Пер Валё – Duman Olan Adam (страница 6)
Nihayet sakallı adam cam kenarındaki yerinden kalkıp girişteki hole yürüdü. Tam yanından geçerken Martin Beck, “Bay Molin?” dedi.
Adam durdu. “Bir saniye,” dedi ve dışarı yürümeye devam etti.
Kısa bir süre sonra geri dönüp ağır nefesini Martin Beck’in üstüne üfledi ve “Tanışıyor muyuz?” diye sordu.
“Hayır, henüz değil. Ama belki bir saniye oturup benimle bir bira içersiniz. Size bir şey sormak istiyorum.”
Martin Beck, bu cümlenin kulağa pek iyi gelmediğini kendi bile duyabiliyordu. Bir kilometre öteden bile polis işi kokusu alınırdı. Yine de işe yaradı. Molin oturdu. Açık renk, seyrek saçlıydı, saçlarını alnına doğru taramıştı. Sakalı kızıl ve bakımlıydı. Otuz beş yaşında görünüyordu, tombuldu. Garsona eliyle işaret etti.
“Stina, bana bir tur yollasana.”
Garson kız başıyla onaylayıp Martin Beck’e baktı.
“Aynısından,” dedi Martin Beck.
‘Bir tur’ dedikleri, büyük biradan daha uzun ve geniş bir bardağa konmuştu ki Martin Beck zaten sandviçin yanında büyük bir bira içmişti.
Molin bir yudum alıp mendille bıyığını sildi.
“Hı hı,” dedi. “Benimle ne hakkında konuşmak istiyorsun? Sarhoş muhabbeti mi?”
“Alf Matsson hakkında,” dedi Martin Beck. “Yakın arkadaşsınız, değil mi?”
Bu cümle de kulağa iğreti gelince Martin Beck, “Kankasınız yani?” diye düzeltmeye çalıştı.
“Tabii. Ne olmuş ona? Sana borcu mu var?” Molin, Martin Beck’e şüphe duyarak tepeden baktı.
“Peki öyleyse, öncelikle benim tahsildar olmadığımı belirtmek isterim.”
Açıkçası, Martin Beck ifadelerine dikkat etmeliydi. Dahası, adam gazeteciydi.
“Hayır, hiç öyle bir şey değil,” dedi Martin Beck.
“O zaman Alfie’yi neden soruyorsun?”
“Alfie ve ben birbirimizi uzun zamandır tanırız. Aynı… şey, uzun yıllar önce aynı işyerinde çalışmıştık diyelim. Birkaç hafta önce tesadüfen karşılaştık ve benim için bir iş yapacağına söz vermişti, sonra ondan bir daha ses çıkmadı. Senden de söz etmişti, o yüzden belki sen nerede olduğunu biliyorsundur diye düşündüm.”
Bu yorucu konuşmadan yorgun düşen Martin Beck birasından büyük bir yudum aldı. Diğer adam da birasına davrandı.
“Ah, kahretsin. Sen Alfie’nin eski bir arkadaşısın, değil mi? Doğrusu, ben de onun nerelerde olduğunu merak ediyordum. Ama sanırım Macaristan’da kaldı. Burada değil en azından. Yoksa onu burada görürdük.”
“Macaristan mı? Orada ne arıyor?”
“Çalıştığı dedikodu gazetesi için seyahate çıktı. Ama artık dönmüş olması gerekir. Gitmeden önce bana iki üç günlüğüne gittiğini söylemişti.”
“Seyahate çıkmadan önce onu gördün mü?”
“Tabii ki. Bir gece evvel. Gündüz buradaydık, akşam da bir iki yerde daha devam ettik.”
“Sen ve o mu?”
“Evet, birileri daha vardı. Kim olduğunu tam hatırlamıyorum. Per Kronkvist ve Stig Lund gelmişti galiba. Bayağı bir kafa yaptık. Evet, Åke ve Pia da vardı. Sen Åke’yi tanımıyor musun bu arada?”
Martin Beck düşündü. Anlamsız geldi ona.
“Åke mi? Bilmem. Hangi Åke?”
“Åke Gunnarsson,” dedi Molin, az önce oturduğu masaya doğru dönerek. Onlar konuşurken iki adam kalkmıştı. Barda kalan diğer iki adam sessizce biralarının başında oturuyordu.
“Şurada oturuyor,” dedi Molin. “Sakallı adam.”
Sakallılardan biri gitmişti, o yüzden hangisinin Gunnarsson olduğu apaçık ortadaydı. Adam gayet hoş birine benziyordu.
“Hayır,” dedi Martin Beck. “Tanımıyorum. Nerede çalışıyor?”
Molin, Martin Beck’in hayatında hiç duymadığı yayının adını verdi, sanki bir çeşit otomobil dergisini çağrıştırıyordu.
“Åke iyidir. Yanlış hatırlamıyorsam o da o gece bayağı çekmişti, kafası kıyaktı. Yoksa o çok fazla sarhoş olmaz. Ne kadar içerse içsin ayıktır.”
“O zamandan beri Alfie’yi görmedin mi?”
“Amma da soru sordun ha. Bana nasılım diye sormayacak mısın?”
“Soracağım tabii. Nasılsın?”
“Kelimenin tam manasıyla cehennemin dibinde sürünüyorum. Akşamdan kalmayım. Hem de fena.”
Molin’in şişman suratı kederlendi. Sanki yaşamdaki son zevk kırıntılarını sıyırır gibi birasının geri kalanını koskoca bir yudumla mideye indirdi. Mendilini çıkardı, gözlerinde kara bir bakışla köpüklü bıyıklarını sildi.
“Bence bıyıklılara has bira bardağı olmalı,” dedi. “Bu günlerde servis sektörü batmış.”
Kısa bir süre sonra, “Hayır, o günden beri Alfie’yi görmedim,” dedi. “Onu en son gördüğümde Opera Sarayı’nın barında içkisini bir kızın üstünden döküyordu. Ertesi sabah da Budapeşte’ye gitti. Zavallı yaratık, o akşamdan kalma haliyle Avrupa’nın diğer ucuna uçmak zorunda kaldı. Umarım İskandinav Hava Yolları’yla uçmamıştır.”
“O günden sonra da ondan haber almadın değil mi?”
“Yurt dışı seyahatlerimizde birbirimize mektuplar yollamayız,” dedi Molin ukalaca. “Sen ne boktan bir yerde çalışıyorsun bu arada?
Yarım saat ve iki büyük daha içtikten sonra Martin Beck, Bay Molin’den kurtulmayı başardı, adama on kron borç vermesi gerekmişti. Kapıdan çıkarken adamın sesini arkadan işitti, “Fia, canımın içi, bana bir tane daha getirsene, hadi ya?”
7
Uçak, Çekoslovak Hava Yolları’na ait bir İlyuşin 18 turbo jetiydi. Kopenhag ve Saltholm, bir de güneşin altında pırıl pırıl parlayan Öresund üstünden dik bir yay çizerek havada yükseldi.
Martin Beck cam kenarında oturup aşağıdaki Ven Adası’na baktı. Backafall Kayalıkları, kilise ve küçük liman görünüyordu. Uçak güneye dönmeden önce son olarak küçük bir römorkörün limanın rıhtımına yanaştığını gördü.
Martin Beck seyahat etmeyi severdi ancak bu kez mahvolan tatilinin yarattığı hüsran keyfine gölge düşürüyordu. Dahası karısı bu durumda kendi seçim şansı olmadığını pek anlayışla karşılayamamıştı. Martin Beck bir akşam evvel arayıp açıklamaya çalışmışsa da bunda pek başarılı olamamıştı.
“Ben ve çocuklar zerre kadar umurunda değil,” demişti karısı. Bir saniye sonra:
“Senden başkası yok mu? Tüm görevleri sen mi üstlenmek zorundasın?”
Martin Beck, adaya gelmeyi kat kat yeğlediğini anlatıp karısını inandırmaya çalıştı fakat kadın mantık dışı bir havaya girmişti. Ayrıca kendince mantığını desteklemek için çeşitli örnekler vermişti:
“Yani çocuklarla ben bir başımıza adada mahsur kalalım, sen Budapeşte’ye gezip tozmaya git.”
“Eğlenmeye gitmiyorum.”
“Hı hı.”
Sonunda karısı konuşmanın ortasında ahizeyi yerine koyup kapatmıştı. Martin Beck karısının sonradan sakinleşeceğini biliyordu ama bir daha aramaya yeltenmedi.
Şimdi 16.000 fit yükseklikte koltuğunu arkaya yatırdı, bir sigara yaktı. Adaya ve ailesine dair düşüncelerini geri plana attı.
Doğu Berlin’deki Schönefeld Havaalanı’nda aktarma yaparken transit yolcu salonunda bir bira içti. Biranın markasının Radeberger olduğu dikkatini çekti. Şahane bir biraydı ancak Martin Beck bu ismi hatırlaması için bir sebep göremiyordu. Garson Berlin Almancasıyla onu karşıladı. Martin Beck bu dili pek anlamadı ve içi sıkılarak ileride nasıl günler geçireceğini merak etti.
Girişteki bir sepetin içinde Almanca broşürler duruyordu, Martin Beck içlerinden alelade bir tanesini alıp beklerken okudu. Almancasını ilerletmesi şarttı, kaçınılmaz bir gerçekti bu.
Broşür, Alman gazeteciler birliği tarafından yayımlanmıştı ve Springer meselesi üzerineydi, Batı Almanya’nın en güçlü gazete ve dergi yayıncılarından biri ve bu organın başı Axel Springer hakkındaydı. Şirketin tehditkâr faşist politikalarından örnekler verilmiş, ünlü yazarlardan alıntılar yapılmıştı.
Uçuş anonsu yapılınca Martin Beck broşürün tümünü zorluk çekmeden okuduğunu fark etti. Broşürü cebine koyup uçağa bindi.
Havada bir saat geçirdikten sonra uçak tekrar karaya indi, bu kez Martin Beck’in hep ziyaret etmek istediği Prag’daydı. Şimdiyse bir sürü kule ve köprüsüne, ayrıca Moldau’ya havadan kısa bir bakış atmakla yetinmek zorundaydı; aktarma süresi havaalanından şehre çıkamayacağı kadar kısaydı.
Dış İşleri Bakanlığı’ndaki kızıl saçlı adaşı Stockholm ve Budapeşte arasındaki aktarmalı uçuşlardan dolayı özür dilemişti; dünyanın en iyi aktarmaları değillerdi ancak maalesef Berlin ve Prag’da transit yolcu salonundan fazlasını görmek kısmet olmamasına rağmen Martin Beck’in bu gecikmeye itirazı yoktu.
Martin Beck, Budapeşte’ye daha önce hiç gelmemişti ve uçak tekrar havalandığında kızıl saçlının sekreterinin gönderdiği iki broşürü etraflıca okudu. Macaristan’in coğrafi yapısını anlatan bir broşürde Budapeşte’de iki milyon kişi yaşadığını okudu. Alf Matsson eğer bu metropolde kaybolmaya karar vermişse adamı nasıl bulacağını merak etti.
Kafasında Alf Matsson hakkında bildiklerini gözden geçirdi. Fazla bir bilgi yoktu ama gerçekten de bilinmesi gereken başka bir şey var mı diye düşündü Martin Beck. Kollberg’in kısa yorumu geldi aklına: “Pek de ilgi çekici olmayan bir şahıs.” Alf Matsson gibi bir adam neden ortadan kaybolmak istesindi? Eğer kendi rızasıyla kaybolduysa tabii? Bir kadın mı? Adamın iyi maaş aldığı işini, üstelik de mutlu olduğu konumunu bu sebeple feda etmesi pek inandırıcı değildi. Adam elbette hâlâ evliydi ancak canının istediğini yapmakta özgürdü. Kendi evi, işi, parası ve arkadaşları vardı. Bile isteye bunları terk etmesi için elle tutulur bir neden yoktu.