реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Kilitli Oda (страница 7)

18

“Ama bu imkânsız…”

Martin Beck, “Üç buçuk,” dedi ve telefonu kapattı. Sandalyesinden kalkıp elleri arkasından bağlı, odada volta atmaya başladı.

Bu açıktan açığa çekişme, son beş yılda yaşananlar hakkında çok şey anlatıyordu. Polisin bir soruşturmaya öncelikle bir şeyleri ayıklamaya çalışmakla başlaması gittikçe sık yaşanıyordu artık. Bu da esas konuya odaklanmayı zorlaştırıyordu.

Aldor Gustavsson, saat 4.05’te geldi. Bu isim Martin Beck için hiçbir şey ifade etmiyordu fakat adamı görür görmez tanıdı. Yaklaşık otuzlu yaşlarında, sıska bir adamdı, sert, umursamaz bir havası vardı. Martin Beck onu ara sıra Stockholm Cinayet Büro’da, ayrıca daha farklı ortamlarda görmüştü.

“Lütfen otur.”

Gustavsson en güzel sandalyeye oturdu, bacak bacak üstüne atıp bir puro çıkardı. Puroyu yakıp şöyle dedi: “Çılgın bir hikâye, hı? Ne bilmek istiyorsun?”

Martin Beck bir süre tükenmez kalemini parmaklarının arasında yuvarlayarak sessizce oturdu. Sonra şöyle dedi: “Bergs Caddesi’ne saat kaçta gittin?”

“Akşam saatlerinde. On civarı.”

“O sırada nasıl gözüküyordu?”

“Bayağı iğrençti. Kocaman beyaz kurtçuklarla doluydu. Kokudan zaten burnumun direği kırılıyordu. Polislerden biri hole kusmuştu.”

“Memurlar neredeydi?”

“Birisi kapının dışında nöbet tutuyordu. Diğeri arabanın içinde oturuyordu.”

“Tüm bu zaman boyunca kapıda nöbet mi tutmuşlar?”

“Evet, en azından anlattıklarına göre öyle.”

“Peki sen ne yaptın?”

“Hemen içeri girip şöyle bir baktım. Bayağı berbat görünüyordu, dediğim gibi. Fakat Cinayet Masası’na iş çıkabilirdi, hiç belli olmaz.”

“Ama sen başka bir çıkarıma vardın?”

“Tabii. Sonuçta her şey aşikârdı. Kapı içeriden üç dört farklı noktadan kilitlenmişti. O adamlar bile içeri girebilmek için akla karayı seçmişti. Pencere de kilitliydi, jaluziler inikti.”

“Pencere hâlâ kapalı mıydı?”

“Hayır. Polisler içeri girince açmışlar elbette. Yoksa kimse orada gaz maskesi takmadan duramazdı.”

“Orada ne kadar kaldın?”

“Çok fazla değil. Cinayet soruşturması gerektirecek bir durum olmadığına kanaat getirmeye yetecek kadar. Ölüm sebebi ya intihar ya da doğal sebeplerden olmalıydı, dolayısıyla iş artık üniformalılara kalıyordu.”

Martin Beck raporu karıştırdı. “Burada oradan alınan şeylerin listesi yok,” dedi.

“Yok mu? Eh, herhâlde birisi düşünmüştür onu. Öte yandan, zaten bir anlamı yoktu. İhtiyarın pek bir eşyası yoktu. Bir masa, bir sandalye ve bir yatak galiba; bir de açık mutfakta birkaç ıvır zıvır.”

“Ama güzelce etrafa baktın?”

“Tabii tabii. Adamlara onay vermeden önce her şeyi inceledim.”

“Ne için onay?”

“Ne mi? Nasıl yani?”

“Ne yapmaları için onay?”

“Cesedi kaldırmaları için elbette. Yaşlı adamın otopsiye gitmesi gerekiyordu, değil mi? İntihar etmiş olsa bile yine de açılıp bakılmalıydı. Kurallar böyle.”

“Gözlemlerini söyleyebilir misin?”

“Tabii. Basit. Ceset pencereden yaklaşık üç metre ötede yatıyordu.”

“Yaklaşık?”

“Evet, doğrusu yanımda metre yoktu. Ceset iki aylığa benziyordu; bir diğer deyişle kokuşmuştu. Odada iki sandalye, bir masa ve bir yatak vardı.”

“İki sandalye?”

“Evet.”

“Az önce bir dedin.”

“Öyle mi? Evet, iki taneydi tahminimce ve bir de eski gazeteler ve kitaplarla dolu bir raf vardı, mutfakta da iki tencere, bir cezve ve her zamanki eşyalar.”

“Her zamanki?”

“Evet, bir konserve açacağı, çatal bıçak, çöp kutusu falan.”

“Anladım. Yerde herhangi bir şey var mıydı?”

“Hiçbir şey yoktu, ceset haricinde yani. Polis memurlarına sordum, onlar da bir şey bulmamıştı.”

“Dairede başka kimse var mıydı?”

“Hayır. Çocuklara sordum, hayır dediler. Ben ve o ikisinden başka kimse içeri girmemişti. Sonra minibüslü adamlar gelip cesedi plastik bir poşete koyup götürdüler.”

“O zamandan bu yana Svärd’ın ölüm sebebini öğrendik.”

“Aynen. Doğru. Kendini vurmuş. Akıl almıyor sahiden.

Silahı ne yapmış peki?”

“Elle tutulur bir açıklaman yok mu?”

“Yok. Olay tamamıyla saçmalığın daniskası. Çözümsüz bir vaka, dediğim gibi. Sık sık böyle olmaz mı zaten, hı?”

“Diğer polis memurlarının bir fikri var mıydı?”

“Hayır, tek gördükleri adamın ölü ve tüm pencerelerin kapalı olması. Ortada bir tabanca olsaydı, onlar ya da ben bulurduk. Neyse, olsa olsa ancak o ihtiyarın yanında yerde duruyor olurdu.”

“Ölünün kim olduğunu öğrendiniz mi?”

“Tabii ki. Adı Svärd’dı, değil mi? Kapıda bile yazılıydı. Ne tip bir adam olduğu bir bakışta anlaşılıyordu.”

“Ne tipti?”

“Eh, sosyal bir vaka. Yaşlı ayyaş muhtemelen. Kendilerini öldüren tiplerden; yani geberene kadar içmez ya da kalpten filan gitmezlerse.”

“Ekleyeceğin başka ilginç bir şey var mı?”

“Hayır, dediğim gibi, akıllara durgunluk veriyor. Safi esrar. Bahse girerim, sen bile bunu çözemezsin. Her neyse, zaten daha önemli şeyler var.”

“Olabilir.”

“Evet, bence öyle. Artık gidebilir miyim?”

“Henüz değil,” dedi Martin Beck.

“Söyleyecek başka sözüm yok,” dedi Aldor Gustavsson, purosunu küllükte söndürüp.

Martin Beck ayağa kalkıp pencereye yürüdü, sırtı ziyaretçisine dönük hâlde durdu. “Benim söyleyecek birkaç sözüm var,” dedi.

“Ah? Neymiş?”

“Oldukça fazla. Hepsinden önce Adli Tıp, mekânı geçen hafta incelemiş. Hemen hemen bütün izler yok edilmiş olsa da halıda bir büyük ve iki küçük kan lekesi bulmuşlar. Sen hiç kan lekesi gördün mü?”

“Hayır. Özellikle de bakmadım gerçi.”