реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Gülen Polis (страница 3)

18

1

13 Kasım akşamı, Stockholm’de sağanak yağıyordu. Martin Beck ve Kollberg, Kollberg’in Skärmarbrink metro istasyonuna yakın, güney banliyölerindeki dairesinde satranç başında oturuyordu. Son birkaç gündür özel bir olay yaşanmadığından ikisi de mesaide değildi.

Martin Beck satrançta kötüydü ama yine de oynardı. Kollberg’in iki aylık bir kızı vardı. Bu bahsettiğimiz akşamda Kollberg bebeğine bakmak zorunda kalmıştı, öte yandan Martin Beck kesinlikle lazım olmadığı sürece eve gitmeye hiç mi hiç meraklı değildi. Hava berbattı. Sicim gibi inen yağmur perde perde çatılardan akıyor, camları dövüyor ve sokaklarda in cin top oynuyordu; görülen tek tük insanların da belli ki böylesi bir gecede dışarıda olmak için acil işleri vardı.

Strandvägen’deki Amerikan konsolosluğu ve ona çıkan yan sokaklar boyunca 412 polis memuru, bu sayının iki katı kadar göstericiyle mücadele ediyordu. Polisin göz yaşartıcı bombaları, tabancaları, kamçıları, copları, arabaları, motosikletleri, telsizleri, megafonları, köpekleri ve histerik atları da beraberindeydi. Göstericilerse ellerinde bir mektup ve karton dövizler taşıyordu ki kartonları, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında hamura dönmeye yüz tutmuştu. Homojen bir grup denemezdi çünkü kalabalığın içinde her türden insan bulunabilirdi; kot pantolonlu ve ekose kabanlı on üç yaşındaki öğrenci kızlardan tutun da ciddi suratlı siyasi üniversite öğrencilerine, ortalığı karıştırıp kışkırtanlardan profesyonel baş belalarına ve mavi ipek şemsiyeli, başında ressam şapkası, seksen beş yaşındaki en az bir sanatçıya kadar herkes oradaydı. Güçlü bir ortak amaç etrafında toplanmış, yağmura ve karşılarına çıkan her şeye göğüs germeye hazırdılar. Polis ise teşkilatın elitlerinden seçmece kesinlikle değildi. Şehirdeki birçok müsait bölgeden toplanmışlardı ama bir doktor tanıdığı olan ya da paçayı sıyırmayı iyi bilen her polis memuru bu tatsız görevden kaçınmayı başarmıştı. Geriye kalanlarsa ne yaptıklarını bilen, bundan zevk alanlardı, hani fazla kendini beğenmiş olan, bu işten kurtulmaya çalışmayacak kadar genç ve çömez olanlardı; ayrıca zaten ne yaptıkları ya da ne için yaptıkları hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. Atlar şaha kalkmış, dizginlerini ısırıyordu ve polisler tabancalarına el atmış, coplarıyla milleti itip kakıyordu. Küçük bir kız elinde şu unutulmaz dövizi taşıyordu: GÖREV BAŞINA! SEVİŞMEYE DEVAM EDİN VE DAHA ÇOK POLİS YAPIN! Seksen iki kiloluk on üç polis kızın üstüne atladı, elindeki kartonu paramparça ettiler ve kızı ekip otosuna sürüklediler, kolunu arkadan büküp göğsünü yokladılar. Kız daha bugün on üçüne basmıştı ve hiç göğsü yoktu.

Toplamda elli kişi gözaltına alındı. Çoğu kanlar içindeydi. Bazıları ünlü simalardı, gazetelere mektup yazıp radyo ve televizyonda serzenişlerini dile getirebilirlerdi. Mahallenin karakolunda onları gören nöbetçi emniyet amirleri içleri titreyerek krize girdi, özürler dileyip kırılıp dökülerek ve gülümseyerek onlara kapıyı gösterdi. Tutuklanan diğerleriyse kaçınılmaz şekilde ifade verdikleri esnada, bu kadar hoş muamele görmedi. Atın üstündeki bir polis boş bir şişeyle başından vurulmuştu ve o şişeyi birisi fırlatmış olmalıydı.

Operasyon, askeri okulda eğitim görmüş, yüksek rütbeli bir polis memuru tarafından yürütülüyordu. Adam nizam sağlamada uzman görülüyordu ve başardığı mutlak kaosa büyük bir tatminle baktı.

Skärmarbrink’teki dairesinde Kollberg satranç takımını topladı, ahşap kutusuna koyup tak diye kilidini kapattı. Karısı akşam kursundan dönmüş, doğruca yatağa geçmişti.

Kollberg dümdüz bir tavırla, “Satranç oynamayı hiçbir zaman öğrenemeyeceksin,” dedi.

“Özel yetenek gerek diyorlar,” diye cevap verdi Martin Beck ağır ağır. “Satranç kafası deniyor galiba buna.”

Kollberg konuyu değiştirdi.

“Bahse girerim bu akşam Strandvägen’de millet sokağa dökülmüştür,” dedi.

“Muhtemelen. Mesele nedir?”

“Büyükelçiye elden bir mektup vereceklerdi,” dedi Kollberg. “Mektup ya, postayla gönderseler olmuyor mu?”

“O zaman bu kadar yaygara kopmazdı.”

“Ama yine de o kadar salakça ki insan utanır.”

“Evet,” diyerek ona katıldı Martin Beck.

Şapkasını takmış, paltosunu giymiş, yola çıkmak üzereydi. Kollberg de hemen ayaklandı.

“Ben de seninle geleyim,” dedi.

“Ne için?”

“Ah, biraz yürüyüş yapacağım.”

“Bu havada mı?”

“Yağmuru severim,” dedi Kollberg, koyu mavi poplin paltosunu sırtına attı.

“Benim üşütmüş olmam yetmiyor mu?” dedi Martin Beck.

Martin Beck ve Kollberg polisti. Cinayet masası ekibindeydiler. O an için yapacakları özel bir işleri yoktu ve vicdanları gayet rahat bir şekilde, kendilerini özgür hissediyorlardı.

Şehir merkezinde, sokaklarda tek polis bile göremezdiniz. Merkez istasyonunun dışında duran yaşlı kadın, bir polisin yanına gelip selam vermesini, gülümseyerek karşıdan karşıya geçmesine yardım etmesini boşuna bekledi. Vitrin camını tuğlayla şangır diye kırsan, devriye arabasının iniş çıkışlı siren sesini duyma endişesi taşımayacaktın.

Polisler meşguldü.

Bir hafta evvel, komiserlerden biri basın toplantısında, Lyndon Johnson ve Vietnam karşıtı savaş nedeniyle Amerikan büyükelçisini mektuplara ve başka şeylere karşı korumak için polislerin düzenli görevlerini ihmal etmek zorunda kaldıklarını açıklamıştı.

Dedektif Komiser Lennart Kollberg de Lyndon Johnson’ı ve Vietnam savaşını sevmiyordu ama yağmurun altında şehrin sokaklarında dolaşmayı seviyordu.

Akşam saat on birde, yağmur devam ediyordu ve göstericiler dağılmış sayılırdı.

Aynı esnada Stockholm’de sekiz cinayet işlendi ve bir de cinayete teşebbüs vardı.

2

Yağmur, diye düşündü, kasvetle camdan dışarıya bakarken. Kasım karanlığı ve yağmur, soğuk ve sicim gibi. Yaklaşan kışın habercisi. Çok geçmeden kar da başlardı.

Şehirde şu anda hiçbir şey pek ilgi çekici değildi, özellikle de çıplak ağaçları ve geniş, derme çatma apartmanlarıyla bu cadde. Daha en başından yanlış yöne sapmış ve yanlış planlanmış, iç karartıcı bir gezinti yeriydi. Hiçbir yere varmıyordu ve varmamıştı, sadece oradaydı, uzun zaman önce başlamış ama hiçbir zaman tamamlanmamış, muhteşem bir şehir planlaması hatırası olarak duruyordu. Ne iyi ışıklandırılmış mağaza vitrinleri ne de kaldırımlarda insanlar vardı. Sadece kocaman, yapraksız ağaçlar ve soğuk beyaz ışıkları su birikintilerine ve ıslak araba tavanlarına vuran sokak lambaları vardı.

Kollberg yağmurda yeterince gezinmişti, saçları ve pantolonunun paçaları sırılsıklamdı ve şimdi ıslaklık hissini boynunda ve kemiklerinde hissediyordu, soğuktu ve içine işliyordu.

Yağmurluğunun üstten iki düğmesini açtı, sağ elini ceketinin cebine sokup tabancasının kabzasını elledi. O da soğuk ve yapış yapıştı.

Koyu mavi poplin paltolu adam, tabancasına dokunmasıyla içi ürperdi ve başka bir şey düşünmeye çalıştı. Mesela, beş ay önce tatilini geçirdiği Andraitz’deki otelinin balkonu geldi aklına. O ağır sıcağı ve rıhtıma vuran parlak güneş ışığını, balıkçı teknelerini, sınırsız, masmavi gökyüzünü ve koyun karşısındaki sıradağları hatırladı.

Arkasından, yılın bu zamanı herhâlde orası da yağmurludur diye düşündü, evlerde merkezi ısıtma yoktu, sadece açık şömineler yer alıyordu.

Artık az önceki caddede değildi, birazdan tekrar yağmurun altında yürümek zorunda kalacaktı.

Merdivenlerde birisinin arkasından geldiğini duydu ve on iki durak önce, şehir merkezinde, Klarabergs Caddesi’ndeki Ahléns mağazasından çıkan kişi olduğunu anladı.

Yağmur, diye düşündü. Sevmiyorum. Hatta nefret ediyorum. Neden terfi edilmiyorum acaba? Hem zaten neden şu anda buradayım da evde yatağımda değilim…

Son düşüncesi bu oldu.

Otobüs, üstü krem rengi ve çatısı gri olan kırmızı bir çift katlıydı. Leyland Atlantean modeldi, İngiltere’de imal edilmişti fakat İsveç’te sağdan akan trafiğe uygun yapılmış, iki ay önce seferlere başlamıştı. Bu akşam da Stockholm’de 47 numaralı güzergâhta, Djurgården ve Karlberg’in ortasındaki Bellmansro’da tıngır mıngır gidiyordu. Şu anda kuzeybatıya doğru yol alıyor, Norra Stations Caddesi’ndeki terminale yaklaşıyordu, Stockholm-Solna sınırına birkaç metre uzaktaydı.

Solna, Stockholm’ün bir banliyösüydü ve bağımsız bir belediyeyle yönetilirdi. Oysaki iki kasaba arasındaki sınır yalnızca haritada kesik çizgilerle gösterilirdi.

Bu kırmızı otobüs bayağı büyüktü; 12 metreden uzun ve yaklaşık 5 metre yükseklikteydi. 15 tondan daha ağırdı. Farları yanıktı, buğulu camlarıyla içerisi sıcacık ve hoş görünüyordu ve otobüs, metruk Karlbergsvägen’de yapraksız ağaç silsilesinin ortasında ağır ağır yoluna devam ediyordu. Sonra sağa, Norrbacka Caddesi’ne saptı ve Norra Stations Caddesi’ne inen yokuştan aşağı giderken motorun sesi zayıfladı. Yağmur tavanına ve camlarına vuruyordu, tekerlekleri aşağı doğru yol alırken ağır ve sarsılmaz şekilde su sıçratıyordu.

Sokağın bittiği yerde, yokuş da sona erdi. Otobüs otuz derece sapacak, Norra Stations Caddesi’ne girecekti. Sonra da güzergâhının sonuna ulaşmasına yüz metre kalacaktı.

Bu esnada bu taşıtı gözlemleyen tek kişi, Norrbacka Caddesi’nin yukarısında, 50 metre kadar ötede, bir evin duvarına sırtını vermiş duran bir adamdı. Camı kırmak üzere olan bir hırsızdı bu kişi. Otobüsü fark etmişti çünkü ayak altında olmasını istememiş, yoldan geçip gitmesini beklemişti.