Пер Валё – Teröristler (страница 10)
İki yıl önce Martin Beck hastaneden çıktığında daha kişisel sorunlarla karşı karşıya kalmıştı. Kendini daha önce hiç hissetmediği kadar yalnız ve hayattan kopmuş hissediyordu. Meşgul olsun diye terapi niyetine eline verilen dosya, dedektiflik hikâyelerinden fırlamış gibiydi. Kilitli bir odayla ilgiliydi ve soruşturma kafaları bulandırmış, sonuç tatmin edici olamamıştı. Martin Beck sıklıkla o kilitli odada oturanın, o sıkıcı ceset değil de kendisi olduğunu hissetmişti.
Katili bulmuştu, gerçi Buldozer Olsson devamında açılan davada, bu sanığı bir banka soygunuyla bağlantılı bir cinayetten suçlamayı tercih etmişti. Aslında adam o cinayette tamamen masumdu. Braxén’in sabah bahsettiği dosya da buydu. O günden beri Martin Beck’e Buldozer ile ilişki kurmak biraz zor geliyordu, çünkü tüm olay kasti biçimde manipüle edilmişti fakat aralarındaki ilişki o kadar fena değildi. Martin Beck bundan dolayı kin tutmuyordu ve Buldozer’le konuşmayı seviyordu, gerçi bugün erken saatlerde yaptığı gibi savcının çanına ot tıkamak da hoşuna gitmişti.
Yaşadığı şansızlık sonucu yine şans yüzüne gülmüştü. Karşısına Rhea Nielsen çıkmıştı. Martin Beck onunla tanıştığında kadından etkilendiğini ilk on dakikada fark etmişti ve kadın da ona olan ilgisini saklamaya çalışmamıştı. Belki de Martin Beck için en başından en anlamlı olan, hem ne demek istediğini anlayan biriyle iletişim kurmak, hem de niyeti gayet net olan, onu yanlış anlamayan ve zorluk çıkarmayan biriyle birlikte olmaktı.
İlişkileri böyle başlamıştı. Sık sık buluşmaya başlamışlardı ama sadece Rhea’nın evinde. Rhea Nielsen, Tule Caddesi’nde bir apartmanın sahibiydi, son bir yıldır ağırlıklı olarak orayı bir çeşit komün gibi yönetiyordu.
Rhea Nielsen, Köpman Caddesi’ndeki eve gelene kadar haftalar geçmişti. O akşam yemek pişirmişti çünkü iyi yemek, onun en büyük ilgi alanıydı. Yine aynı akşam başka ilgileri olduğunu açık etmişti ve ilgileri aşağı yukarı benzerdi.
Güzel bir akşam geçirmişlerdi. Martin Beck için belki de gelmiş geçmiş en güzel akşamdı.
Sabah birlikte kahvaltı etmişlerdi, Martin Beck onun giyinmesini izlerken sofrayı hazırlamıştı. Onu daha önce defalarca çıplak görmüştü fakat gözünün bu konuda asla doymayacağını hissetmişti. Rhea Nielsen güçlü ve iri yapılıydı. Biraz tıknaz denebilirdi ama son derece uyum içinde bir vücudu vardı. Yüz hatlarının orantısız olduğu söylenebilirdi ama bu ona özel bir hava katıyordu. Martin Beck’in en çok sevdiğiyse birbirinden alakasız beş şeydi; kararlı bakan mavi gözleri, düz yuvarlak göğüsleri, açık-kahve iri meme uçları, bacak arasındaki açık renk tüyler ve ayakları.
Rhea çatlak sesle kahkaha attı. “Sen izlemene bak,” dedi. “Bazen izlenilmek de hoşuma gidiyor.” Külotunu giydi.
Sonrasında çay, kızarmış ekmek ve marmelattan oluşan kahvaltılarını ettiler. Rhea düşünceli görünüyordu, Martin Beck sebebini biliyordu.
Birkaç dakika sonra Rhea Nielsen, “Bu şahane gece için teşekkürler,” diyerek ayrıldı.
“Asıl ben teşekkür ederim.”
“Sonra ararım,” dedi Rhea. “Çok zaman geçti dersen, o zaman sen ararsın.” Gene düşünceli ve sıkıntılı göründü, sonra kırmızı sabolarını giyip hızlı hızlı, “Hoşça kal. Tekrar teşekkürler,” dedi.
Martin Beck o gün boştu. Rhea çıktıktan sonra duş aldı, bornozunu giyip yatağa uzandı. Hâlâ canı sıkkındı. Ayağa kalkıp aynada kendine baktı. Kırk dokuz yaşında göstermiyordu, doğruydu ama aynı zamanda bu yaşta olduğu da gerçekti. Görebildiği kadarıyla, yüz hatları yıllardır değişmemişti. İnce ve uzundu, hafif sarı tenli ve geniş çeneli bir adamdı. Saçları kırlaşmamıştı. Şakaklarında seyrelme yoktu.
Yoksa bunların hepsi bir illüzyon muydu? Sırf Martin Beck böyle olmak istiyor diye?
Tekrar yatağa döndü, sırtüstü uzanıp ellerini ensesinde bağladı.
Hayatının en güzel saatlerini yaşamıştı. Aynı zamanda çözümü olmayan bir problem yaratmıştı. Rhea ile yatmak muhteşemdi. Ama gerçekte nasıl biriydi? Martin Beck bunu kelimelere dökmek istediğinden emin değildi ama belki de dökmeliydi. Tule Caddesi’ndeki evde birisi bir defasında onun için ne demişti? Yarı kız, yarı kabadayı?
Aptalcaydı ama bir şekilde uyuyordu.
Dün gece nasıldı?
Martin Beck’in hayatındaki en iyi geceydi. Cinsel anlamda yani. Ama o alanda fazla tecrübesi yoktu zaten.
Rhea nasıldı? Martin Beck cevap vermek zorundaydı. Esas soruya gelmeden önce.
Rhea bunu eğlenceli bulmuştu. Bazen kahkahalarla gülmüştü. Bazen de Martin Beck onun ağladığını düşünmüştü.
Şimdiye kadar iyiydi ancak Martin Beck başka bir noktaya takıldı.
Bu iş yürümezdi.
Bu ilişkide karşıt birçok nokta vardı.
Ben ondan on üç yaş büyüğüm. İkimiz de boşanmış insanlarız.
Çocuklarımız var, hoş benimkiler büyüdü, Rolf on dokuz, Ingrid de yirmi üçe yakın ama onunkiler hâlâ küçük sayılır.
Ben altmış yaşında emekli olmaya hazırlanırken Rhea daha kırk yedi olacak.
Bu ilişki yürümez.
Martin Beck onu aramadı. Günler geçti. O gecenin üstünden bir haftayı aşkın zaman geçerken sabahın yedi buçuğunda telefonu zır zır çaldı.
“Selam,” dedi Rhea.
“Selam. Geçen hafta için teşekkürler.”
“Ben de teşekkür ederim. Meşgul müsün?”
“Hayır.”
“Tanrım, polis dediğin meşgul olmalı,” dedi Rhea. “Çalışmaya ne zaman vakit ayırıyorsunuz?”
“Benim taraf şu anda sakin bir dönemde. Ama şehre inersen orası ayrı.”
“Teşekkürler, sokakların hâlinden haberim var.”
Kısa bir an durdu, çatlak sesle öksürdü, sonra şöyle dedi, “Konuşma zamanı geldi sanırım?”
“Sanırım.”
“Tamam. Ne zaman istersen çıkıp gelirim. Senin evinde olması en iyisi.”
“Belki sonrasında çıkıp bir şeyler yeriz,” dedi Martin Beck.
“Evet,” dedi Rhea tereddütle, “yiyebiliriz. Bu günlerde sabolarla restorana gidiliyor mu?”
“Tabii.”
“Yedide oradayım öyleyse.”
Kısa ve öz olmasına rağmen, ikisi için de önemli bir konuşmaydı bu. Düşünceleri hep aşağı yukarı aynı olurdu ve bu kez de farklı olmayacaktı. Büyük ihtimalle, oldukça öneme sahip bu meselede ikisi de benzer sonuca varmıştı.
Rhea saat tam yedide geldi. Kırmızı sabolarını ayağından fırlatıp parmak ucunda kalkarak onu öptü.
“Neden aramadın?” diye sordu.
Martin Beck cevap vermedi.
“Çünkü sonunda bir karara vardın,” dedi. “Ve bu kararın pek hoşuna gitmedi?”
“Hemen hemen.”
“Hemen hemen mi?”
“Tamı tamına,” dedi Martin Beck.
“Yani aynı eve taşınamayız, evlenemeyiz ya da başka çocuk ya da aptalca başka bir şey yapamayız. İşte o zaman her şey fazla karmaşık, fazla bulanık hâle gelir ve böyle iyi bir ilişkinin cehennemin dibini boylaması kaçınılmaz olur. İlişkiye yazık olur.”
“Evet,” dedi Martin Beck. “Muhtemelen haklısın. Karşı çıkmayı çok istesem de.”
Rhea o garip, yoğun, berrak mavi gözleriyle doğrudan gözlerinin içine bakıp şöyle dedi; “Karşı çıkmayı çok istiyor musun?”
“Evet, ama etmeyeceğim.”
Rhea kontrolünü kaybetmiş gibiydi. Pencere kenarına yürüdü, perdeyi çekip Martin Beck’in anlayamadığı, boğuk bir sesle hızlı hızlı bir şeyler söyledi. Birkaç saniye sonra, yine başını bile çevirmeden konuştu; “Seni sevdiğimi söyledim. Seni seviyorum ve muhtemelen daha uzun süre de seveceğim.”
Martin Beck şaşkındı. Sonra kadının yanına gidip kollarıyla ona sarıldı. Az sonra Rhea yüzünü göğsünden kaldırıp, “Demek istediğim, ben bu ilişkiye sahip çıkıyorum ve ikimiz de sahip çıktığımız sürece devam etmek istiyorum. Sana uyar mı?” dedi.
“Evet,” dedi Martin Beck. “Şimdi yemeğe çıkalım mı?”
Dışarıda yemeğe nadiren çıkmalarına rağmen, baş garsonun, Rhea’nın tahta sabolarına garipseyerek baktığı pahalı bir restorana gittiler. Sonrasında eve yürüyüp aynı yatağa uzandılar, ikisi de bunu yapmayı planlamamıştı.
O günden bu yana neredeyse iki yıl geçmişti ve Rhea Nielsen, sayısız defa Köpman Caddesi’ne gelmişti. Doğal olarak evde izini bırakmıştı, özellikle mutfakta, burası tanınmaz hâldeydi. Ayrıca yatağın üstüne Mao posterini de asmıştı. Martin Beck asla siyasi konularda görüş belirtmezdi, bu kez de bir şey dememişti. Ancak Rhea şöyle demişti; “Eğer evde röportaj vermen gerekirse, bunu indirmek zorunda kalabilirsin. Eğer asılı bırakmaya korkarsan.”
Martin Beck cevap vermemişti ama bu posterin bazı çevrelerde yaratacağı sorunu düşününce orada bırakmaya karar vermişti.
5 Haziran 1974 günü Martin Beck’in evine gittiklerinde Rhea hemen sandaletlerini çıkarmaya koyuldu.
“Şu kahrolası kayış ayağımı vuruyor,” dedi. “Ama bir iki haftaya düzelir.” Sandaletleri kenara attı. “Oh be,” dedi. “Bugün iyi iş çıkardın. Kaç polis tanıklık etmeyi ve o soruları cevaplamayı kabul ederdi ki?”
Martin Beck sessizliğini sürdürdü.
“Bir kişi bile etmezdi,” dedi Rhea. “Senin sözlerin davanın seyrini değiştirdi. Hemen anladım.” Rhea ayaklarını inceledi. “Sandalet iyi hoş ama deli gibi vuruyor. Böyle daha iyi.”