реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Teröristler (страница 8)

18

Arkasından şöyle oldu; Braxén ara talep etti, ilk purosunu yaktı ve tuvalete gitti. Burada oldukça uzun bir süre kaldı. Bir süre sonra geri dönüp ayakta Rhea Nielsen ile konuştu.

“Ne tür kadınlarla takılıyorsun böyle?” diye sordu Buldozer Olsson, Martin Beck’e. “Önce mahkemede duruşmanın ortasında bana kahkahalarla gülüyor, şimdi de orada dikilmiş, Borazan ile sohbet ediyor. Herkes Borazan’ın ağız kokusunun bir orangutanı bile yirmi metre öteden bayıltabileceğini bilir.”

“İyi kadınlarla takılıyorum,” diye cevap verdi Martin Beck. “Daha doğrusu, bir tane esaslı, iyi bir kadınla.”

“Ah, demek tekrar evlendin? Ben de. Hayatım düzene giriyor böyle.”

Rhea yanlarına geldi. “Rhea,” dedi Martin Beck, “tanıştırayım, başsavcı Bay Olsson.”

“Görüyorum.”

“Herkes ona Buldozer der.” Olsson’a döndü. “Bence senin dava kötü gidiyor.”

“Evet, yarısı çöktü,” dedi Buldozer. “Ama kalanını kurtarırım. Bir şişe viskisine iddiaya var mısın?”

Tam o anda başlamak için duyuru yapıldığında Buldozer Olsson salona koştu.

Savunma makamı ikinci tanığı olan elli yaşlarında, yanık tenli Hedy-Marie Wirén adındaki kadını çağırdı.

Borazan kâğıtlarını düzenledi, sonunda doğru belgeyi bulduğunda şöyle dedi; “Rebecka okulda pek başarılı değildi. On altı yaşında, not ortalaması liseye girişe yetmeyecek kadar düşük olduğu için okulu bıraktı. Ama bütün derslerde mi başarısızdı?”

“Benim dersimde iyiydi,” dedi tanık. “Hatta en iyi öğrencilerimden biriydi. Orijinal bir sürü fikri vardı, özellikle sebze ve doğal besinler konusunda. Şu anki beslenme şeklimizin yanlış olduğunun farkındaydı, süpermarketlerde satılan yiyeceklerin çoğunun öyle ya da böyle zehir içerdiğini biliyordu. Rebecka çok genç yaşta sağlıklı bir yaşam biçiminin önemini kavramıştı. Kendi sebzelerini yetiştiriyordu ve doğanın sunduklarını toplamaya her zaman hazırdı. O yüzden belinde hep bir bahçe bıçağı taşırdı. Ben Rebecka ile çok sohbet etmişimdir.”

“Biyodinamik turplar hakkında mı?” diye esnedi Borazan.

“Birçok şey hakkında. Ama şunu söylemek isterim ki Rebecka sağlam bir çocuktur. Akademik eğitimi olmayabilir ama bu onun kendi seçimiydi. Beynini gereksiz şeylerle doldurmak istemiyordu. Onun ilgisini çeken tek şey doğayı bu tahribattan kurtarmaktı. Toplumu bu kadar anlaşılmaz ve toplum liderlerini suçlu ya da akılsız bulmak dışında siyasetle ilgisi yoktu.”

“Başka sorum yok,” dedi Borazan. Bu noktada sıkılmış gibiydi, artık eve gitmek haricinde bir ilgisi kalmamıştı.

“Şu bıçak konusuna gelirsek,” dedi Buldozer, birden yerinden fırlayarak. Hâkimin önündeki masaya yürüyüp bıçağı aldı.

“Sıradan bir bahçıvan bıçağı,” dedi Hedy-Marie Wirén. “Her zaman taşıdığı bıçak. Herkesin görebileceği üzere sap kısmı eskimiş ve alet çok kullanılmış.”

“Ama tehlikeli sayılabilir,” dedi Buldozer.

“Kesinlikle katılmıyorum. O bıçakla bir serçeyi bile öldürmeye kalkışmazdım. Rebecka’nın şiddete karşı tamamen negatif bir tutumu vardır. İnsanların neden şiddet gösterdiğini anlamaz ve tokat atmak bile aklının ucundan geçmez.”

“Yine de, ben bunun tehlikeli bir silah olduğunda ısrarcıyım,” dedi Buldozer, bahçıvan bıçağını şöyle bir savurarak.

Ancak kendi de tam olarak buna inanmış değildi ve tanığa gülümsemesine rağmen, kadının sıradaki yorumunu o meşhur mizah anlayışıyla kabullenebilmek için tüm iyi niyetini toplamak zorunda kaldı.

“O hâlde ya kötü bir insansınız ya da aptalsınız, ısrarcı olmanız bunu gösteriyor,” dedi tanık. “Sigara içiyor musunuz? Ya da içki?”

“Başka sorum yok,” dedi Buldozer.

“Sorgulama kısmı artık bitti,” dedi hâkim. “Kimlik soruşturması ve son savunmaya geçmeden önce sorusu olan var mı?”

Topallayarak ve dudaklarını birbirine çarpıtarak kürsüye yaklaştı Braxén.

“Kimlik soruşturmaları nadiren rutin yazılardan öteye geçebiliyor, sırf yazara elli kronluk ya da her ne kadarsa, yevmiyesini kazandırmak için yapılan bir şey. O yüzden ben, Rebecka Lind’e birkaç soru sormak istiyorum, umarım bana katılan sorumluluk sahibi başka insanlar da vardır.”

İlk kez sanığa döndü. “İsveç Kralı’nın adı nedir?”

Buldozer bile şaşırmıştı.

“Bilmiyorum,” dedi Rebecka Lind. “Bilmek zorunda mıyım?”

“Hayır,” dedi Borazan. “Değilsin. Başbakan’ın adını biliyor musun?”

“Hayır. O kim ki?”

“Hükümetin başı ve ülkenin en ileri gelen politikacısı.”

“O zaman kötü bir adamdır,” dedi Rebecka Lind. “Skåne’deki Barsebåck’ta bir nükleer santral kurduğunu biliyorum, Kopenhag merkezinden yirmi beş kilometre ötede. Çevreye verilen hasarın suçlusu hükümet diyorlar.”

“Rebecka,” dedi Buldozer Olsson daha dostça bir tavırla, “Başbakan’ın adını bile bilmezken nükleer santral gibi şeyleri nereden biliyorsun?”

“Arkadaşlarım böyle konularda konuşur ama kimse siyasetle ilgilenmez.”

Borazan herkesin bunu düşünmesine vakit tanıdı. Sonra şöyle dedi; “Banka müdürüyle görüşmeye gitmeden önce, maalesef adını şimdilik, hatta herhâlde sonsuza dek unuttum, daha önce bir bankanın içine girmiş miydin hiç?”

“Hayır, hiç.”

“Neden?”

“Neden gireyim? Bankalar zenginler içindir. Ben ve arkadaşlarım asla öyle yerlere gitmeyiz.”

“Yine de sen gittin işte,” dedi Borazan. “Neden?”

“Çünkü paraya ihtiyacım vardı. Bir arkadaşım bankadan borç para alabileceğimi söyledi. Sonra o iğrenç banka müdürü, halka ait bankalar var, oralardan borç alabilirsin deyince belki oraya sorarım diye düşündüm.”

“Böylece PK Bank’a gittin, ciddi ciddi onlardan borç para alabileceğini sanıyordun yani?”

“Evet, ama o kadar kolay olmasına çok şaşırdım. Ne kadar paraya ihtiyacım olduğunu söylemeye bile vakit bulamadım.”

Şimdi savunma makamının amacını anlayan Buldozer, aceleyle araya girdi. “Rebecka,” dedi, ağzı kulaklarına vararak, “benim anlayamadığım birkaç nokta var. Bugünkü kitle iletişim araçlarıyla beraber, bir insan topluma dair en basit gerçekleri bile öğrenmekten nasıl kaçınabilir?”

“Senin toplumun, benim toplumum değil,” dedi Rebecka Lind.

“Yanılıyorsun, Rebecka,” dedi Buldozer. “Bu ülkede hep birlikte yaşıyoruz ve iyi ya da kötü hakkında karşılıklı sorumluluk taşıyoruz. Fakat ben bir insanın radyoda ve televizyonda söylenenleri işitmekten nasıl uzak durabildiğini, gazetelerde yazanları nasıl tamamen kaçırdığını öğrenmek istiyorum.”

“Radyom ya da televizyonum yok, gazetede sadece astroloji bölümünü okurum.”

“Ama dokuz yıl okula gittin, değil mi?”

“Orada da bize bir sürü saçmalık öğretmeye çalıştılar. Dinlemedim.”

“Ama para,” dedi Buldozer, “para herkesin ilgi duyduğu bir şeydir.”

“Benim değil.”

“Peki geçinecek parayı nereden buldun?”

“Devlet yardımı. Zaten çok paraya ihtiyacım yoktu. Şimdiye kadar.”

Hâkim arkasından kimlik soruşturmasını okudu, Braxén’in tahmin ettiği kadar eksik değildi ama.

Rebecka Lind, 3 Ocak 1956 yılında doğmuş, alt orta sınıf bir ailede büyümüştü. Babası küçük bir inşaat firmasında ofis yöneticisiymiş. Evlerinde koşullar iyiymiş ancak Rebecka çok erken yaşta anne babasına karşı gelmeye başlamış ve bu isyanı on altı yaşındayken iyice artmış. Okulla hiç alakası yokmuş ve on birinci sınıftan sonra okulu terk etmiş. Öğretmenleri onun bilgi seviyesinin oldukça düşük olduğunu belirtmişler. Zekâsı yeterli olmasına rağmen, tavırları garip ve gerçeklerden kopukmuş. İş bulamamış ve bulmaya da çalışmamış. On altı yaşındayken evdeki hayatı iyice zorlaştığı için ailesinin yanından taşınmış. Sorguya alan kişi sorduğunda, babası bunun herkes için en hayırlısı olduğu cevabını vermiş çünkü anne babasının, onları bu kadar hayal kırıklığına uğratmayan başka çocukları da varmış.

Rebecka ilk önce köyde bir kulübede yaşamış, burası bir arkadaşınınmış ama uzun bir süreliğine ona verilmiş. Stockholm’un güneyinde tek oda daireye taşındığı zaman bile Rebecka burada kalabilmiş. 1973 yılının başında Jim Cosgrave adlı bir Amerikan asker kaçağı ile tanışıp onun yanına taşınmış. Rebecka çok geçmeden hamile kalmış, kendi seçimiymiş bu ve Ocak 1974’te kızı Camilla’yı doğurmuş. Cosgrave işe girmek istemiş fakat uzun saçlı olduğu ve yabancı olduğu için iş bulamamış. İsveç’te geçirdiği yıllar boyunca yapabildiği tek iş, Fin feribotlarından birinde bir yaz iki haftalığına bulaşıkçılıkmış. Üstelik Amerika’ya geri dönmek istiyormuş. İş tecrübesi varmış ve memleketine geri döndüğü zaman kendisi ve ailesi için düzenli bir hayat kurmakta zorlanmayacağını düşünüyormuş.

Şubat ayının başında Cosgrave, Amerika Birleşik Devletleri Konsolosluğuyla iletişime geçip bazı garantiler sağlanırsa, ülkesine dönmeye gönüllü olduğunu beyan etmiş. Konsolosluk onu bir an önce ülkesine götürmek istemiş ve alacağı cezanın formaliteden ibaret olduğunu söylemişler.

Cosgrave, 12 Şubat günü uçakla Amerika’ya dönmüş. Rebecka da, erkek arkadaşının anne babası para yardımı yapacaklarına söz verince, mart ayında onun peşinden gitmeyi planlıyormuş fakat aylar geçmiş, Cosgrave’den hiç ses çıkmamış. Rebecka sosyal hizmetler binasına gitmiş ama Cosgrave yabancı olduğu için yapacakları bir şey olmadığını söylemişler. O zaman Rebecka tek başına Amerika’ya gitmeye ve neler olduğunu anlamaya karar vermiş. Para bulmak içinse bankadan medet ummuş, sonucu ortada.

Kimlik soruşturması genel hatlarıyla olumluydu. Rebecka’nın harika bir anne olduğunu, hiçbir zaman kötü eylemlerde bulunmadığını ya da suça meyilli davranışlar sergilemediğini gösteriyordu. Oldukça dürüsttü fakat dünya hakkında gerçek dışı bir tutuma sahipti ve ciddi saflık emareleri gösteriyordu. Cosgrave de kısa bir değerlendirmeden geçti. Arkadaşlarına göre, sorumluluklarından kaçmaya çalışmayan, bir yaşam gayesi olan bir delikanlıymış ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kendisi ve ailesi için bir istikbal olduğuna inanıyormuş.