Sadık Hidayet – Aylak Köpek (страница 5)
ÇIKMAZ
Şerif, şaşkın gözleri, sıkı beyaz dişleri ve siyah bir tutam saçının düştüğü dar alnıyla ömrünün 22 yılını yolculuk yaparak geçirmişti. Şaşkın gözlerle, takma dişleri ve kelleşen kafasından yamalanmış gibi görünen geniş alnıyla, daha kötü ve daha kör bir şekilde doğduğu yere dönmüştü. 43 yaşında, askerlik döneminin ardından defterdarlık, muhasebeye yardım gibi işlerden sonra Abade’ye7 maliyeci olarak atanmıştı; doğup, çocukluğunu geçirdiği şehre. Şerif on iki yaşına geldiğinde, babası tahsil görmesi için onu Tahran’a göndermişti. Bir süre sonra maliyeye girdi ve şu ana dek şehirler arasında göçmen ve gezgin bir hayat yaşamaktaydı. Artık tevafuk olarak ya da kendi isteğiyle Abade’ye müracaat etmiş, hevessizce kendisine miras kalan evde ya da idarede zaman öldürmekle meşguldü.
Sabahları çok geç uyanıyordu, amacı bedenine değer vermesi ya da rahatlama isteği değil, sadece zaman geçirmekti. Bazen içinden gelmez, asla işe gitmezdi çünkü her şeye karşı dikkatsiz ve özensiz hâle gelmişti. Bu nedenle, yüzsüz, akıllı, hırsız iş arkadaşlarının hepsinden geride kalmıştı. Onun hayatta geri kalmasına sebep olan şey, arak ve tiryak değil, aksine yaradılışındaki aklı ve merhametli kalbiydi. Geçinmek için devlet parasına ihtiyaç duymuyordu, zirababası ona ömrünün sonuna kadar yetecek miktarda, geçimini sağlayacağı bir miras bırakmıştı. Eğer savurmasaydı, arzularının peşinden gitmeseydi, ihtiyacından da fazlasına sahip olurdu. Ancak gezip dolaşamadığından dolayı ve diğer taraftan da idarenin masasında oturmak onun için ikinci bir alışkanlığa ve bir tür takıntıya dönüştüğü için işinden olmak istemiyordu.
Başvuru yaptıktan sonra Şerif’in gözüne her şey dar, sınırlı, yüzeysel ve küçük görünüyordu. Herkes ona yıpranmış, eskimiş, beti benzi atmış görünüyordu. Ancak çatallarını hayatın karnına saplamışlardı, korkulara, evhamlara ve hurafelere… Bencillikleri artmıştı. Bazıları az çok arzularına ulaşmışlar, göbekleri öne çıkmış ya da şehvetleri ayaklarından çenelerine kadar yayılmıştı. Yahut da yaşam sancısı ortasında dikkatleri dolandırıcılık, kölelerine baskı yapma, pamuk, tiryak, buğday hasadı, çocuklarının kundağı ve eski şişliklerine odaklanmıştı. Kendisi de yaşlanıp güçsüzleştiğinden ötürü doğduğu şehre bir tiryak mangalı ve bir şişe arakla dinlenmek üzere geri dönmemiş miydi? Küçük kız kardeşi son görüşmelerinde gözüne o kadar körpe ve canlı bir genç gibi görünmüştü ki… Şimdi evliydi, çok kere doğum yapmış, çürük çarık yemişti. Anlamlı bir sessizlikle Şerif’in kendi yaşlılık aynası sayılabilecek şekilde, kız kardeşinin gözlerinin köşesinde karga pençesi izi gibi oluklar görünüyordu. Güya kinayeyle adına Abade8 dedikleri kızıl topraklı ve harabe şehri bile ona göre tehditkâr bir hâl almaktaydı.
Belki dünya değişmemişti, sadece yaşlılık ve ümitsizlik neticesinde her şey gözünde gençlikteki çekiciliğini, büyüleyici güzelliğini kaybetmişti. Diğerleri yaşarken, sadece onun elleri boş kalmış, yıllar geçmişti ve her yıl gücünün bir miktarı, fark edilmeden görünmez gözeneklerden dışarı çıkmıştı. Birkaç kötü hatıra, bir iki rezillik ve beyhude çabalar dışında ona kalan bir şey olmamıştı. O, sadece cesedini bu delikten o deliğe sürüklemişti. Şimdi de daha iyi günler için bir beklentisi yoktu.
İdarede Şerif’in vaktinin tamamı, rengi solmuş kahverengi masanın başında, maliye dairesinin üst katındaki odada geçmekteydi. Esneyerek, Larousse sözlüğünün sayfalarını çevirip resimlerine bakar, sigara içer ya da üstünkörü idarenin evraklarıyla ilgilenir ve altına büyük bir imza atardı. Ancak idarenin dışında, geceleri toplanıp kumar oynayan idare başkanlarının aksine, o iş arkadaşları ve diğer idare yöneticileriyle ilişki kurup kaynaşmazdı. Kenara çekilip, bir köşeye oturmayı tercih ederdi. Evde zamanını bahçe yapıp, sebze ekerek geçirirdi. Çoğunlukla nargile yakıp içmeye zaman harcardı. Ondan sonra Golam Rıza, pirinç mangalı ateşler ve söğüt ağacının altında, havuzun yanındaki deri sofranın üzerine koyardı. Şerif, nargile parçalarını taşıdığı bin kenarlı kutusunu dikkatle açar, nargile parçaları ve küçük arak şişesini düzenli bir şekilde etrafına yerleştirir ve vakit geçirmekle meşgul olurdu. Bazen Golam Rıza uysal, sessiz ve başı eğik bir şekilde gelir, ona nargile verirdi; sanki dinî bir ritüeli icra eder gibi.
Golam Rıza, evin demirbaşlarından sayılan, yaşlı, ezik bir adamdı ve bir köpek gibi sahibine karşı sadakatini korumuştu. Dostunun yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçmayan, o eski iyi yüzlü, zararsız insanlardandı. Şerif’in kuruntularını bilen bir tek o vardı ve istediği gibi davranabiliyordu. Çünkü Şerif’in temizliğe karşı aşırı bir takıntısı vardı, sürekli elini yüzünü yıkardı ve her şeye dikkat ederdi. Golam Rıza, su bardağı, havlu ve yorganın yıkanmasına ayrı bir özen gösterirdi ve efendisinin isteğini yapmış olmak için odaları da süpürürdü.
Şerif, misafir gibi ağırlanması, nargile keyfi ve oymacılığı bitince bal peteği ve hatta her seferinde olmadık yere çıkardığı seyahat tavlasını dikkatle temizleyip özel bir imtina ile seyahat çantasına geri koyardı. Sonra kutsal bir şey gibi tafta ile ciltlettiği fotoğraf albümünü ihtiyatla çıkarır, sanki albüme bakmak nargile keyfini tamamlıyormuşçasına sayfalarını çevirirdi. Bu albüm, onun yaşamının, bütün geçmişinin sinemasıydı. Seyahatleri boyunca tanıştığı bütün arkadaşları ve kişilerin fotoğrafları bu albümdeydi ve onun aklında eski ve etkileyici hatıralarını canlandırıyordu.
Şerif’in zihnen dinlenmesi de orta hâlli insanların bilgi sınırını oluşturan Hafız’ın divânı, Sâdi’nin külliyâtıyla olurdu. Ancak tekdüze hayatının acı tecrübeleri boyunca, insanlara karşı nefret duyuyor, onlarla iletişim kurarken mesafeli olmayı, kendini koruma aracı olarak kullanıyordu. Bununla birlikte, eğittiği bir kekliği vardı ve ayağına zil bağlamıştı. Kaybolmaması için de zayıf bir köpeği kekliğe bekçi olarak tutuyor, boş kaldığı zamanlar kendisine arkadaş oluyorlardı. İnsanların riya dolu hayatından, hayvanların karşılıksız, özensiz ve çocuksu dünyasına sığınmış gibiydi ve onların dostluğu ve ilgisinde hayatta mahrum kaldığı basit hisleri ve şefkati arar gibiydi.
Bir akşamüstü Şerif masasında kalın bir dosyayı incelemekle meşguldü. Kapı açıldı, Tahran’dan Abade Maliyesi üyesi unvanlı yetkili genç içeri girdi, sipariş listesini Şerif’in eline verdi. Şerif başını dosyadan kaldırıp onu görünce, şaşaladı. Tepetaklak olmuş bir şekilde zorla o hâlinin değişmesini engelleyebildi. Kalbine asılan görünmez bir dizenin tekrar çekilmesi gibi yıllar içinde kabuk bağlayan bir yara yeni baştan açılmıştı. Dünya gözünde kapkaranlık oldu, gözlerinin önüne kederli ve puslu bir perde indi ve bu perde üzerinde berbat ve acı dolu bir manzara resmedildi. Böyle bir şey mümkün müydü? Şerif bu genci derin bir rüyada, gençlik dönemindeki bir rüyada görmüştü. Hayatının en iyi dönemini onunla geçirmişti. Yirmi bir yıl önce bu olay gerçekleşmişti ve sonra o, bu dünyaya ait olmayan, kırılgan, ince bir şey gibi gözlerinin önünden kaybolmuştu.
Şerif, inanamıyordu. Kendisi yaşlı ve yıkık hâlde ölümü beklerken nasıl olmuş da bu genç, gittiği meçhul dünyadan gelip, daha genç ve daha mutlu bir şekilde gözünün önünde dikilmişti. Arkadaşının acılı hatırasıyla ilgili belirsiz duygular kalbini sıkıştırdı. Zahmetle tükürüğünü yuttu, çıkıntılı gırtlağı hareket etti ve yine ilk baştaki yerine yerleşti.
Şerif bu genci iyi tanıyordu. Onun şimdiki yaşlarındayken kendisiyle aynı okuldaydı. Dostu ve sınıf arkadaşı Muhsin’le sadece bedenen görünüşü aynı değildi; sesi, istemsizce yaptığı hareketleri, derin bakışı, yakasını düzeltmesi bile kaybettiği arkadaşınınkiyle aynıydı. Fakat yüzünde bir güvensizlik ve endişe vardı. Ruhunun, sıradan insanların hayat kurallarına bağlı olduğu görülüyordu. Bu açıdan çocuksu ve dengesiz bir hâli vardı.
Şerif sipariş kâğıdını gözünün önüne getirdi ancak okuyamıyordu. Satırlar gözünün önünde dans ediyordu. Sadece onun adı olan Mecit yazısını okudu. Daima işleri pahalıya patladığı ve şanssızlık onu takip ettiği için kendi kendine mırıldandı: “Bu olmak zorundaydı!” Şaşırdığı zaman bu cümleyi içinden tekrarlardı.
Monoton hayatında, önceden hazırlanmış ve düzgün bir şekilde saatin akrebi gibi hareket eden, klişe gördüğü günlerin içerisinde, bu olay çok tuhaf görünüyordu. Biraz tereddüt ettikten sonra ızdırabın şiddetinden titreyen, olumlu yanıt bekleyen bir tutum ile Mecit’e babasının adını sordu. Mecit’in, Muhsin’in oğlu olduğunu anladıktan sonra, babasıyla kardeşten daha samimi olduklarını, aynı okulda okuduklarını ve daireden iş arkadaşı olduklarını söyledi ve ekledi: “Merhum babanızın üzerimde kardeşlik hakkı var. Siz benim oğlum sayılırsınız, sizi kendi evime davet etmeyi görev bilirim.”
Sonunda mesai vakti bitmeden önce Mecit’i evine götürmeye karar verdi. Eşyaları ve seyahat yatağını idarenin hizmetlisi aldı ve Şerif’in evine doğru yola koyuldular. Kırmızı güllü duvarlar ve etrafına dizilmiş birkaç harabenin arasından geçtiler. Şerif, suyu ve ağaçları olan bahçenin büyük bir alanını kaplayan orantısız bir havuzun da bulunduğu büyük, itibarlı evine girene kadar yol boyunca onunla babası ile olan arkadaşlığı ve yakınlık dereceleri hakkında konuştu. Bu bahçe, şehrin kuru ve ruhsuz manzarasının karşısında sahra ortasındaki vaha evi sayılırdı.