18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Рэй Дуглас Брэдбери – Fahrenheit 451 (страница 6)

18

“Aslında öyle düşünmüyorsun.”

Montag derin bir nefes aldı ve bir süre içinde tuttuktan sonra bıraktı. “Evet, aslında öyle düşünmüyorum.”

“Psikiyatristim çıkıp ormanlarda gezinmemin, kuşları seyretmemin ve kelebek toplamamın sebebini merak ediyor. Koleksiyonumu bir gün gösteririm sana.”

“Güzel.”

“Boş vakitlerimde ne yaptığımı bilmek istiyorlar. Bazen sırf oturup düşündüğümü söylüyorum. Ama ne düşündüğümü söylemiyorum onlara. Koşturmalarını sağlıyorum. Bazen de başımı böyle geriye atıp yağmur damlalarının ağzımın içine düşmesini sağladığımı söylüyorum. Tatları aynen şarap gibi. Bunu hiç denedin mi?”

“Hayır, ben…”

“Beni affettin, değil mi?”

“Evet.” Montag bunu düşündü. “Evet, affettim. Sebebini Tanrı bilir. Tuhafsın, sinir bozucusun ama seni affetmek kolay. On yedi yaşında olduğunu mu söylemiştin?”

“Şey… gelecek ay.”

“Ne acayip. Ne garip. Karım otuz yaşında ama sen bazen ondan çok daha yaşlı gibi görünüyorsun. Bunu göz ardı edemiyorum bir türlü.”

“Siz de tuhafsınız, Bay Montag. İtfaiyeci olduğunuzu bile unutuyorum bazen. Şimdi, sizi tekrar kızdırabilir miyim?”

“Devam et.”

“Nasıl başladı? O işe nasıl girdin? Mesleğini nasıl seçtin ve bu işi yapmayı neden düşündün? Sen diğerleri gibi değilsin. Onlardan epey gördüm; biliyorum. Konuştuğumda bana bakıyorsun. Dün gece, aydan bahsettiğimde aya baktın. Diğerleri bunu asla yapmazdı. Diğerleri ben konuşurken çekip giderdi. Veya beni tehdit ederdi. Kimsenin kimseye ayıracak vakti yok artık. Sen bana katlanan çok az kişiden birisin. İtfaiyeci olmanı bu yüzden çok tuhaf buluyorum; sana uymuyor sanki.”

Montag bedeninin ikiye bölündüğünü hissetti; bir yanı sıcak, diğeri soğuktu… bir yanı yumuşak, diğeri sertti… bir yanı titriyor, diğeri titremiyordu; iki yarısı birbirine sürtünüyordu.

“Randevuna koşsan iyi olacak,” dedi.

Bunun üzerine kız koşarak uzaklaşıp, yağmurda duran Montag’ı tek başına bıraktı. Montag ancak uzun zaman sonra hareket etti.

Sonra, yürürken başını yağmurda çok yavaşça geriye attı ve sadece birkaç saniyeliğine ağzını açtı…

Mekanik Tazı, itfaiye binasının arka tarafındaki karanlık bir köşede hafifçe vızıldayan, hafifçe titreşen, yumuşak ışıkla aydınlanan kulübesinde uyuyor ama aslında uyumuyor, yaşıyor ama aslında yaşamıyordu. Gecenin birinin loş ışığı, büyük pencereyle çerçevelenmiş bulutsuz gökyüzünden gelen ay ışığı hafifçe titreyen canavarın pirinç, bakır ve çelikten oluşan vücudunu aydınlatıyordu. Sekiz bacağını altı lastikli patilerinin üstünde örümcek gibi toplamış halde çok hafifçe titreyen yaratığın ufak ve yakut rengi cam kısımlarında, naylon fırçalı burun deliklerinin incecik ve hassas kıllarında ışık titreşiyordu.

Montag pirinç direkten kayarak indi. Şehre bakmak için dışarı çıktı… bulutlar artık tamamen dağılmıştı; Montag bir sigara yaktıktan sonra geri dönüp eğildi ve Tazı’ya baktı. Tazı, balın zehir çılgınlığıyla, delilik ve kâbusla yüklü olduğu bir tarladan evine dönmüş, vücudu o fazla zengin nektarla tıka basa doldurulmuş ve şimdi uyuyarak kötülüğü içinden atan dev bir arı gibiydi.

Bu ölü canavar, bu canlı canavar karşısında her zamanki gibi büyülenen Montag, “Selam,” diye fısıldadı.

Sıkıcı gecelerde, yani her gece adamlar pirinç direklerden kayarak inip Tazı’nın koku sistemini tıkır tıkır ayarlayarak uygun kombinasyonlara getirir ve ardından itfaiye binasının aşağı eğimli rampasına sıçanlar, bazen de tavuklar veya zaten boğulması gereken kediler salarlardı; sonra da Tazı’nın hangi kedi, tavuk veya sıçanı önce yakalayacağı üstüne bahse tutuşurlardı. Hayvanlar serbest bırakılırdı. Üç saniye sonra oyun biterdi; Tazı’nın rampanın ortasında yakaladığı sıçan, kedi veya tavuk kendisini hafifçe tutan patilerin arasında kısılıyken, yaratığın uzun burnundan çıkan on santimlik, içi boş çelik iğne büyük dozda morfin veya prokain zerk etmek üzere inerdi. Sonra o piyon, yakma fırınına atılırdı. Yeni bir oyun başlardı.

Montag çoğu gece, bunlar olurken üst katta kalırdı. İki yıl önce bir keresinde en usta bahisçilerle bahse tutuşmuş ve bir haftalık maaşını kaybedince, deliye dönen Mildred’ın öfkesine maruz kalmıştı; Mildred’ın öfkelendiği damarlarından ve kırmızı lekelerden belliydi. Ama artık Montag geceleri ranzasında, yüzü duvara dönük halde yatıyor ve aşağıdan gelen yüksek kahkahaları, kaçışan sıçanların ayaklarının çıkardığı o piyano telini çağrıştıran sesleri, farelerin keman sesini andıran cıyaklamalarını ve Tazı’nın çiğ ışıkta gece kelebeği gibi öne atılıp kurbanını tuttuğu, iğneyi batırdığı ve sonra sanki bir düğme çevrilmiş gibi, ölmek üzere kulübesine döndüğü zamanlardaki o büyük, gölgelendirici, hareketli sessizliğini dinliyordu.

Montag uzun burna dokundu.

Tazı hırladı.

Montag geriye sıçradı.

Tazı kulübesinin içinde yarı doğrularak, ansızın etkinleştirilmiş göz ampullerinde yeşilimsi mavi neon ışıklar titreşirken Montag’a baktı. Tekrar hırladı; elektrik vızıltısının, kızarma sesinin, metal gıcırtısının ve çarkların dönme sesinin tuhaf bir karışımı olan bu kulak tırmalayıcı ses paslı ve kadimdi, şüphe yüklüydü sanki.

Kalbi küt küt atan Montag, “Hayır, hayır oğlum,” dedi.

Gümüşi iğnenin dışarıya iki buçuk santim çıkıp geri çekildiğini, tekrar çıkıp geri çekildiğini gördü. Canavar için için hırıldayarak ona bakıyordu.

Montag geriledi. Tazı bir adım atarak kulübesinden çıktı. Montag bir eliyle pirinç direğe tutundu. Tepki vererek yukarıya doğru kayan direk, Montag’ı usulca tavandan geçirdi. Montag yarı aydınlık üst katın zeminine indi. Titriyordu ve yüzü yeşilimsi beyazdı. Aşağıda, Tazı sekiz inanılmaz böcek bacağının üstüne tekrar kurulmuştu ve tekrar kendi kendine vızıldıyordu; çok yüzeyli gözleri huzurluydu.

Montag inme deliğinin yanında öylece durarak, korkularının geçmesini bekledi. Arkasındaki köşede, tavan abajurunun yeşil ışığında, kumar masasında oturan dört adam ona göz atsalar da bir şey demediler. Sadece Anka armalı Yüzbaşı şapkalı adam sonunda merakına yenilerek, ince elinde iskambil kartları tutarken, uzun odanın diğer tarafından seslendi.

“Montag…?”

“Benden hoşlanmıyor,” dedi Montag.

“Ne, Tazı mı?” Yüzbaşı kartlarını inceledi. “Boşversene. Onun hoşlanmak ya da hoşlanmamak gibi bir durumu yok. O sadece ‘işlevini yerine getirir’. Balistik dersi gibi bu. Onun kendisi için belirlediğimiz bir yolu var. O yoldan gider. Kendini hedef alır, kendine odaklanır ve durdurur. O sadece bakır tellerden, akülerden ve elektrikten ibaret.”

Montag yutkundu. “Hesaplayıcıları herhangi bir kombinasyona ayarlanabilir; herhangi bir amino asit, kükürt, süt yağı ve alkalin miktarına ayarlanabilir. Değil mi?”

“Bunu hepimiz biliyoruz.”

“Buradaki, binadaki hepimizin bütün o kimyasal dengelerimiz ve oranlarımız alt kattaki ana dosyaya kaydediliyor. Birinin Tazı’nın ‘hafızasına’ kısmi bir kombinasyon girmesi, belki amino asit ayarını biraz artırması kolay olabilir. O hayvanın demin yaptığı şeyi açıklar bu. Bana tepki verdi, üstüme geldi.”

“Haydi canım,” dedi Yüzbaşı.

“Sinirliydi, ama çok kızgın değildi. ‘Hafızası’, ona dokunduğumda hırlayacağı şekilde ayarlanmıştı sadece.”

Yüzbaşı, “Böyle bir şeyi kim yapar ki?” diye sordu. “Burada düşmanın yok Guy.”

“Bildiğim kadarıyla yok.”

“Yarın teknisyenlerimize söyleriz, Tazı’yı kontrol ederler.”

“Beni ilk tehdit edişi değil bu,” dedi Montag. “Geçen ay iki kez oldu.”

“Hallederiz. Merak etme.”

Ama Montag kımıldamadı ve öylece durup, evinin holündeki havalandırma ızgarasını ve ızgaranın ardında gizli şeyi düşündü yalnızca. Buradaki, itfaiye binasındaki birileri havalandırma ızgarasından haberdarsa, Tazı’ya “söylemiş” olamaz mıydılar…?

Yüzbaşı inme deliğine gelip, Montag’a sorgulayan gözlerle baktı.

“Sadece şeyi düşünüyordum… Tazı geceleri aşağıda neler düşünüyor acaba?” dedi Montag. “Gerçekten bize düşman mı kesiliyor? İçimi ürpertiyor.”

“Düşünmesini istemediğimiz hiçbir şeyi düşünmüyor.”

Montag usulca konuştu: “Bu üzücü… çünkü onu sadece avlanmaya, bulmaya ve öldürmeye ayarlıyoruz. Bilip bileceği sadece bunlarsa, ne yazık.”

Beatty hafifçe, horgörüyle güldü. “Boşversene! O iyi bir zanaat eseri, kendi hedefini yakalayabilen ve her seferinde on ikiden vurmayı garanti eden iyi bir tüfek.”

“İşte bu yüzden onun sıradaki kurbanı olmak istemiyorum,” dedi Montag.

“Neden? Vicdanını rahatsız eden bir mesele mi var?”

Montag hızla yukarı baktı.

Beatty karşısında durmuş, ona sabit gözlerle bakıyordu; sonra ağzı açıldı ve çok hafifçe gülmeye başladı.

Bir iki üç dört beş altı yedi gün. Montag bir o kadar kez evden çıktı ve Clarisse orada, dünyada bir yerlerdeydi. Montag bir keresinde onun bir ceviz ağacını sarstığını, bir keresinde de çimenlikte oturup mavi süveter ördüğünü gördü; üç dört kez de kapısının önünde mevsim sonu çiçeklerinden oluşan bir buket veya küçük bir torbanın içinde bir avuç kestane ya da beyaz bir sayfaya iğneyle tutturulup kapısına raptiyeyle asılmış sonbahar yaprakları buldu. Her gün Clarisse köşeye kadar ona eşlik ediyordu. Bir gün yağmur yağıyordu, ertesi gün hava açıktı, sonraki gün sert rüzgâr esiyordu, ondan sonraki gün hava ılık ve sakindi, o sakin günden sonraki gün de havanın fırın gibi olduğu yaz günlerini andırıyordu ve ikindi sonunda Clarisse’in yüzü artık iyice bronzlaşmıştı.

Montag bir keresinde, metro girişinde, “Neden seni yıllardır tanıyormuşum gibi hissediyorum?” diye sordu.