реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Kilitli Oda (страница 8)

18

“Bakmadığın belli. Sen neye baktın peki?”

“Hiçbir şeye. Olay gayet belliydi zaten.”

“Eğer o kan lekelerini gözden kaçırdıysan, başka birçok şeyi de gözden kaçırmış olabilirsin.”

“Her koşulda, orada bir ateşli silah yoktu.”

“Ölünün üstündeki giysilerin nasıl olduğu dikkatini çekti mi?”

“Hayır, pek değil. Sonuçta tamamen çürümüştü. Paçavralar vardır herhâlde. Ayrıca bunun bir anlamı olabileceğini düşünmedim.”

“Senin ilk bakışta fark ettiğin şey, ölen adamın fakir ve yalnız biri olmasıydı. Toplumun ileri gelenlerinden biri demezdin yani.”

“Tabii ki. İnsan benim kadar alkolik ve sosyal yardım vakası görünce…”

“Eee?”

“Eh, işte o zaman kim kimdir, ne nedir anlıyorsun.”

Martin Beck, Gustavsson’un anlayıp anlamadığını merak etti. Dışından şöyle dedi: “Diyelim ki merhum sosyal olarak üst sınıftan biriydi, o zaman belki vazifene daha titizlikle yaklaşırdın, değil mi?”

“Evet, böyle vakalarda ayağını denk almak gerekiyor. Gerçek şu ki zaten bizim işimiz başımızdan aşmış.” Etrafına bakındı. “Sen burada fark etmesen de çok çalışıyoruz. Sen her karşına çıkan ölü ayyaş için Sherlock Holmes’çuluk oynayabilirsin. Başka bir şey var mıydı?”

“Evet, var. Bu vakayı ele alış biçimin korkunç.”

“Ne?” Gustavsson ayağa kalktı. Birdenbire, Martin Beck’in, kariyerine leke sürebilecek, hatta belki de ciddi hasarlar verebilecek konumda olduğu kafasına dank etti. “Bir dakika,” dedi. “Sırf ben o kan lekelerini göremedim ve orada olmayan bir silahı bulamadım diye…”

“İhmal kötülerin içinde en kötüsü değil,” dedi Martin Beck. “İhmal olsa affedilebilir. Şöyle söyleyeyim: Polis doktorunu arayıp hatalı ve peşin hükümlü fikirlere dayanarak talimatlar vermişsin. Dahası iki polisi memurunu vakanın gayet basit bir olay olduğuna inandırmış, odaya şöyle bir girip her şey toplanıp temizlensin demişsin. Kriminolojik soruşturmaya ihtiyaç duyulmadığını ilan ettikten sonra bir tane fotoğraf bile çekmeden cesedi kaldırtıp götürtmüşsün.”

“Aman Tanrım,” dedi. “Yaşlı adam kesinlikle intihar etmişti.”

Martin Beck arkasını dönüp ona baktı.

“Bunlar resmî eleştiriler mi?” dedi Gustavsson telaşa kapılarak.

“Evet, gayet resmî. İyi günler.”

“Bir dakika. Yardım etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım…”

Martin Beck başını iki yana salladı ve adam odadan ayrıldı. Endişeli görünüyordu. Fakat kapı tam kapanma fırsatı bulamadan Martin Beck adamın şu sözleri sarf ettiğini duydu: “Seni yaşlı piç…”

Doğal olarak, Aldor Gustavsson hiçbir şekilde komiser olmamalıydı, hatta hiçbir polis biriminde yer almamalıydı. Yeteneksiz, ukala, yapmacığın tekiydi ve işini doğru düzgün yapmıyordu. Üniformalı polislerin en iyileri her zaman Cinayet Büro’ya atanırdı. Muhtemelen hâlâ da öyleydi. Eğer onun gibi adamlar bu notları almış ve ta on yıl önce komiser olmuşlarsa gelecekte kim bilir her şey nasıl olacaktı?

Martin Beck, bugünlük mesaisinin sona erdiğini hissetti. Yarın şu kilitli odaya gidip kendi bakacaktı. Bu gece ne yapsaydı? Bir şeyler yerdi, ne bulursa, sonra okuması gerektiğini bildiği kitapları karıştırırdı. Yatağında tek başına uzanır ve uykuya dalmayı beklerdi. Kapana kısılmış hissederek.

Kendi kilitli odasında.

8

Einar Rönn açık havayı seven bir tipti. Polis olmayı, onu hep hareket hâlinde tuttuğu ve açık havada olması için pek çok fırsat sunduğundan seçmişti. Yıllar geçtikçe ve terfiler birbirini izledikçe mesaisi onu kademeli olarak masa başına bağlamıştı ve temiz havada geçirdiği dakikalar, Stockholm havasına ne kadar temiz denilebilirse, gittikçe nadirleşmişti. Tatillerini, doğup büyüdüğü Lapland’ın vahşi dağlık arazilerinde geçirmesi onun için vazgeçilmez bir ihtiyaç hâline gelmişti. Aslında Stockholm’den nefret ediyordu. Daha kırk beş yaşındaydı, şimdiden emekliliğini düşünüyor ve ne zaman temelli Arjeplog’a taşınabileceğini hesaplıyordu.

Yıllık izni yaklaşıyordu ve Einar Rönn şimdiden gergindi. Bu banka meselesi açıklığa kavuşmazsa iznini feda etmesi istenebilirdi.

Soruşturmayı bir nevi sonuca bağlayabilmek için aktif bir şekilde katkı sağlaması gerekiyordu, kolları sıvamıştı ve bu pazartesi akşamı, Vällingby’deki evine, karısının yanına gitmek yerine bir tanıkla konuşmak üzere Sollentuna’ya arabayla gidiyordu.

Her zamanki gibi tanığı Cinayet Büro’ya çağırabilecekken bizzat uğramaya gönüllü olmakla kalmamış, bu göreve hevesli olduğunu öyle bir göstermişti ki Gunvald Larsson, acaba Unda ile kavga mı ettiler diye meraklanmıştı.

“Tabii canım, etmedik yani,” dedi Rönn, o tuhaf deyişlerinden birini kullanarak.

Rönn’ün uğrayacağı adam otuz iki yaşında bir metal işçisiydi, aslında Gunvald Larsson tarafından Horns Caddesi’ndeki bankanın dışında ne gördüğü hakkında sorguya çekilmişti. Adı Sten Sjögren’di ve Sångarvägen’de yarı müstakil bir evde yalnız yaşıyordu. Adam evin önündeki küçük bahçede, gül çalısını suluyordu ve Rönn arabadan inince sulama kabını kenara koyup demir kapıyı açmak için yaklaştı. Avuçlarını pantolonuna sildikten sonra elini uzatıp tokalaştı, merdivenleri çıktı ve ön kapıyı Rönn için açtı.

Ev küçüktü ve zemin katta; mutfak ve hol haricinde sadece bir oda vardı. Bu odanın kapısı aralıktı. İçerisi oldukça boştu. Adam Rönn’ün bakışlarını yakalayınca, “Karımla yeni boşandık,” diye açıkladı. “Mobilyaların bir kısmını götürdü, bu yüzden şu anda çok sıcak bir yuva ortamı yok. Ama üst kata çıkabiliriz.”

Merdivenlerin tepesinde, açık şöminesi olan, oldukça geniş bir oda vardı, şöminenin önünde birbiriyle uyumsuz tekli koltuklar, alçak beyaz bir sehpanın etrafına dizilmişti. Rönn oturdu ama adam ayakta durdu.

“İçecek bir şey?” dedi. “Kahve ısıtabilirim. Ya da buzdolabında biram var.”

“Teşekkürler, siz ne alırsanız aynısından,” dedi Rönn.

“O zaman birer bira içelim,” dedi adam. Hızla alt kata inerken Rönn mutfaktan takur tukur sesler duydu.

Rönn odada sağa sola baktı. Fazla mobilya yoktu, bir stereo teyp, birkaç kitap. Ateşin yanındaki bir sepette bir tomar gazete. Dagens Nyheter, Vi, komünist gazete Ny Dag ve Metal İşçisi.

Sten Sjörgen bardaklar ve iki kutu birayla geri döndü, hepsini beyaz sehpaya koydu. Adam incecik, bir deri bir kemikti, Rönn’ün ortalama kabul ettiği uzunlukta kızılımsı dağınık saçları vardı. Yüzü çillerle doluydu ve hoş, içten bir gülümsemeye sahipti. Kutuları açıp bardağa koyduktan sonra Rönn’ün karşısına oturdu, kadehini ona doğru kaldırdı ve bir yudum içti.

Rönn biranın tadına bakıp konuşmaya başladı: “Geçen cuma günü Horns Caddesi’nde ne gördüğünüzü dinlemek isterim. Zamana bırakıp iyice hafızanızdan silinmesine izin vermesek iyi olur.” Bayağı iyi dedim, diye düşündü Rönn hâlinden memnun.

Adam başıyla onaylayıp bardağını koydu. “Evet, eğer bir soygun ve cinayet olduğunu bilsem, hatuna ve arabadaki adama daha dikkatli bakardım.”

“Siz şu ana dek elimizdeki en iyi tanıksınız,” dedi Rönn cesaretlendirmek için. “Horns Caddesi’nde yürüyordunuz. Ne yöne doğru gidiyordunuz?”

“Slussen’den geliyor, Ringvägen’e doğru geçiyordum. Bu hatun arkadan aniden gelip bana çarparak koşar adım yanımdan geçti.”

“Onu tarif edebilir misiniz?”

“Çok iyi edemem maalesef. Onu gerçekten sadece arkadan gördüm, bir de tam arabaya binerken yarım saniye yandan. Benden daha kısa boyluydu, herhâlde on beş santim daha kısaydı. Benim boyum 1.78. Yaşını kestirmek zor ama bence yirmi beşten küçük otuz beşten de büyük değildi, otuz yaşında falandı. Üstünde kot pantolon vardı, sıradan mavi bir kot, pantolonunun içine sokulmamış açık mavi bir bluz ya da gömlek. Ayağına ne giydiğine dikkat etmedim ama başında bir şapka vardı, kenarı kalın, kot şapka. Saçları açık renkti, düzdü ve bugünlerde kızların uzattığı kadar uzun değildi. Orta uzunluktaydı denilebilir. Bir de yeşil bir omuz çantası vardı, şu Amerikan askeri çantalarından biri.”

Adam hâki gömleğinin göğüs cebinden bir paket sigara çıkarıp Rönn’e ikram etti, Rönn hayır anlamında başını sallarken, “Bir şey taşıyıp taşımadığını gördünüz mü?” diye sordu.

Adam kalktı, açık şöminenin üstündeki raftan bir kutu kibrit alıp sigarayı yaktı. “Hayır, emin değilim. Ama taşıyordu galiba.”

“Zayıf mıydı, şişman mıydı, yoksa…”

“Orta herhâlde. Ne zayıf, ne şişman. Normal işte.”

“Yüzünü hiç mi görmediniz?”

“Sanırım arabaya binerken çok kısacık bir saniye gördüm. Ama kafasında şapka ve gözünde de kocaman bir güneş gözlüğü vardı.”

“Onu tekrar görseniz tanır mısınız?”

“Yüzünü hayır. Başka giysiler içinde, mesela elbiseyle görsem de tanımam.”

Rönn düşünceli bir şekilde birasını yudumladı. Sonra şöyle dedi: “Kadın olduğundan yüzde yüz emin misiniz?”

Karşısındaki adam şaşırdı. Sonra kaşlarını çatıp tereddütle ekledi: “Evet, en azından ben direkt kadın sandım. Ama şimdi siz böyle sorunca, emin olamıyorum doğrusu. Genel izlenimim kadın olduğu yönündeydi, insan genelde kim erkek, kim hatun, anlar ya, gerçi bugünlerde bunu ayırt etmek de güçleşti. Kadındı diye iddia edemem. Göğüsleri nasıldı, görmeye fırsatım olmadı.”

Sessizleşti ve sigara dumanının arasından Rönn’e dikkatlice baktı. “Hayır, haklısınız,” dedi yavaşça. “Bir kadın olmayabilir; gayet tabii bir erkek de olabilir. Hatta bu daha mantıklı. Kadınların banka soyup insanları vurduğu nerede görülmüş.”

“Yani o zaman bir erkek de olabilirdi diyorsunuz?” diye sordu Rönn.

“Evet, siz öyle deyince şimdi. Hatta, bence kesinlikle erkekti.”