реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Kilitli Oda (страница 9)

18

“İyi, peki diğer ikisi? Onları tarif edebilir misiniz? Arabayı da?” Sjögren sigarasından son bir fırt çekti, sonra izmariti şömineye attı, zaten içinde bir sürü sigara izmariti ve kibrit duruyordu.

“Araba Renault 16’ydı, orasından kesin eminim,” dedi.

“Açık gri ya da bej rengiydi, o renge ne dendiğini bilmiyorum ama neredeyse beyazdı. Plakasının hepsini hatırlamıyorum ama ‘A’ ile başlıyordu ve plakanın içinde iki tane 3 rakamı olduğu aklımda kalmış. Belki de üçtü ama en az iki tane 3 vardı ve sanırım yan yanaydılar, diğer rakamların ortasında bir yerde.”

“Sadece A olduğundan emin misiniz?” diye sordu Rönn. “Mesela ‘AA’ ya da ‘AB’ değil miydi?”

“Hayır, sadece ‘A.’ Bunu iyi hatırlıyorum. Görsel hafızam kuvvetlidir.”

“Evet, gerçekten çok kuvvetli,” dedi Rönn. “Bütün tanıkların hafızası sizinki gibi olsa hayat çok daha kolaylaşırdı.”

“Ah evet,” dedi Sjögren. “Ben Bir Kamerayım. Okudunuz mu? Isherwood.”

“Hayır,” dedi Rönn. Filmini izlemişti ama söylemedi. Filmi de Julie Harris’e hayran olduğu için izlemişti. Fakat ne Isherwood’un kim olduğunu ne de filmin bir kitap uyarlaması olduğunu biliyordu.

“Ama filmini izlemişsinizdir?” dedi Sjögren. “İyi kitaplar hep öyle oluyor. İnsanlar filmini izliyor da kitabını okuma zahmetine girmiyor. Bu film bayağı güzeldi, gerçi ismi aptalca. Peki ya Hoşça Kal Berlin?

“Ah,” dedi Rönn, izlediği zaman filmin adının Ben Bir Kamerayım olduğundan emindi. “Evet, kulağa bayağı aptalca geliyor.”

Hava kararıyordu, Sten Sjögren kalkıp Rönn’ün koltuğunun arkasındaki yerden aydınlatmalı ışığı yaktı. Tekrar oturunca Rönn dedi ki: “Eh, devam edelim bence. Arabadaki adamları tarif edecektiniz.”

“Evet, benim gözüme çarptıklarında arabada sadece biri oturuyordu.”

“Ya?”

“Diğeri kaldırımda duruyor, arka kapı aralık bekliyordu. İri bir adamdı, benden bayağı bir uzundu ve güçlü kuvvetliydi. Şişman değildi ama ağır ve babayiğit duruyordu. Benim yaşımdaydı, kabaca otuz ile kırk arasında, gür kıvırcık saçlıydı, neredeyse Harpo Marx gibi ama daha koyu renk, sıçan rengi. Siyah pantolon giymişti, pantolonu çok dar duruyordu, paçaları genişti ve parlak siyah bir gömleği vardı. Gömleğin düğmeleri göğsünün aşağılarına kadar açıktı ve sanırım göğsünde, gümüş bir zincirin ucunda bir şey sallanıyordu. Yüzü güneşte bayağı yanmıştı, daha doğrusu kırmızıydı. Hatun, tabii eğer o bir hatunsa, koşarak gelince içeri atlaması için arka kapıyı açtı, kadın atladı ve sonra da kapıyı kapattı, kendisi öne oturdu ve araba trafiğe karışıp gitti.”

“Hangi yönde?” diye sordu Rönn.

“Sokakta ilerleyip Maria Meydanı’nın yolunu tuttu.”

“Ah,” dedi Rönn. “Anladım. Peki diğer adam?”

“O direksiyonda olduğu için onu pek iyi göremedim. Ama daha gence benziyordu, yirmiden büyük olduğunu sanmıyorum. Zayıf ve solgundu, o kadarını gördüm. Üstünde beyaz bir tişört vardı ve kolları bayağı sıskaydı. Saçları siyahtı, bayağı uzundu ve pis görünüyordu. Yağlı ve dağınıktı. Güneş gözlüğü takmıştı, ve evet şimdi hatırladım, sol bileğinde geniş bir kol saati takıyordu.”

Sjögren elinde bira bardağıyla koltuğa yaslandı.

“Eh, sanırım size hatırladığım her şeyi anlattım,” dedi.

“Yoksa bir şeyler unuttuğumu mu düşünüyorsunuz?”

“Bilmiyorum,” dedi Rönn. “Olur da herhangi bir şey daha hatırlarsanız, umarım beni ararsınız. Önümüzdeki birkaç gün daha evde mi olacaksınız?”

“Evet, maalesef,” dedi Sjögren. “Aslında izindeyim ama bir yere gidecek param yok. O yüzden herhâlde buralarda takılırım.”

Rönn bardağını kafaya dikip ayağa kalktı. “Güzel,” dedi. “Yardımınıza tekrar ihtiyaç duyabiliriz.”

Sjögren de ayağa kalktı ve Rönn’ün peşinden merdivenlerden indi. “Yani bütün bunları en baştan mı yaşayacağım diyorsunuz?” dedi. “Bir kere kaydetseniz, daha rahat olmaz mı?” Ön kapıyı açtı ve Rönn dışarı adım attı.

“Demek istediğim, biz onları yakalayınca bu kişilerin kimliğini teşhis etmede size ihtiyacımız olabilir. Ya da Cinayet Büro’ya gelip birkaç fotoğrafa bakmanızı da isteyebiliriz.” Tokalaştılar ve Rönn devam etti: “Eh, bakalım. Belki de sizi bir daha rahatsız etmeyiz. Bira için teşekkür ederim.”

“Ah, hiç önemli değil. Elimden gelen yardımı seve seve yaparım.”

Rönn arabayla uzaklaşırken Sjögren kapısının eşiğinden dostça el salladı.

9

Polis köpekleri bir tarafa, polisler nadiren insan yeteneklerinin üstüne çıkabilir. En önemli ve ciddi soruşturmalar esnasında bile tipik insani tepkileri gösterebilirler. Örneğin, önemli ve sonuca götüren bir kanıt incelenecekse ortaya çıkan gerginlik çoğu zaman tahammül edilemez olur.

Tüm bunlar içinde, o özel banka soygunu ekibi de bir istisna değildi. Tıpkı yüksek rütbeli ve davetsiz misafirleri gibi onlar da nefesini tutmuştu. Loş odanın içindeki bütün gözler, banka soygununda kaydedilen filmin birazdan gösterileceği dikdörtgen ekrana odaklanmıştı. Kendi gözleriyle hem silahlı bir banka soygunu ve cinayeti izleyecekler hem de bunu kimin işlediğini göreceklerdi. Bu kişiye akşam gazeteleri acayip sıfatlar yakıştırmış, ona ‘seksi katil’ ve ‘güneş gözlüklü sarışın tetikçi’ gibi isimler takmışlardı. Bunlar kendi hayal gücünden yoksun gazetecilerin de nerelerden ilham aldığını gösteren ifadelerdi. Durum yani silahlı soygun ve cinayet onlar için fazlasıyla sıradandı.

En son bir banka soyarken yakalanan seks kraliçesi, kırk beş yaşlarında, düz taban, sivilceli bir kadındı. Güvenilir kaynaklara göre, neredeyse doksan kiloydu ve oldukça belirgin gıdısı vardı. Fakat mahkemenin önünde dökülen takma dişleri bile bu yalanı çürütemiyordu, gazetelerin kanısına göre, kadın dış görünüşüyle bir içim suydu. Ve eleştirel gözlerden yoksun okur kitlesine göre, kadın sonsuza dek, gözlerinden yıldızcıklar çıkan, Kâinat Güzeli yarışmasına katılması gereken bir dilber olarak kalacaktı.

Hep böyle olurdu. Kadınlar alenen çirkin bir suç işleyerek dikkatleri üstüne çekerse, akşam gazeteleri onları hep sanki Inger Malmroos mankenlik okulundan fırlamış gibi yazar çizerdi.

Soygunun görüntüleri ellerine daha yeni geçmişti. Bunun sebebi, her zamanki gibi kasetin bozuk olmasıydı ve fotoğraf laboratuvarı, negatiflere hasar vermemek için deveye hendek atlatmak zorundaydı. Sonunda neyse ki makarasından kurtarmayı başarmışlar ve kenarlarını yıpratmadan filmi basabilmişlerdi. En azından bir kereliğine ışık doğruydu ve sonuçlar teknik açıdan kusursuz çıkacak diye tahmin ediliyordu.

“Ne çıkacak?” diye atladı Gunvald Larsson. “Donald Duck mı?”

“Pembe Panter daha komik,” dedi Kollberg.

“Bazı adamlar tabii,” dedi Gunvald Larsson, “Nuremberg’deki Nazi mitingleri olsa iyi olur diyor.”

İkisi de en önde oturuyor ve yüksek sesle konuşuyordu ama arkalarında, derin bir sükûnet hâkimdi. Emniyet Genel Müdürü ve Ulusal Polis Kurulu’ndan Müdür Malm’a kadar tüm ağır toplar sessizdi. Kollberg, akıllarından ne geçtiğini merak etti.

Şüphesiz taş gibi sağlam astlarının hayatını cehenneme çevirme şanslarını ölçüyorlardı. Hatta belki de düşünceleri Heydrich’in alkışlarla Uluslararası Polis Birliği başkanlığına seçildiği, bazı şeylerin gerçekten bir düzene girdiği o eski günlere kaymıştı. Ya da belki de yalnızca bir yıl önce, tüm polis eğitimi askeri yetkililere teslim edilmeden önce, durum ne kadar da iyiydi diye düşünüyorlardı.

Bıyık altından gülen tek kişi Buldozer Olsson’du.

Eskiden Kollberg ve Gunvald Larsson’un birbiriyle pek işi olmazdı. Fakat son yıllarda ortak çalışmaları, bu durumu bir nebze değiştirmişti. Canciğer kuzu sarması denecek kadar ya da iş dışında bir araya gelmek akıllarından geçecek kadar olmasa da sıklıkla aynı frekansta buluşabiliyorlardı. Burada, özel ekip içinde, yine sorgusuz sualsiz dip dibe olmak zorundaydılar.

Teknik hazırlıklar tamamlanmıştı. Oda, heyecanla dolup taşmıştı.

“Eh, şimdi göreceğiz işte,” dedi Buldozer Olsson hevesle. “Görüntüler söyledikleri kadar iyiyse, bu akşam televizyon haberlerinde gösteririz. Böylece bütün bir çeteyi kafesleriz.”

“Gufi de gayet iyi,” dedi Gunvald Larsson.

“Ya da İsveç Seksi,” dedi Kollberg. “Düşünsenize hiç bunu izlemedim, Louise, on yedi yaşında, şöyle bir soyunuyor, ya da…”

“Yeter artık, kesin!” diye çıkıştı Emniyet Genel Müdürü.

Film başladı. Görüntü mükemmeldi. Orada bulunanlardan hiç kimse, böylesi müthiş sonuç veren bir şey izlememişti. Genellikle hırsızlar sadece belirsiz lekelere ya da haşlanmış yumurtalara benzerdi ama bu kez görüntü mükemmeldi.

Kamera, veznedarın masasını arkadan alacak şekilde ustaca yerleştirilmişti ve yeni üretilen aşırı hassas filmler sayesinde veznenin karşı tarafında duran kişiyi mükemmel bir netlikte görebiliyorlardı.

Önce orada kimse yoktu. Ama yarım saniye sonra, birisi görüntü alanına girdi, durup etrafına baktı; önce sağa, sonra sola. Bunun arkasından bahsi geçen kişi kameranın tam içine gözlerini çevirdi, sanki bilerek yüzünü sergiliyordu.

Giysileri bile net bir şekilde ortadaydı; süet bir ceket ve uzun, sivri yakalı, iyi kesimli bir gömlek.

Suratı sert ve acımasızdı, sarı saçları arkaya taranmıştı ve sarı kaşları çalı gibiydi. Gözlerde bir parça tatminsizlik okunuyordu. Sonra bu kişi kocaman kıllı elini kaldırıp burnundan bir kıl kopardı ve uzun uzun inceledi.

Herkes kim olduğunu anında gördü.

Gunvald Larsson.

Ardından ışıklar yandı.

Özel ekip nutku tutulmuş vaziyette oturuyordu.