18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Sadık Hidayet – Aylak Köpek (страница 3)

18

Bir defa, bu tuhaf rastlantılardan biri, birkaç gün önce başıma geldi. Nevruz Bayramı gecesiydi, yapmacık, yorucu ziyaretlerden kaçmak için üç günlüğüne tatile gidip, rahat bir yer bulup dinlenmeye karar vermiştim. Ne kadar hayalini kursam da uzak yolculuğun iyi olmayacağını anladım, ayrıca vakit de yoktu. Bu yüzden Kerec’e gitmeyi planladım. İzni hazırladıktan sonra, gece yeni başlıyordu. Gidip Kafe Jale’ye oturdum. Bir sigara yaktım ve bir bardak sütlü kahvemin yavaş yavaş tadını çıkararak gelip geçenleri izlerken tıknaz bir adam değişik bir ilgiyle, uzaktan yanıma geldi. Dikkatlice baktım, Hasan Şebgerd olduğunu gördüm. On yıldır, belki de daha uzun bir süredir onu görmemiştim. İşin daha da garibi, her ikimiz de birbirimizi tanıdık. Bazı yüzler daha az değişir, bazıları çok değişir. Hasan’ın yüzü değişmemişti. Aynı güler yüz ve sadelikte ancak ne olduğunu bilmediğim, hareketlerinde ve kıyafetinde olsun, sunilik ve doğal olmayan bir hâl görünüyordu. Kendisini kasmış gibiydi.

Ben o geceye kadar soyadını bilmezdim, okulda ona Hasan Khan adıyla seslendiklerini söyledi. Okulun bahçesinde oyun oynarken ve teneffüs esnasında Hasan Khan, sarı suratlı, iri kemikli ve pespaye hareketlere sahipti, giysilerine de hiç özen göstermezdi. Her zaman yakası açık, üzeri topraklanmış ayakkabıları ve aynı laubali tavır ona yakışıyor, üzerine oturuyordu. Fakat çok çabuk sinirlenir, çok hızlı da öfkesini dindirirdi. Bu açıdan daha çok teneffüste sinsi çocuklara zarar verirdi. Her nedense adını “ceset” koymuşlardı.

Ben her zaman ondan uzak dururdum, aramızda belirsiz ve bilinmeyen bir mesafe vardı. Fakat artık bize mahsus durum, gelip masama oturmuştu. O eski ve sebepsiz zorlama kalktı ya da geçen zaman bu meçhul zıtlığı kendi kendine ortadan kaldırdı. Ancak artık toplu, mutlu ve ensesi kalınlaşmış, etrafına mutluluk saçanlardan biri olmuştu.

Giriş esnasında, kafenin garsonuna talimat verdi, ona arak2 getirdiler. Arak bardaklarını peşi sıra dikiyor, arak içmenin eseri olarak da geçici bir mutluluk yaşıyordu. Ancak fazla şehvetten ötürü, yaşına göre küçük görünüyordu ve dudağının köşesine düşen çizgi acı ümitsizliğini aşikâr ediyordu. Tuhaf olan şey ise kendine pek de harcama yapmıştı, fakat sahte olduğunu bağırıyor, bundan da içten içe zevk alıyordu. Her dakika aynaya dönüp kravatını düzeltiyordu. Ne kadar başı ısınırsa o kadar yüzü çocukça ve eski laubali hâlini alıyordu.

Sonunda, lafı uzatmadan bana bir süredir bir kadına âşık olduğunu, -meşhur bir artiste, çok Avrupai ve zengin birine- söyledi. “Bir yıldır onu uzaktan sevdim fakat aşkımı ona söylemeye cesaret edemiyordum, bu son zamanlarda bir şekilde mümkün oldu ve birbirimize vardık!” diye anlatıyordu.

“Âşkın geçici mi yoksa onu alma hayalin var mı?” diye sordum. “Eğer hazır olursa tabii ki onu alırım. Sadece harcaması çok oluyor. Her gece bir kafeye gittiğimizde elimde on-on beş tümen3 bırakıyor. Ancak ben taşın altında da olsa buluyorum. Eğer olursa yedi kapıyı bir tencereye muhtaç ederim de yine de giderlerini karşılarım. Durum, âşık olmayla ilgili, eski ilişkisini bırakması şartıyla. Biliyor musun onu evimize götürdüm, validemle tanıştırdım. Annem: “Gel evimizde kal.” dedi. O da: “Düşmanın gelince kendini bu dört duvara hapsetsin.” dedi. Bu durumla ayda 250 tümen pansiyon masrafı, 250 tümen otel masrafı ve bana da dans etmek kalıyor. Yarın gece buraya gel, onu da yanımda getireyim, nasıl olduğuna bak.” dedi. Ben de “Yarın gece Kerec’deyim.” dedim.

“Ciddi misin? Nevruz için mi Kerec’e gidiyorsun? Yalnız mısın? Ben de onu alıp gelirim. Sahiden ne yapacağımı bilmiyordum. Bir bakıma masrafı daha az olur. Ayrıca yolculukta birbirimizin huyunu suyunu daha iyi tanırız.”

“İzin dışında bir engel yok.”

“İzne gerek yok. Ben yüz defa Kerec’e izinsiz gitmişimdir. İzin lazım değil. Şimdi yarın gece hareket ediyor musun?”

“Sabah saat dokuzda Kazvin4 girişinin önünde olurum, oradan yola koyuluruz.”

“Ben de Zaife’ye haber vereyim de hazırlansın.”

Ben bana aktardığı bu ani, yalan ve sahte samimiyet açıklamasına şaşırdım. Sonunda birbirimizden ayrıldık ve sabah buluşmayı kararlaştırdık.

Ertesi gün sabah saat dokuzda, Hasan âşığıyla geldi. Kadın, kitaptaki nazenin Sanem gibiydi: Zayıf, kısa, kirpikleri siyaha boyanmış, dudakları ve tırnakları kırmızıydı. Elbisesi Paris’in son modasındandı ve parlak bir yüzük de elinde ışıldıyordu. Bir akşam oturması misafirliğine hazırlanmış gibiydi. Kadın, Ford marka eski otomobili görünce dehşete kapılarak: “Senin otomobilin sanmıştım. Şimdiye dek hiç kiralık otomobille yolculuk yapmamıştım.” dedi. Sonunda bindik ve araç Kerec tarafına doğru hareket etti.

Hasan haklıydı, ondan izin kâğıdı istemediler. Yeni Çağ Misafirhanesi’nin önünde indik. Hava serindi ve palto iyi gelmişti. Misafirhanenin dışarıdan bir tarzı vardı. Bir bahçıvandan alınmış, uzun beyaz Tebriz ağaçlarıyla ve odanın bir tarafı beyaza boyanmış uzun bir balkon ile biçim bütünlüğü vardı. Birinin fabrikasından çıkmış gibiydi. Her odada ışıklı, pikeli ve şüpheli yorganların serili olduğu üç yatak ve rafa bırakılmış bir ayna vardı. Odaları geçici konuklar için düzenledikleri görülüyordu. Çünkü eğer biri onlardan birinde kendini hapsederse kısa zamanda sıkılırdı. Balkonun karşısındaki manzarada Kebud Dağları vardı, taçlı serçeler yola çıkmış, kış soğuğundan kaçıp canlarını kurtarmışlar, dönen gözleri ve ayrılan kanatlarıyla sanki bahar esintisinden sarhoş olmuş gibiydiler. İradesizce, Tebrizli dalların üzerinde sıçrıyorlardı yahut da kapının duvarın üzerinden yukarı çıkıyorlardı. Gürültüleri baş döndürüyordu. Fakat bunların hepsi misafirhaneye incelik ve çekicilikten taviz vermeksizin bir önemsizlik ve salaşlık hâli katıyordu.

Odalarımız belli olunca ve otomobilin toz toprağını üzerimizden silktikten sonra gidip avluda yürüyüp Hasan ve eşini bekledim. Bir anda balkonun sonundan birinin beni işaret ettiğini fark ettim. Yakınlaştığında onu tanıdım. Bu her gece Pervane Kafe’ye gelen, tanıştığım gençti. Keratalar onun adını dalgasına “Don Juan” koymuşlardı.

Sıradan, züppe ve resmî yeni yetme gençlerdendi, kıyafeti gri, geniş çarliston pantolondu: altı yıl önceki modaya göre giyinmişti. Başı briyantine batmış, manikürlü tırnakları olan elinde imitasyon bir elmas yüzük parlıyordu. Selam verdikten sonra: “Üç gündür Kerec’te kalıyorum, bu gece Tahran’a dönmeyi umuyorum.” dedi. Bir miktar daha sessizce: “Ermeni bir kızın hatırına buraya gelmiştim, bu sabah gitti!” dedi.

Bu arada, Hasan ve eşi tavus kuşu gibi sarhoş bir hâlde odadan çıktılar. Çaresiz ben, Don Juan’ı onlarla tanıştırdım. Sonra birlikte gidip odadaki masaya oturduk. Hasan ve eşi görünüşe göre bu seferden memnun ve hoşnutlardı. Kadın Hasan’ın omzuna vurarak konuşuyordu: “Bizim birbirimize karşı değişik bir sempatimiz var, öyle değil mi? Sahi size anlatmadım, bir erkek kardeşim var, Hasan’ın peşine takılan Sibi gibi. Fakat o evlendikten sonra gözümden düştü! Başına ne bela geldi bilmiyorum, ben sonunda evimi ayırmak zorunda kaldım. Samimiyet ve iyi ahlakı ben çok severim… İyi ahlaka can feda!”

Bardaklarımızı kadının sağlığına kaldırdık. Don Juan kalkıp gitti, odasından birkaç kâğıtla birlikte bir gramofon getirdi ve plakları çalmaya başladı. Sonra pat diye kadını dansa davet etti, bir kez değil on kez değil, ben Hasan’ın kötü bakışlarının farkındaydım, dişini gıcırdatıyordu ve dışarıdan mübarek yüzüne bunu yansıtmıyordu.

Öğle yemeğinden sonra, çıkıp biraz hava almaya karar verdik. Çalus Caddesi’nde gezerek yürümeye başladık. Yolda Don Juan sessizce bana: “Bu gece de kalacağım.” dedi. Sonra kadını yıllardır tanır gibi onunla samimice sohbete daldı! Her şeye ve her yere dair bilgisi vardı. Kadına yalan hikâyeler de anlatıyordu, biz iki kişinin hayatımızı anlatmamıza fırsat vermeyecek şekilde!

Hasan ani bir karar vermişçesine bir şey söylemek üzere kadının yanına gitti. Fakat kadın ona ters ters bakarak: “Başını kaldır, kıyafetindeki bu leke de ne?” dedi. Hasan korkarak kenara çekildi. Don Juan paltosunu çıkarıp kadının omzuna attı. Ben onlara yaklaştım. Don Juan, caddenin kenarındaki çamurlu ırmağı ve uzaktan görünüşü yerden çıkan çalı süpürgesi gibi olan ağaçları işaret ediyor ve: “İnsanın gelip böyle yerlerde yaşaması ne iyi olurdu! Bu hava, bu ırmak, bu ağaçlar bir ay sonra canlanacaklar. Mehtaplı gecede insan ırmak kenarına gelecek, bir de gramofonu olacak… Yazık oldu fotoğraf makinemi unuttum!” diyordu.

Yakın köylerden yeni kıyafetlerini giymiş köylü adamlar vardı ve rengârenk giyimli çocuklar gelip geçiyorlardı. Kadın yorulduğunu söyledi. Don Juan ırmak kenarında bir mekânı işaret etti. Gidip taşların üzerine oturduk. Irmağın çamurlu suyu yükselmişti, zincirli dalga çıkarıp çamur ve çöpü topluyordu. Gözümüzün önünü toprak tepeler ve kırağı çalmış sıra dağlar sarmıştı. Hava biraz daha ısınmıştı. Don Juan giysisini çıkardı ve orada oturduğumuz süre boyunca âşığından, ceketinin parfümünden, aşktan, namustan ve Kafkas dansından bahsetti. Kadın da ağzı açık onun boşboğazlığını dinliyordu. Aptalca sözler söylüyordu, örneğin: “Bundan daha iyi bir pantolonum vardı, geçen hafta gittim arkadaşlardan biriyle uçağa bindim, ineceğimizde bacağım gitti yerdeki taşa çarptı. Dizimin üzeri parçalandı, lüks terzi bu pantolonu bana 25 tümene dikmişti. Bacağımın her yeri yaralanmıştı. Maktowel’ın yakınındaki Amerikan Hastanesi’ne gittim. ‘Allah sana acımış, diz bağın hasar görseydi sakat kalırdın.’ dedi. Üç gün yattım, iyileştim ancak o yukarıdan evlerin çatıları o kadar güzel görünüyordu ki! Kendi evimizi de yukarıdan gördüm. Sipehsalar Camisi’nin kubbesi de görünüyordu. İnsanlar karınca gibiydiler. Fakat uçak ineceği zaman insanın yüreği hopluyor!..”