реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Gülen Polis (страница 4)

18

Otobüsün köşede yavaşladığını, farları yanıp sönerek sola dönmeye başladığını fark etti. Sonra otobüs gözden kayboldu. Yağmur iyice hızlanmıştı, şakır şakır yağıyordu. Adam elini kaldırıp pencere pervazındaki camı kırdı.

Görmediği şeyse, otobüsün dönüşünü asla tamamlamadığıydı.

Motor durmuştu fakat farları hâlâ açıktı, içerideki lambalar da.

Buğulu pencereler karanlıkta sıcak bir ışıkla parladı ve soğudu.

Yağmur metal tavanı dövüyordu.

13 Kasım 1967 gecesi saat on biri tam üç geçiyordu.

Yer Stockholm’dü.

3

Kristiansson ve Kvant, Solna’da telsizli devriye polisiydi. Pek olaylı olmayan kariyerleri boyunca binlerce sarhoşu, onlarca hırsızı yakalamış ve bir keresinde altı yaşındaki küçük bir kızın hayatını ona saldırıp öldürmeye hazırlanan bir seks manyağından kurtarmışlardı. Bu olayın üstünden beş ay geçmemişti ve şans eseri olmasına rağmen, uzun süre faydasını görecekleri bir zafer yaşanmıştı. Bu bahsi geçen akşamda da hiçbir vakaya rastlamamışlardı, yalnızca birer bira içmişlerdi; ancak bu kurallara aykırı olduğu için görmezden gelinmesi daha iyiydi.

Saat on buçuktan az önce telsizlerine gelen bir çağrı üstüne Huvudsta banliyösünde Kapell Caddesi’ndeki bir adrese arabayı sürmüşlerdi. Birisi evin ön basamaklarında yatan birini bulmuştu. Bu iki memurun arabayla oraya varmaları üç dakikalarını almıştı.

Sahiden de sokak kapısının dışında sere serpe uzanmış, eskimiş siyah pantolonlu biri vardı. Ayakkabısının topuğuna basmıştı ve üzerinde kırçıllı bir palto vardı. İçeride lamba yanan holde, sabahlıklı, ayağında terlik ihtiyar bir kadın duruyordu. İhbarı yapan herhâlde oydu. Cam kapının arkasından onlara el kol hareketleri yaptı, sonra kapıyı biraz araladı, kolunu aralıktan uzatıp merakla yerdeki hareketsiz bedeni işaret etti.

“Aha, neymiş bakalım?” dedi Kristiannson.

Kvant eğilip adamı kokladı.

“Sızmış,” dedi derinden bir iğrenmeyle. “Yardım etsene, Kalle.”

“Bir dakika,” dedi Kristiansson.

“Hı?”

“Hanımefendi, bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordu Kristiansson gayet kibarca.

“Öyle de denebilir.”

“Nerede oturuyor?”

Kadın holün üç metre içerisindeki bir kapıyı işaret etti. “Orada,” dedi. “Kapının kilidini açmaya çalışırken uyuyakaldı.”

“Ah, evet, anahtarları elinde,” dedi Kristiannson, başını kaşıyarak. “Yalnız mı yaşıyor?”

“Böyle yaşlı bir morukla kim yaşar?” dedi kadın.

“Ne yapacaksın?” diye sordu Kvant şüpheli bir şekilde.

Kristiansson cevap vermedi. Yere çömelip uyuyan adamın elinden anahtarlarını aldı. Sonra yılların verdiği tecrübeyle ayyaşı hızlı bir hamleyle ayağa kaldırdı, ön kapıyı diziyle itip adamı dairesinin içine doğru sürükledi. Kadın bir yana çekildi, Kvant da dışarıdaki basamaklarda kaldı. İkisi de bu sahneyi pasif bir kınamayla izlediler.

Kristiansson kapının kilidini açtı, odada lambayı yaktı ve adamın ıslak paltosunu üstünden çıkardı. Ayyaş adam irkildi, yatağa yığılıp şöyle dedi, “Tejekkür ederimm, bayan.”

Sonra yana dönüp uykuya daldı. Kristiansson anahtarları yatağın yanındaki mutfak sandalyesine bıraktı, ışığı söndürdü, kapıyı kapattı ve tekrar arabaya döndü.

“İyi geceler, hanımefendi,” dedi.

Kadın dudaklarını büzerek ona baktı, başını arkaya atıp gözden kayboldu.

Kristiansson insanlara duyduğu sevgiden yapmamıştı bunu, sadece tembellikten yapıyordu.

Bunu Kvant’tan daha iyi bilen olamazdı. Malmö’de ikisi de sıradan memur olarak çalışırken, Kristiansson’un sarhoşları sokaklarda ve köprülerde yürütüp en yakındaki karakol bölgesine götürmeye çalıştığına çok şahit olmuştu.

Kvant direksiyonun başına geçti. Motoru çalıştırıp ekşi bir suratla şöyle dedi, “Siv de beni tembel bilir. Bir de seni görmeli.”

Siv, Kvant’ın karısıydı ve aynı zamanda sohbetlerinin biricik ve baş tacı konusuydu.

“Durup dururken niye üstüme kussunlar ki?” dedi Kristiansson filozof edasıyla.

Kristiansson ve Kvant yapı bakımından aynıydı. İkisi de 1.83 boyundaydı, geniş omuzlu ve mavi gözlüydü. Fakat huyları çok farklıydı ve asla iyi geçinemezlerdi. Aynı fikirde olmadıkları meselelerden biriydi bu.

Kvant asla yoldan çıkmazdı. Gördüklerini hiçbir zaman yabana atmazdı, öte yandan mümkün olduğunca az şey görmede ustaydı.

Yavaş yavaş, bezgin bir sessizlikle arabayı kullandı. Huvudsta’dan kıvrılan yolda Polis Okulu’nun önünden geçerek devam etti, arkasından park ve bahçelerle dolu bir alanı, demiryolu müzesini, Ulusal Bakteriyoloji Laboratuvarı’nı, Körler Okulu’nu geride bıraktı ve çeşitli enstitüleriyle birlikte geniş alanı kapsayan üniversite bölgesinden çıkıp nihayet Tomtebodavägen’deki demiryolu idaresinin oraya çıktı.

Zekice düşünülmüş bir yol çizmişti, tek bir kişiye bile rastlamayacakları alanlardan dolaşmıştı. Yol boyunca tek bir arabaya bile rastlamadılar ve sadece iki canlı varlık gördüler; önce bir kedi, sonra bir başka kedi.

Tomtebodavägen’in sonuna ulaştıklarında Kvant, Stockholm şehir sınırına on metre kala arabayı durdurdu ve vardiyalarının geri kalanını nasıl düzenleyeceklerini düşünürken motoru rölantide çalıştırdı.

Acaba yüzün tutup da gerisin geri aynı yolda dolaşır mısın, diye merak etti Kristiansson. Dışından ise şöyle dedi, “Bana 10 kron borç verir misin?”

Kvant başıyla onayladı, cüzdanını göğsünün cebinden çıkarıp meslektaşına yüzüne bile bakmadan parayı uzattı. Aynı saniye hızlı bir karar verdi. Eğer şehir sınırlarını geçip Norra Stations Caddesi’ni kuzeydoğu yönünde bir beş yüz metre takip ederse, sadece iki dakikalığına Stockholm’e girmiş olurlardı. Arkasından Eugeniävagen’e sapıp hastanenin karşısından yola devam ederek Haga Parkı’nın içinden geçip Kuzey Mezarlığı’nı takip edebilir, sonunda da karakolda bu yolculuğu bitirebilirlerdi. O zamana kadar vardiyaları sona ermiş olurdu ve birileriyle karşılaşma ihtimalleri neredeyse yoktu.

Araba Stockholm sınırına girip Norra Stations Caddesi’ne saptı.

Kristiansson 10 kronu cebine sokup esnedi. Arkasından sağanak yağmurda gözlerini kısarak ileri baktı ve, “Bak, bak, bak… Şu teres de bize doğru mu gelir?” dedi.

Kristiansson ve Kvant, Güney’den Skåne’liydi ve garip cümleler kurarlardı.

“Köpeği de varmış,” dedi Kristiannson. “Bize el kol sallıyor.”

“Benlik değil,” dedi Kvant.

Komik derecede küçük olan köpeğini su birikintilerinin içinden sürükleye sürükleye getiren adam aceleyle yola fırlayıp arabanın tam önünde durdu.

Kvant, frene abanarak, “Kahrolası piç!” diye küfretti.

Yan camı indirip bağırmaya başladı, “Hangi akla hizmet yolun ortasına koşuyorsun böyle?”

“Orada… orada bir otobüs var,” dedi adam nefes nefese. Yolu gösterdi.

“Eee, ne olmuş?” dedi Kvant kabalaşarak. “Ayrıca köpeğine ne biçim davranıyorsun? Zavallı hayvanın canı çıkacak.”

“Bir… bir kaza olmuş.”

“Anladık, bakarız şimdi,” dedi Kvant, sabrı taşmak üzereydi. “Kenara çekil.”

Arabayı sürdü.

“Bir daha sakın bunu yapma!” diye de bağırdı omzunun üstünden. Kristiansson yağmur altında ileri baktı.

“Evet,” dedi bezgince. “Bir otobüs yoldan çıkmış. Çift katlılardan biri.”

“Farları da yanıyor,” dedi Kvant. “Ön kapısı da açık. Atlayıp bir baksana, Kalle.”

Otobüsün arkasına arabayı park etti. Kristiansson kapıyı açtı, otomatik bir hareketle belindeki kemeri düzeltti ve kendi kendine, “Ahan, bu da ne böyle?” dedi.

Tıpkı Kvant gibi o da bot ve deri ceket giymişti, ceketinin düğmeleri parlaktı ve belinde tabancası asılıydı.

Kvant arabada oturmaya devam edip otobüsün açık kapısına yaylana yaylana yürüyen Kristiansson’u izledi.

Kvant arkadaşının otobüsün demirine tutunup içeri göz atmak için kendini bir basamak yukarı çektiğini gördü. Sonra birden irkildi ve hemen yere çömeldi, sağ eliyse tabancasındaydı.

Kvant hızlı hareket etti. Bir saniye sonra kırmızı ışıkları, arama ışığını ve devriye arabasının turuncu çakarını yaktı.

Kristiansson ise hâlâ otobüsün yanında yere çömelmişken Kvant arabanın kapısını açıp sağanak yağışın altında koştu. Kvant bu arada 7.65 mm Walther’ını çekmiş, horozunu kaldırmıştı, hatta kol saatine bir bakış bile atmıştı.

Saat on biri tam on üç geçiyordu.

4

Norra Stations Caddesi’ne ilk varan kıdemli polis Gunvald Larsson’du.