Sadık Hidayet – Aylak Köpek (страница 4)
Sonunda, yorgunluğu giderdikten sonra, kalktık ve Kerec’e geri döndük. Hasan ve Don Juan’ın keyifleri yerindeydi, Kafkas tonunda ıslık çalıyorlardı. Kadın dans etmeye geldi, ayakkabısının topuğu çıktı: “Bu ayakkabıyı iki hafta önce Bata’dan almıştım!” dedi. Hizmete hazır Don Juan, bir taş parçasıyla ayakkabının topuğunu düzeltti. O esnada kadın ona eliyle dayanıyordu.
Hasan benimle konuşmaya başladı, kafede bana söylediği şeyin aksine: “Bu bana karı olmaz mı? Bırakmam gerek. Ben bunun boğazını doyuramam. Evimiz hiç kapanmaz, özgür de olmak istiyor, fazla özgür!” dedi.
Akşamüzerine doğru misafirhaneye girdik, birkaç şişe arak, gramofon ve türlü türlü çeşitler masayı donatmıştı.
Don Juan gramofonu çalıştırdı ve peşinden kadınla dans etmeye başladı. Hasan küplere bindi ama şakaya vurarak, kinayeyle: “Canım benim doğru söyle, âşığımıza âşık mı oldun, söyle de biz de boşayalım.” dedi.
Don Juan duygusal bir keman plağı çaldı, gelip yatağa oturdu ve: “Pekâlâ! Benim kendi nişanlım var, hiç aklına geldi mi?” dedi. El çantasından üzgün bir kız fotoğrafı çıkardı. Öpüp başına, yüzüne sürdürüyordu, gözlerinden yaşlar yuvarlandı, ağlamaya hazırmış gibi.
Kadının şefkat duygusu kabardı, kalktı Don Juan’ın yanına gidip oturdu. Hasan, karısı ve Don Juan’ın dans etmelerini önlemek için hizmetliden kâğıt oyunu istedi ve Don Juan’ı belot5 oynamak için davet etti. Onlar iki kişilik belot oynamakla meşgullerdi ancak kadının keyfi yerindeydi belindeki kıpırtı durmuştu. Güya Hasan ile inatlaşmak için bir plak çaldı ve beni dansa davet etti. Dansın ortasında kadının elimi bastırdığını ve bana ilgi gösterdiğini hissettim, iki üç kere yüzünü benim yüzüme yapıştırdı.
Hasan fırsattan istifade oyunda Don Juan’a zehrini kusuyordu. Bağırıp çağırıyordu, sinirlenmişti. Dans bitince kadın gidip, Hasan’a ıslak bir sille vurdu ve: “Git defol! Bu ne öfke? Ne ayıp. Git kaybol, tıpkı bir ceset!” dedi.
Hasan ona dik dik baktı, boğazı düğümlenmişti. İstemsizce kravatını düzeltmek için elini kaldırdı ama yakası açıktı. Don Juan oyunu bıraktı ve tekrar kadınla dans etmeye başladı. Ben çaktırmadan Hasan’ı izliyordum, kalktığını, odadan çıktığını gördüm. Don Juan bir tango plağı koydu.
Hasan odaya girdi, etrafına bir baktı, gelip benim elimi tuttu ve odanın dışına çekti. Elinin titrediğini hissettim: Avlunun gaz lambasının altında şakaklarında damarları kabarmıştı, gözleri açık ve alt dudağı sallanmıştı. Tam da onu okulda gördüğüm laubali hâline dönmüştü. Elimi tutarken kesik kesik: “Dün gece bana ‘ben sadece seni düşünüyorum’ dedin, onu benimle tanıştırman senin hatan! Sen görmüştün, tanıyordun ama o benim iznim olmadan eşimle dans ediyor. Bu medeniyete ters değil mi? Sen ona bu şımarık, çocuksu tavırlarını bırakmasını söyle. Sahte yüzüğünü benim kadınımın gözüne sokuyor, on bin tümen sevgilime harcadım diyor! Âşık oluyor, gramofon plağının önünde ağlıyor. Benim eşek olduğumu sanıyor. Dans ederken neden benden izin istemiyor? Hepsini görüyorum, ben ondan daha akıllıyım. Ben de aşk acıları çektim. Bak, onu benimle sen tanıştırdın. Bu kadının çok özgür olduğunu biliyorsun. Onunla fazla yaşayamayacağımı da biliyordum ama artık gidiyorum, burada ayak bağı olmayacağım.” diye konuştu.
“Vay arkadaş! Bir gece bin gece olmaz. Şimdi git yüzüne bir avuç su çal, şeytanın eşeğinden in. Arak içtin saçmalıyorsun. Yılın ilk gecesine bakıp konuşmak kötüye alamettir.”
Fakat benim cevabım kötü etki yaptı. Hasan bir şeyden alevlenmişçesine aceleyle kendi odasına gitti, kadının çantasından para aldı, şehre gitmek üzere hizmetliden özel taksi çağırmasını istedi. Çünkü hızla hareket etmeyi düşünüyordu. Tam da misafirhanenin önünde bir araç duruyordu. Deli gibi etrafına baktı uykulu şoförün başına gitti, uyandırdı ve: “Derhâl şehre gitmeliyim, ne istersen veririm. Acele et!” dedi.
Hasan paltosunun yakasını yukarı kaldırdı. Gidip, Ford’un içine oturdu. Şoför gözlerini ovuşturuyor, araca doğru yürüyordu. Ben şoföre: “Saçmalıyor, sarhoş oldu, git uyu.” dedim.
Şoför de Allah’tan istemişçesine, uyumaya geri döndü. Bir anda değişken Hasan’ın karısı kaşlarını çatarak geldi, otomobilin yanına gelip Hasan’a başını uzattı ve: “Geberesice! Sen adam değilsin, ölü tuzun dökülsün cesedini götürsünler!” Yüzünü bana çevirerek: “En başından ona acıyordum âşık değildim. Bu, kardeşimin karısı gibi bir kadına layıktır.” Tekrar Hasan’a dönerek: Kalk, kalk buraya gel odaya, seninle konuşacaklarımı tamamlamam gerek. Beni burada çölün ortasında bırakmak mı istiyorsun? Kahrolasıca!” diyerek serzenişte bulundu.
Hasan sersemlemiş bir hâlde ayağa kalktı, odaya gitti, yatağa düştü, ellerini yüzüne kapattı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle söylüyordu: “Hayır, hayır, hayatım anlamsızlaştı… Şehre gidiyorum… Benim hayatım bitti… Beni delirttin… Gitmeliyim, yeter artık!.. Şimdiye kadar benim hayatımın sadece bana ait olmadığını, sana da ait olduğunu sanıyordum. Hayır… Yarı yolda ineceğim, kendimi derenin üzerinden aşağı atacağım… Yeter artık!”
Hasan sadece aşk romanlarındaki sıradan cümleleri tekrar etmiyordu, üstelik onların oyuncusu olmuştu. Bu insan görünüşe göre inatçı, benden çekiniyor ve kendini doymuş, kıdemli ve yüksek göstermeye çalışıyordu. Bir anda kendi kontrolünü kaybetti. Yamyamlaşmış ve çaresizleşmişti, âşığından aşk ve şefkat dileniyordu. Bütün bu çaresiz, işkence görmüş et yığını yatağın üzerinde bir dağ gibi yuvarlanmıştı, acı çekiyordu! Bir tür kendini beğenme acısıydı ve aynı zamanda gülünç ve komik bir hâldeydi. Kadın, kendisinin daha üstte olduğundan emin olduğu için, zaferini yüksek sesle bağırıyordu. Aşağılayıcı şekilde elini beline koymuştu ve: “Git kaybol, aptal! Bu kadar aptal olduğunu bilmiyordum.” dedi yüzünü bana çevirdi: “Şuna bakın, tıpkı bir ceset! Beyefendi benim ısrarlarımla azıcık kendine çeki düzen verdi. Bakın ne hâle düşmüş! Bu kadar aptal olduğunu bilmiyordum yoksa asla gelmezdim, yazık. Yolculukta iyi ahlak belli olur! Bakın nasıl da yatağa düşmüş. Bu doğal hâli. Canını alsalar, ceset! Ne hata yaptım! İyi ki erkenden anladım, asla bununla yaşayamam!” diyordu. Eliyle “geber” anlamına gelen aşağılayıcı bir hareket yaptı. Hasan hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Durumun ince bir noktaya geldiğini fark edince odadan çıkıp onları baş başa bıraktım. Don Juan’ın odasına gittim; her şeyi döküp kaldırdığını, iğnenin plağın sonuna gelip, nık nık ses yaptığını gördüm.
Don Juan kaçmış rengiyle, körkütük sarhoş yatağa düşmüştü. Onu dürttüm. O da: “Ne oluyor? Kavga mı ettiler? Benim suçum ne? Kendisi bana ilgi gösterdi, seni seviyorum dedi, yok, sana sempati duyuyorum dedi. Bu Hasan ölü gibi. Dans ederken benim elimi bastırıyordu ve tekrar beni öptü. Benim ona karşı hiçbir düşüncem yoktu. Bu kadından binlercesini verseler de nişanlımın saçının bir telini vermem. Belot oynamadan önce dışarı çıktığımı görmedin mi? Kadının kırmızı dudak izini yüzümden silmek içindi.” dedi. “Hayır, o kadar da basit değil, sonuçta ben de görüyordum.” demem üzerine Don Juan ise: “Ağız yakmıyor ki. Hikâyesi önce üzgün melek, günahsız kuş, iffet heykeli ve saf, temiz kadınların hikâyeleri gibidir. O zaman taş kalpli inatçı bir genç ortaya çıkar. Onları kandırır! Ben bilmem! Hayal kırıklığına uğramış kızlar neden hep taş kalpli gençlere kanıyorlar, diğer kızlara ibret olmuyor? Ama bu kadın yedi katil genci suya götürür susuz döndürür…”
Don Juan, kendisini yargılamaya gelince hiç oralı olmuyordu, ona göre tamamen doğaldı. Anlattığı lafların önünün arkasının olmadığını, yeni yetme tavırlarınının, hareketlerinin, şımarık yalanlarının ve yersiz dalkavukluğunun, renginin atmasının ve öz bakımının tamamen istemsizce, kendi çevresinin tarzıyla uyuşan bir körlüğün zorlamasından kaynaklandığını anladım. O, kendisi bilmese de gerçekten de kendi muhitinin bir Don Juan’ıydı.
Sabah odanın kapısını çaldılar, kapıyı açtım, Hasan’ın eşi elinde valizle içeri girdi ve: “Şimdi Kazvin’e, kız kardeşimin yanına gideceğim. Hasan’ın gece gittiğini biliyor muydunuz? Ben sizinle vedalaşmaya geldim.” dedi. Ben de: “Çok üzgünüz! Ancak bekleyin beraber gidip Hasan’ı bulalım.” dememin üzerine kadın: “Asla, ben artık Hasan’ın yüzüne bakmaya hazır değilim. Gassal6, onun cesedini götürsün! Kardeşimin yanına gidiyorum. O beni kandırdı, buraya getirip, sonra da gece kaçıyor!” diye söylendi.
Cevap vermemi beklemeden odadan çıktı.
Beş dakika sonra, Don Juan elinde sanki içinde sadece gramofon olan bir valizle, vedalaşmak için odanın önüne geldi. “Sen nereye gidiyorsun şimdi?” diye sordum.
“İşim var şehre gitmem gerek, dün gece boşuna kaldım” dedi. O da vedalaştı ve gitti. Ali ve havuzu kaldı!
Fakat benim gitmek için acelem yoktu. Serçeler ötüşerek mahmur gözlerle uyanmışlardı. Bahar esintisi onları sarhoş etmişti sanki. Dün geceki tuhaf olayları düşünmeye daldım ve bu olayların da baharın sarhoş edici esintisiyle ilişkili olduğunu ve arkadaşlarımın da serçeler gibi sarhoş olduklarını fark ettim.
Orucu bozduktan sonra dolaşmak niyetiyle misafirhaneden çıktım. Bizi Kerec’e getiren otomobilden daha kötü bir lokanta aracı gördüm, zahmetle ve gürültüyle misafirhanenin önünden geçiyordu. Bir anda içindeki yolcuya gözüm takıldı: camın ardında, birbirinin önüne oturmuş samimice sohbet eden Don Juan ve Hasan’ın karısını gördüm. Otomobilleri, Kazvin yoluna doğru gidiyordu.