18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Рэй Дуглас Брэдбери – Fahrenheit 451 (страница 8)

18

Montag duraksadı. “Ne… hep böyle miydi? İtfaiye binası, işimiz? Yani, şey, evvel zaman içinde…”

“Evvel zaman içinde mi!” dedi Beatty. “Bu ne biçim laf?”

Montag içinden Kendini ele vereceksin geri zekâlı, dedi kendine. Son yangında, bir masal kitabı yanarken, tek bir satıra göz atmıştı. “Yani eskiden, evler yangına tamamen dayanıklı olmadan önce…” dedi. Birden sanki çok daha genç bir ses onun adına konuşuyormuş gibi geldi. Ağzını açtı ve konuşan Clarisse McClellan oldu: “İtfaiyeciler yangınları besleyip büyütmek yerine engellemiyor muydu?”

“Saçma!” Stoneman ile Black kural kitaplarını çıkarıp (bunlar Amerika’nın İtfaiyecileri’nin kısa tarihçelerini de içeriyordu), Montag’ın okuyacağı şekilde (oysa orada yazanları epeydir biliyordu) masaya koydular:

1790’da Koloniler’de, İngiliz etkisi taşıyan kitapları yakma amacıyla kuruldu. İlk itfaiyeci: Benjamin Franklin.

KURAL 1. Alarm verilince hızla harekete geçin.

2. Yangını bir an önce başlatın.

3. Her şeyi yakın.

4. Derhal itfaiye binasına dönüp rapor verin.

5. Başka Alarmlar için hazır bekleyin.

Herkes Montag’ı seyrediyordu. Montag kımıldamadı.

Alarm çaldı.

Tavandaki çan kendini iki yüz kez tekmeledi. Dört sandalye bir anda boşaldı. Kartlar kar gibi uçuşarak yağdı. Pirinç direk titredi. Adamlar gitmişti.

Montag sandalyesinde oturuyordu. Aşağıda, turuncu ejderha öksürerek canlandı.

Montag rüyada bir adam gibi direkten aşağı kaydı.

Mekanik Tazı kulübesinde ayağa fırladı; gözleri yeşil alevlerden ibaretti.

“Montag, kaskını unuttun!”

Montag kaskı arkasındaki duvardan kaptı, koştu, sıçradı ve yola çıktılar; gece rüzgârı, siren çığlıklarını ve güçlü metal gök gürültülerini çekiçliyordu!

Şehrin eski bölümündeki, boyası dökülen, üç katlı bir evdi; en az yüz yıllıktı ama tüm evler gibi o da yıllar önce yangına dayanıklı ince plastik kılıfla kaplanmıştı ve bu koruyucu kabuk onu gökyüzünde tutan tek şey gibiydi.

“İşte geldik!”

Motor ansızın durdu. Beatty, Stoneman ve Black kaldırımda koştular; yangına dayanıklı, bol itfaiyeci montlarının içinde tiksinç ve şişman görünmeye başlamışlardı birden. Montag peşlerinden gitti.

Ön kapıyı kırıp bir kadını tuttular, oysa kadın kaçmıyordu; kaçmaya çalışmıyordu. Öylece durup iki yana sallanıyordu sadece; gözlerini duvardaki bir hiçliğe dikmişti, sanki başına korkunç bir darbe vurmuşlar gibi. Dili ağzının içinde hareket ediyordu, gözleri de bir şeyi hatırlamaya çalışır gibiydi; sonra hatırladılar ve dili tekrar hareket etti:

“‘Adam rolü yap, Ridley Efendi; bugün İngiltere’de Tanrı’nın izniyle öyle bir mum yakacağız ki, inanıyorum ki asla sönmeyecek.’”

“Bu kadarı yeter!” dedi Beatty. “Neredeler?”

Kadını şaşılacak bir tarafsızlıkla tokatladı ve soruyu tekrarladı. Yaşlı kadının gözleri Beatty’ye odaklandı. “Nerede olduklarını zaten biliyorsunuz, yoksa gelmezdiniz,” dedi.

Stoneman arkasındaki telefon resmine şikâyet yazılıp imzalanmış telefon alarm kartını uzattı.

“Tavan arasından şüphelenmek için sebep var; No. 11 Elm, Şehir. E. B.”

Kadın baş harfleri okuyunca, “Bu komşum Bayan Blake olmalı,” dedi.

“Pekâlâ çocuklar, bulalım onları!”

Göz açıp kapayıncaya dek yukarı çıkıp küf kokulu karanlıkta gümüş el baltalarıyla kapılara vurmaya başladılar, kapıların kilitli olmadığını anlayınca da eğlenen gençler gibi bağrışarak apar topar içeri daldılar. “Hey!” Dik merdiveni titreyerek çıkan Montag’ın üstüne kitaplar yağdı. Ne rahatsız ediciydi bu! Daha önce her seferinde iş mum söndürmek kadar kolay olmuştu. İçeri önce polisler girerdi ve kurbanın ağzını bantlayıp, elini kolunu bağlayıp, onu parıltılı böcek arabalarına bindirirlerdi ve götürürlerdi… dolayısıyla geldiğinizde boş bir ev bulurdunuz. Kimseye zarar vermezdiniz, nesnelere zarar verirdiniz yalnızca! Nesnelerin canı yanmadığından, nesneler hiçbir şey hissetmediğinden ve çığlık atmadığından, inlemediğinden (ki bu kadın çığlık atmaya ve haykırmaya başlayabilirdi) sonradan vicdanınız rahatsız olmazdı. Yaptığınız şey altı üstü temizlikti. Temelde hademelikti. Her şeyi uygun yerine koymaktı. Kerosen, çabuk! Kimde kibrit var?

Ama bu gece biri hata yapmıştı. Bu kadın ritüeli bozuyordu. Adamlar aşağıdaki kadının suçlayıcı, korkunç sessizliğini bastırmak için fazla gürültü yapıyor, gülüyor, şakalaşıyorlardı. Kadın suçlamasını boş odalarda gürletiyordu ve sağa sola atılan adamlar, kadının üzerlerine sarsarak yağdırdığı incecik suçluluk yağmurunu burun deliklerine çekiyorlardı. Bu olanlar ne adil ne de doğruydu. Montag’ın epey canı sıkılmıştı. Her şeyin üstüne bir de bu kadın burada olmamalıydı!

Kitaplar Montag’ın omuzlarını, kollarını, yukarı dönük yüzünü bombardımana tutmuştu. Bir kitap beyaz güvercin gibi kanat çırparak, neredeyse itaatkârca Montag’ın ellerine kondu. Loş ve titrek ışıkta bir sayfa açıldı ve kar beyazı bir kuştüyü gibiydi, üzerine yazılmış sözcükler zarifti. Montag o hengâme ve sıcakta ancak bir satır okuyabildi, ama okuduğu şey sonraki bir dakika boyunca zihninde sanki kor çelikle damgalanmış gibi yandı. “İkindi gün ışığında zaman uykuya daldı.”[2] Montag kitabı elinden bıraktı. Hemen ardından bir başkası kollarına düştü.

“Montag, yukarı gel!”

Montag’ın eli, ağız gibi kapandı ve kitabı vahşi bir bağlılıkla, göğsünde delice bir akılsızlıkla buruşturdu. Yukarıdaki adamlar tozlu havaya kürek kürek dergi atıyordu. Dergiler katledilmiş kuşlar gibi düşüyordu ve kadın aşağıda, ölülerin arasında küçük bir kız gibi duruyordu.

Montag hiçbir şey yapmamıştı. Her şeyi eli yapmıştı, kendine ait bir beyni olan eli, titreyen her parmağında vicdan ve merak olan ve hırsıza dönüşmüş eli. El şimdi tekrar kitabı bir sihirbazın zarafetiyle Montag’ın koltukaltına tıkıştırdı, onun terleyen koltukaltına iyice bastırdı ve sonra öne uzanıp açıldığında, avucu boştu! Buraya bakın! Masumum! Bakın!

Montag o beyaz ele, sarsılmış bir halde baktı. Elini iyice öne uzattı, hipermetropmuş gibi. Elini yaklaştırdı, körmüş gibi.

“Montag!”

Montag hemen döndü.

“Orada kazık gibi durmasana sersem!”

Kitaplar kurumaya bırakılmış dev balık yığınları gibi yatıyordu. Adamlar dans ediyordu, ayakları kayınca da kitapların üstüne düşüyorlardı. Kitap isimlerinin altın sarısı gözleri parıldıyor, düşüyor, gidiyordu.

“Kerosen!”

Omuzlarına asılı, 451 numaralı tanklardan soğuk sıvı fışkırttılar. Her kitabı kerosenle kapladılar, odaları pompaladıkları kerosenle doldurdular.

Telaşla aşağı indiler; peşlerinden giden Montag kerosen buharının arasında sendeliyordu.

“Gelsene be kadın!”

Kadın kitapların arasında diz çökmüştü; ıslak deri ve kartonlara dokunuyor, yaldızlı başlıkları parmaklarıyla okuyordu… gözleri Montag’ı suçluyordu.

“Kitaplarıma asla sahip olamazsınız,” dedi.

“Kanunu biliyorsun,” dedi Beatty. “Sağduyun nerede? Bu kitapların hiçbiri birbiriyle hemfikir değil. Buraya, bu lanet olası Babil Kulesi’ne yıllarca kapanmışsın. Kendine gel! Bu kitaplardaki insanlar asla yaşamadı. Haydi, gel artık!”

Kadın başını iki yana salladı.

“Bütün ev yanıyor,” dedi Beatty.

Adamlar kapıya sakarca yürüdü. Geriye, kadının yanında duran Montag’a göz attılar.

Montag, “Onu burada bırakmıyorsunuz, değil mi?” diye itiraz etti.

“Gelmiyor.”

“Zorla götürün öyleyse!”

Beatty içinde ateşleyici gizli olan elini kaldırdı. “İtfaiye Binası’na dönmemiz gerek. Hem bu fanatikler hep intiharı dener; bildik bir durum.”

Montag elini kadının dirseğine koydu. “Benimle gelebilirsin.”

“Hayır,” dedi kadın. “Yine de sağ ol.”

“Ona kadar sayıyorum,” dedi Beatty. “Bir. İki.”

“Lütfen,” dedi Montag.

“Git,” dedi kadın.

“Üç. Dört.”

“Haydi.” Montag kadını çekti.

Kadın usulca, “Burada kalmak istiyorum,” diye karşılık verdi.

“Beş. Altı.”

“Saymayı kesebilirsin,” dedi kadın. Bir elinin parmaklarını biraz açtı; avucunda ince bir nesne vardı.

Sıradan bir mutfak kibriti.