Рэй Дуглас Брэдбери – Fahrenheit 451 (страница 7)
“Çünkü senden hoşlanıyorum ve senden bir şey istemiyorum,” dedi Clarisse. “Ve çünkü birbirimizi tanıyoruz.”
“Kendimi çok yaşlı hissettiriyorsun ve tam bir baba gibi hissetmeme yol açıyorsun.”
“Şimdi sen açıkla bakalım… madem çocukları o kadar seviyorsun, neden benim gibi kızların olmadı?”
“Bilmem.”
“Şaka yapıyorsun!”
“Yani, nasıl desem…” Montag durup başını iki yana salladı. “Şey, karım, o… o asla çocuk istemedi.”
Kız gülümsemeyi kesti. “Üzgünüm. Benimle dalga geçiyorsun sandım, gerçekten. Aptalın tekiyim.”
“Hayır, hayır,” dedi Montag. “İyi bir soruydu. Epeydir kimse bunu soracak kadar umursamıyordu. İyi bir soru.”
“Başka şeylerden konuşalım. Eski yaprakları kokladın mı hiç? Tarçın gibi kokmuyorlar mı? Al. Kokla.”
“Aaa,
Kız berrak, koyu gözleriyle ona baktı. “Hep afallamış gibi görünüyorsun.”
“Vaktim olmadı, o kadar…”
“Dediğim o genişletilmiş reklam panolarına baktın mı?”
“Sanırım. Evet.” Montag kendini tutamayıp güldü.
“Gülüşün eskisinden çok daha hoş.”
“Öyle mi?”
“Çok daha rahat.”
Montag kendini daha müsterih ve rahat hissetti. “Neden okulda değilsin? Her gün ortalarda dolandığını görüyorum.”
“Ah, beni özlemiyorlar,” dedi kız. “Asosyalmişim, öyle diyorlar. Kaynaşamıyormuşum. Öyle tuhaf ki. Aslında çok sosyalimdir. Sosyalden ne kastettiğine bağlı tamamen, değil mi? Bana göre sosyal olmak, seninle böyle şeyler hakkında konuşmak.” Ön bahçede ağaçtan düşmüş birkaç kestaneyi takırdattı. “Veya dünyanın ne tuhaf olduğundan bahsetmek. İnsanlarla olmak güzel. Ama bir grup insanı bir araya getirip de konuşmalarına izin vermemek sosyallik değil bence; ya sence? Bir saat televizyon dersi, bir saat basketbol veya beyzbol ya da koşu, yine bir saat çevriyazılı tarih veya resim ve yine spor… ama biliyor musun, asla soru sormuyoruz, en azından çoğumuz sormuyor; yanıtları bing bing bing diye veriyorlar sadece, biz de dört saat daha film-öğretmenin karşısında oturuyoruz. Bana göre kesinlikle sosyallik değil bu. Bir sürü huniye su döküyorlar ve alttan akan şeye şarap diyorlar, ama değil. Günün sonunda bizi öyle yormuş oluyorlar ki yatağa gitmekten veya kabadayılık taslamak için Eğlence Parkı’na gitmekten, Cam Kırma yerinde pencere camları kırmaktan ya da o büyük çelik toplu Araba Parçalama yerinde araba parçalamaktan başka bir şey yapamıyoruz. Veya arabalara atlayıp sokaklarda yarışıyoruz, lamba direklerinin ne kadar yakınından geçebileceğimizi görmeye çalışıyoruz, “tavuk”[1] veya “jant kapağı düşürmece” oynuyoruz. Hakkımda söyledikleri her şey doğru sanırım. Hiç arkadaşım yok. Bu anormal olduğumu kanıtlıyormuş. Ama tanıdığım herkes ya bağırıyor ya ortalıkta çılgınca dans ediyor ya da birbirini dövüyor. Bugünlerde insanların birbirini nasıl incittiğini fark ediyor musun?”
“Öyle yaşlı gibi konuşuyorsun ki.”
“Bazen çok yaşlı oluyorum. Yaşıtım çocuklardan korkuyorum. Birbirlerini öldürüyorlar. Hep böyle miydi? Amcam hayır diyor. Sırf geçen sene altı arkadaşım vuruldu. On arkadaşım araba kazasında öldü. Onlardan korkuyorum, korktuğum için de beni sevmiyorlar. Amcamın dediğine göre, dedesi çocukların birbirini öldürmediği zamanları hatırlıyormuş. Ama bu çok eskidenmiş… o zamanlar her şey farklıymış.
“Ama en çok da insanları seyretmeyi seviyorum,” dedi kız. “Bazen bütün gün metroyla gezip onlara bakıyorum, onları dinliyorum. Kim olduklarını, ne istediklerini ve nereye gittiklerini öğrenmek istiyorum sadece. Bazen Eğlence Parklarına gidip jet arabalarına bindiğim bile oluyor, gece yarısı şehir sınırında yarıştıklarında… sigortalı oldukları sürece polisin umurunda olmuyor. Bazen metrolarda gizlice kulak kabartıyorum. Veya gazoz makinelerinin başındayken kulak kabartıyorum ve biliyor musun?”
“Neyi?”
“İnsanlar hiçbir şeyden bahsetmiyor.”
“Ah, bir şeylerden bahsediyorlardır
“Hayır, hiçbir şeyden bahsetmiyorlar. Genellikle bir sürü araba veya giysi markası ya da yüzme havuzu firması sayıp, ne güzel diyorlar! Ama hepsi aynı şeyleri söylüyor ve kimse kimseden farklı bir şey söylemiyor. Kafelerde de genellikle espri makineleri çalıştırılıyor ve genellikle aynı espriler yapılıyor veya müzik duvarının ışıkları yakılıyor ve bütün o renkli desenler inip çıkıyor, ama bunlar sadece renk ve tamamen soyut. Müzelerde de… müzeye gittin mi
“Amcam şöyle dedi, amcam böyle dedi deyip duruyorsun. Amcan takdire şayan biri olsa gerek.”
“Öyledir. Kesinlikle öyle. Eh, gitmeliyim. Hoşçakalın Bay Montag.”
“Güle güle.”
“Hoşçakal…”
Bir iki üç dört beş altı yedi gün: İtfaiye binası.
“Montag, şu direğe öyle bir tırmanıyorsun ki, ağaca çıkan kuş gibisin.”
Üçüncü gün.
“Montag, bu sefer arka kapıdan geldiğini gördüm. Tazı rahatsız mı ediyor?”
“Hayır, hayır.”
Dördüncü gün.
“Montag, komik bir şey. Bu sabah duydum. Seattle’da bir itfaiyeci bir Mekanik Tazı’ya kasıtlı olarak kendi kimyasal bileşimini girmiş, sonra da onu serbest bırakmış.
Beş, altı, yedi gün.
Sonra Clarisse gitti. Montag o ikindinin ne tersliği olduğunu bilmiyordu, ama terslik kızı dünyada bir yerlerde görmemesiydi. Çimenlik boştu, ağaçlar boştu, sokak boştu ve Montag, başta bunun farkında bile olmasa da, kızı özlüyordu ve hatta onu arıyordu; işin gerçeği, metroya vardığında içinde huzursuzluk kıpırtıları belli belirsiz baş göstermekteydi. Bir sorun vardı; rutini bozulmuştu. Evet, bu basit bir rutindi, sadece birkaç kısa günde oluşturulmuştu, ama yine de…? Az kalsın dönüp, geldiği yoldan gerisingeri yürüyecekti… kıza ortaya çıkması için zaman tanımak amacıyla. Aynı yoldan gitmeyi denerse her şeyin yolunda gideceğine emindi. Ama vakit geçti ve treninin gelmesi Montag’ın planını engelledi.
Kartların hızlı ve düzensiz hareketleri, ellerin ve gözkapaklarının hareketleri, itfaiye binasının tavanından gelen monoton zaman-sesi: “…bir otuz beş, Perşembe gecesi, 4 Kasım… bir otuz altı… gece bir otuz yedi…” Yağlı masanın üstüne konulan iskambil kartlarının tıkırtısı… bütün sesler Montag’a geliyordu, kapalı gözlerinin ardından, anlık olarak diktiği bariyerin ardından. İtfaiye binasının ışıltılarla, parıltılarla ve sessizlikle, pirinç renkleriyle, bozukluk renkleriyle, altın ve gümüş renkleriyle dolu olduğunu hissedebiliyordu. Masada oturan görünmez adamlar kartlarına bakıp iç geçiriyordu, bekliyordu. “…bir kırk beş…” Sesli saat soğuk saati, daha da soğuk bir senenin soğuk bir gecesinin soğuk saatini matemle söylüyordu.
“Sorun ne Montag?”
Montag gözlerini açtı.
Bir yerlerde bir radyo vızıldıyordu. “…her an savaş ilan edilebilir. Bu ülke kendini savunmaya hazırdır…”
Kara sabah göğünde çok sayıda jet uçağı tek bir notayla ıslık çalarak geçerken itfaiye binası sarsıldı.
Montag gözlerini kırpıştırdı. Beatty ona sanki müze heykeliymiş gibi bakıyordu. Beatty her an kalkıp onun etrafında gezinebilir, ona dokunabilir, suçluluk duygusunu ve özbilincini araştırabilirdi. Suçluluk duygusu mu? Neyle ilgili suçluluk duygusu?
“Sıra sende Montag.”
Montag binlerce gerçek ve on binlerce hayali ateşle yüzleri bronzlaşmış, işleri yanaklarını kızartan ve gözlerini ısıtan bu adamlara baktı. Bu adamlar hep yanan siyah pipolarını yakarken, platin ateşleyici alevlerine gözlerini kaçırmadan bakardı. Onlar ve kömür karası saçları, is rengi kaşları ve mavimsi kül lekeli, sinekkaydı tıraşlı yanakları; ama soyları belli oluyordu. Montag irkilerek dikeldi, ağzı açıldı. Siyah saçlı, siyah kaşlı ve yanık yüzlü
Montag kendi ellerindeki kartlara baktı. “Ben… şeyi düşünüp duruyorum. Geçen haftaki yangını. Kütüphanesini hallettiğimiz adamı. Ona ne oldu?”
“Tımarhaneye götürdüler… çığlıklar atıyordu.”
“Deli değildi.”
Beatty kartlarını usulca düzenledi. “Devleti ve bizi kandırabileceğini sanan herkes delidir.”
“Nasıl bir his olduğunu hayal etmeye çalıştım,” dedi Montag. “Yani
“Bizim kitabımız yok.”
“Ama olsaydı.”
“Sende
Beatty gözlerini yavaşça kırpıştırdı.
“Hayır.”
Montag onların ötesine, bir milyon yasak kitabın daktiloyla yazılmış isimlerini içeren listelerin olduğu duvara baktı. Montag’ın baltasının ve su değil kerosen fışkırtan hortumunun altında seneleri yakan ateşte isimleri sıçrıyordu. “Hayır.” Ama Montag’ın zihninde serin bir rüzgâr esmeye başladı; evindeki havalandırma ızgarasından hafifçe eserek Montag’ın yüzünü donduruyordu. Ve Montag yine kendini yemyeşil bir parkta gördü… yaşlı bir adamla, çok yaşlı bir adamla konuşuyordu ve parkta esen rüzgâr da soğuktu.