kısa bir sürede New York’ta şehrin batı yakasında, Broadway’den nehre doğru giden sokaktaki bir eve vardık. Yolculuğumun sonuna geldiğimi ve bir iki güne Saratoga’daki arkadaşlarımı ve ailemi göreceğimi sanmıştım. Ama Brown ve Hamilton, onlarla Washington’a gitmem konusunda çok ısrar ettiler. Varır varmaz, yaz sezonu yaklaştığı için sirkin kuzeye hareket edeceğini söylediler. Onlara eşlik etmem durumunda bana mevki ve yüksek ücret sözü verdiler. Büyük ölçüde benim yararıma olacak şeyleri öyle güzel anlattılar ki en sonunda kabul etmek durumunda kaldım.

Ertesi sabah bir köle eyaletine girdiğimiz için, New York’tan ayrılmadan önce özgür olduğumu gösteren belgeleri almamız gerektiğini söylediler. Bu bana oldukça akıllıca geldiyse de onlar söylemeseydi benim aklıma geleceğini sanmıyorum. Kısa süre sonra, Gümrük Dairesi olduğunu anladığım yere geldik. Brown ve Hamilton benim özgür bir adam olduğumu göstermek için belli konularda yeminler etti. Onlar da bir kağıt çıkarıp bize verdi ve yazmanın odasına götürmemizi söylediler. Dediklerini yaptık. Yazman kağıda bir şey daha ekledikten sonra (ki bunun için ona altı şilin ödendi) tekrar Gümrük Dairesi’ne döndük. Memura iki dolar verip kağıtları cebime koymadan önce birkaç formalite icabı iş daha görüldü ve sonra iki arkadaşımla birlikte otele doğru yol aldım. İtiraf etmeliyim ki, kişisel güvenliğimin tehlikeye düşmesi durumunun aklımın ucundan bile geçmediği o an, kağıtları almanın o paraya değmediğini düşündüm. Hatırlıyorum da, kendisine yönlendirildiğimiz yazman, hâlâ ofisinde olabileceğini düşündüğüm büyük bir deftere not almıştı. 1841 Mart ayının sonları veya Nisan ayının başlarında yazılmış notlara bakmanın en azından bu olayla ilgili kuşku duyanların akıllarındaki soru işaretlerini gidereceğinden eminim.