реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Gülen Polis (страница 5)

18

Kungsholmen emniyetindeki masasında oturuyor, uzun tutulmuş sıkıcı bir tutanağı kim bilir kaçıncı kez okuyordu ve insanlar neden eve gitmiyor, diye merak ediyordu.

‘İnsanlar’ derken kastettiği emniyet müdürü, müdür yardımcısı ve birçok farklı komiser ve şefti. Protestoyu bastırdıklarından merdiven ve koridorlarda mutlulukla volta atıyorlardı. Bu insanlar artık bugünlük yeter diyecek kıvama geldiği ve dışarı çıkmaya başladığı anda, kendisi de en hızlısından öyle yapacaktı.

Telefon çaldı. Homurdanarak ahizeyi kaldırdı. “Alo. Larsson.”

“Polis merkezi. Devriye gezen Solna’dan iki polis Norra Stations Caddesi’nde ceset dolu bir otobüs buldu.”

Gunvald Larsson duvardaki dijital saate baktı, on biri tam on sekiz geçiyordu. “Solna’lı bir ekip arabası nasıl olur da Stockholm’de ceset dolu bir otobüse rastlayabilir?”

Gunvald Larsson, Stockholm cinayet masasında komiserdi. Kasıntı bir duruşu vardı ve teşkilatın en sevilen üyelerinden biri değildi.

Fakat asla vakit kaybetmezdi, dolayısıyla oraya ilk varan o oldu.

Arabasının frenine bastı, ceketinin yakasını kaldırıp yağmura adımını attı. Kaldırıma çaprazlama duran kırmızı bir çift katlı otobüs gördü; ön kısmı yüksek bir tel örgüyü geçip kırılmıştı. Aynı zamanda beyaz tamponlu, siyah bir Plymouth araba da gördü, kapılarının üstünde kalın beyaz harflerle POLİS yazıyordu. Dörtlüleri yanıyordu ve reflektörün ışığında iki üniformalı polis, ellerinde tabancalarıyla ayakta duruyordu. İkisi de doğal hâllerinden çok daha solgun görünüyordu. Birisi deri ceketinin ön yüzüne kusmuştu ve sırılsıklam olmuş mendiliyle utanç içinde temizlenmeye çalışıyordu.

“Neler oluyor?” diye sordu Gunvald Larsson.

“Orada… içeride çok fazla ceset var,” dedi polislerden biri.

“Evet,” dedi diğeri. “Evet, aynen. Çok. Bir sürü boş kovan var.”

“İçlerinden biri yaşıyor.”

“Bir de polis var.”

“Polis mi?” diye sordu Gunvald Larsson.

“Evet. Cinayet masasından.”

“Tanıdığımız biri. Västberga’da çalışıyor. Cinayet masasında.”

“Ama adını bilmiyoruz. Mavi yağmurluklu. Ne yazık ki ölmüş.”

İki devriye polis memuru, belirsizce ve sessizce aynı anda konuştu.

İkisine de küçük denemezdi fakat Gunvald Larsson’un yanında o cüsseleri pek de göze çarpmıyordu.

Gunvald Larsson 1.95 boyundaydı ve neredeyse yüz kiloydu. Omuzları profesyonel boksörler kadar geniş ve köşeliydi. Kocaman, kıllı elleri vardı. Arkaya yatırılmış sarı saçlarından su damlıyordu.

Bir sürü siren sesi, yağmur şakırtısını bölmüştü. Her yönden geliyorlardı sanki. Gunvald Larsson kulak kabartıp, “Burası Solna mı?” diye sordu.

“Tam şehir sınırında,” diye cevap verdi Kvant kurnazca.

Gunvald Larsson ifadesiz mavi gözlerini bir Kristiansson’a, bir Kvant’a çevirdi. Ardından otobüse doğru yürüdü.

“Görünüşe göre içerisi… mezbaha gibi,” dedi Kristiansson.

Gunvald Larsson otobüse dokunmadı. Açık kapıdan başını uzatıp şöyle bir göz gezdirdi.

“Evet,” dedi sakince. “Öyle.”

5

Martin Beck, Bagarmossen’deki evinin kapısında durdu. Yağmurluğunu çıkarıp üstündeki suyu silkeledi, ondan sonra evin holüne asıp kapıyı kapattı.

Hol karanlıktı ama Martin Beck ışığı yakma zahmetine girmedi. Kızının odasının altından gelen ince bir çizgi şeklindeki ışığı gördü. İçeriden radyo ya da pikap sesi geliyordu. Kapıyı tıklatıp içeri girdi.

Kızının adı Ingrid’di ve on altı yaşındaydı. Son günlerde olgunlaşmış, iyice serpilmişti ve Martin Beck onunla eskisinden daha iyi anlaşıyordu. Sakin, gerçekçi ve oldukça zekiydi, Martin Beck onunla sohbet etmekten hoşlanırdı. Düz lisede altıncı yılındaydı, derslerini kolaylıkla geçiyordu ama Martin’in zamanında dendiği gibi ‘inek’ bir öğrenci de değildi.

Yatakta sırtüstü uzanmış, kitap okuyordu. Komodinin üzerindeki pikap çalıyordu. Pop müzik değil ama klasik müzikti, Beethoven, diye tahmin etti Martin Beck.

“Selam,” dedi. “Daha yatmadın mı?”

Sözlerinin manasızlığı karşısında durdu. Bir an için, bu dört duvar arasında son on yıl boyunca konuşulmuş bütün gündelik lafları düşündü.

Ingrid kitabını kenara bırakıp müziği kapattı. “Selam baba. Ne dedin?”

Martin Beck başını iki yana salladı.

“Tanrım, bacakların amma ıslanmış,” dedi kız. “O kadar çok mu yağıyor?”

“Şakır şakır. Annenle Rolf uyudu mu?”

“Sanırım. Annem, yemekten sonra Rolf’u yatağına götürdü. Kardeşim üşütmüş, öyle dedi.”

Martin Beck yatağa oturdu.

“Eh, bana gayet iyi görünmüştü. Ama itiraz etmeden yattı uyudu. Herhâlde yarın okuldan yırtmak için.”

“Sen bu arada hâlâ derslerle uğraşıyorsun galiba. Ne çalışıyorsun?”

“Fransızca. Yarın sınav var. Beni sınav için test etmek ister misin?”

“Pek faydası olmaz. Fransızcam kuvvetli değildi. Sen yat uyu en iyisi.”

Kızı ayağa kalktı ve söz dinleyerek yorganın altına girip kıvrıldı. Martin Beck kızının üstünü örttü. Kapıyı arkasından kapatmadan önce onun fısıldadığını duydu, “Yarın için bana şans dile.”

“İyi geceler.”

Martin Beck karanlıkta mutfağa gidip bir süre pencerenin yanında ayakta dikildi. Yağmur hafiflemiş gibiydi ama belki de mutfak penceresi rüzgârdan korunduğu için öyle görünüyordu. Martin Beck, Amerikan büyükelçiliğine karşı yapılan gösteriler esnasında neler olduğunu merak etti. Gazeteler acaba polisin tavrını beceriksiz ve yersiz mi yoksa zalim ve provokatör mü bulmuştu? Ne söylerse söylesinler sonuçta polisi eleştirip duracaklardı. Martin Beck kendini bildi bileli teşkilata sadık olduğundan, eleştirilerin tek taraflı olsa bile, çoğunlukla haklı olduğunu sadece kendine itiraf edebilirdi. Ingrid’in birkaç hafta önce bir akşam söylediklerini düşündü. Okuldan arkadaşlarının çoğu politikti, toplantılara ve gösterilere katılıyordu ve çoğu, polisten hiç hoşlanmıyordu. Ingrid çocukken babasının polis olmasıyla övünüp böbürlenebildiğini söylerdi ancak şimdi, bunu kendine saklamayı yeğliyordu. Utandığından değil sadece bütün polis teşkilatını savunmak zorunda kalacağı birtakım tartışmalara sürüklendiği için böyleydi. Saçmaydı elbette ama durum buydu.

Martin Beck oturma odasına girdi, karısının yatak odasını dinleyip hafiften horlama sesini duydu. Dikkatlice çekyatı açtı, duvardaki ışığı yakıp perdeleri örttü. Bu çekyatı yakın zamanda almış ve geceleri eve geç döndüğünde karısını rahatsız etmek istememe bahanesiyle yatak odasından buraya taşınmıştı. Karısı bazen bütün gece çalıştığını, gündüz uyuması gerektiğini ve oturma odasının ortasında bir dağınıklık istemediğini söyleyerek buna itiraz etmişti. Martin Beck ise o durumda yatak odasında uzanıp orayı dağınık kılacağına söz vermişti; zaten gün içinde karısı pek oraya girmiyordu. Şimdi son bir aydır oturma odasında uyuyordu ve Martin Beck de hâlinden memnundu.

Karısının adı Inga’ydı.

Aralarındaki ilişki yıllar içinde yıpranmıştı ve artık onunla aynı yatağı paylaşmamak içini rahatlatıyordu. Bu duygu bazen ona vicdan azabı çektiriyordu ama on yedi yıllık evliliğin ardından elinden bir şey gelmiyordu, Martin Beck bunun kimin hatası olduğundan endişelenmeyi çoktan bırakmıştı.

Martin Beck öksürük krizini bastırdı, ıslak pantolonunu çıkarıp kaloriferin yanındaki sandalyeye astı. Koltuğa oturmuş, çoraplarını çıkarırken aklına Kollberg’in gece yürüyüşlerinin de sahiden evliliğinin sıkıcı bir rutine girmesinden kaynaklanabileceği geldi.

Şimdiden mi? Kollberg daha on sekiz aydır evliydi.

İlk çorabı daha ayağından çıkmadan bu fikri kafasından attı. Lennart ve Gun birlikte mutluydu, orası su götürmezdi. Ayrıca, ona neydi ki?

Martin Beck ayağa kalkıp çıplak hâlde kitaplığa yürüdü. Uzun bir süre kitaplara baktıktan sonra içlerinden birini seçti. Eski İngiliz diplomat Sör Eugene Millington-Drake tarafından yazılmıştı ve Graf Spee ile La Plata savaşı hakkındaydı. Martin Beck bu kitabı bir yıl önce ikinci el satın almış fakat daha okumaya fırsat bulamamıştı. Yatağa girdi, suçluluk duyarak öksürdü, kitabı açtığında sigarası olmadığını gördü. Çekyatın bir başka avantajı da artık yatakta gönlünce sigara içebilmesiydi.

Tekrar ayağa kalktı, yağmurluğunun cebinden nemli ve yamyassı olmuş bir paket Floridas çıkardı, sigaraları kurumaları için komodine dizdi ve yanmaya en yakın duranı yaktı. Sigarayı dişlerinin arasında tuttu, bir bacağı yataktaydı, telefon çaldı.

Telefon koridordaydı. Altı ay önce Martin Beck oturma odasına paralel hat çekilmesi için başvurmuştu fakat Telekomünikasyon Servisi’nin çalışma hızını bildiğinden paralel hat çekilene kadar bir altı ay daha beklemeye hazırlıklıydı.

Anında koridora atlayıp telefonun ikinci çalışı bitmeden ahizeyi kaldırdı.

“Beck.”

“Başkomiser Beck mi?”

Hattın diğer ucundaki sesi tanıyamadı.

“Evet, buyurun.”

“Polis merkezinden arıyoruz. Norra Stations Caddesi’nin sonuna yakın bir noktada, 47 numaralı güzergâhta, içindeki yolcuları vurulmuş bir otobüs bulundu. Derhâl oraya gitmeniz isteniyor.”

Martin Beck’in ilk düşüncesi, eşek şakasına kurban gittiğiydi ya da onu düşman bellemiş birisinin, sırf onu yağmurda dışarı çıkarmak için kandırmaya çalıştığıydı.

“Bu haberi kimden aldınız?” diye sordu.

“Beşinci Bölge Amiri Hansson. Emniyet Müdürü Ham-mar da bilgilendirildi.”

“Kaç ölü var?”