Пер Валё – Duman Olan Adam (страница 7)
Martin Beck, Güvenlik Şube’den gelen dosyanın kopyasını çıkardı. Alf Matsson, Doğu Avrupa’daki çeşitli yerlere yaptığı seyahatlerden ötürü polisin dikkatini çekmişti. “Demir Perde’nin Ardında,” demişti kızıl saçlı adam. Eh, adam gazeteciydi ve Doğu Avrupa’yla ilgili işi üstlenmek istiyorsa bunda bir gariplik yoktu. Ayrıca vicdanı sızlıyorsa neden şimdi sırra kadem bassındı ki? Güvenlik Şube, rutin bir soruşturmanın ardından bu dosyayı rafa kaldırmıştı. “Yeni bir Wallenberg olayı” demişti Dış İşleri’ndeki adam, en son 1945 yılında Budapeşte’de görünen meşhur bir İsveçliyi hatırlatarak: “Komünistler tarafından kaçırıldı.” Kollberg orada olsaydı, “Çok fazla James Bond filmi izliyorsun,” derdi.
Martin Beck dosyanın kopyasını katlayıp evrak çantasına koydu. Camdan dışarı baktı. Dışarısı kapkaranlıktı ancak havada yıldız vardı, ta aşağılarda köy evlerinden ve yerleşim yerlerinden gelen ışıkları görüyordu, sokak lambalarının yandığı noktalar inci taneleri gibi aydınlıktı.
Belki de Matsson içmeye başlamıştı, dergiyi ve her şeyi terk etmişti. Tekrar ayıldığında pişman olacak, beş parasız kalacak ve yeniden ortaya çıkacaktı. Ancak bu pek olası görünmüyordu. Doğru, adam ara sıra kafayı çekiyordu ama o raddede değildi ve normalde işini asla aksatmıyordu.
Belki intihar etmişti, kaza geçirmiş, Tuna Nehri’ne düşüp boğulmuştu ya da soyulup öldürülmüştü. Bu ihtimal daha mı güçlüydü? Pek sayılmaz. Öyle ya da böyle, Martin Beck bir yerlerde dünyadaki başkentler içinde Budapeşte’nin en düşük suç oranına sahip bir kent olduğunu okumuştu.
Belki de şu anda oteldeki yemek salonunda oturmuş, yemeğini yiyordu ve Martin Beck ertesi gün tekrar uçağa binip tatiline kaldığı yerden devam ederdi.
Işıklar yandı. Sigara içilmez. Kemerlerinizi bağlayın. Sonra aynısını bir de Rusça tekrar ettiler.
Uçak pistte yavaşça yanaşıp durunca Martin Beck evrak çantasını aldı ve havaalanındaki bina silsilesine doğru kısa mesafeyi yürüdü. Akşamın geç saatleri olmasına rağmen hava ılık ve yumuşaktı.
Tek bavulunun gelmesini uzun süre bekledi fakat pasaport kontrol ve gümrükten geçiş hızlıydı. Duvarları sıra sıra dükkânlarla dolu kocaman bir bekleme salonundan geçti, sonra binanın dışındaki merdivenlere çıktı. Havaalanı şehrin çok dışında gibiydi. Martin Beck çevrede havaalanı dışında hiçbir ışık görmedi. Martin Beck orada dikilirken iki yaşlı kadın, merdivenlerin oradaki şeritte duran tek taksiye bindi.
Bir sonraki taksi yanaşmadan önce biraz zaman geçti ve Martin Beck banliyölerden ve karanlık sanayi bölgelerinden geçerken karnının guruldadığını fark etti. Kalacağı otel hakkında, ismi ve Alf Matsson’un ortadan kaybolmadan önce orada kalmış olması dışında hiçbir bilgisi yoktu. Ancak orada yiyecek bir şeyler bulmayı umdu.
Taksi geniş caddelerden ve koca koca açık meydanlardan geçip şehir merkezine doğru yol aldı. Etrafta kimsecikler yoktu, sokakların çoğu boş ve oldukça karanlıktı. Bir süre ışıl ışıl vitrinlerle dolu geniş bir caddede ilerledikten sonra tekrar dar ve karanlık yan sokaklara girdiler. Martin Beck şehrin neresinde olduğunu hiç bilmiyordu ancak tüm bu süre boyunca bir gözüyle nehri takip etmişti.
Taksi, otelin ışıklı girişinin önünde durdu. Martin Beck öne eğilip kırmızı taksimetredeki rakamı okudu ve taksiciye parasını ödedi. Ona biraz pahalı geldi, yüz forint’ten fazlaydı. Forint’in kendi parasıyla kaça denk geldiğini unutmuştu ama fazla yüksek olamayacağını hatırladı.
Kır bıyıklı, yeşil üniformalı ve siperlikli bir şapkası olan yaşlıca bir adam taksinin kapısını açıp çantasını aldı. Martin Beck adamın arkasından döner kapılardan geçti. Otelin lobisi geniş ve ferahtı, resepsiyon masası holün sol köşesine bakıyordu. Gece bekçisi İngilizce konuşuyordu. Martin Beck ona pasaportunu verip akşam yemeği yiyip yiyemeyeceğini sordu. Görevli, holün bir diğer ucundaki cam kapıları gösterip yemek salonunun gece yarısına kadar açık olduğunu söyledi. Ardından anahtarı asansörün yanında bekleyen görevliye verdi, asansör görevlisi Martin Beck’in çantasını alıp peşinden asansöre bindi. Asansör gıcırdaya gıcırdaya birinci kata çıktı. Asansör görevlisi en az asansör kadar yaşlı görünüyordu ve Martin Beck ona çantasını taşıtmamaya çalıştı ama bunda başarılı olamadı. Uzun bir koridordan geçtiler, iki kere sola döndüler ve sonra yaşlı adam dev gibi bir çift kanatlı kapının kilidini açıp çantayı içeri koydu.
Oda dört metreden daha yüksekti ve çok genişti. Koyu maun mobilyalar kocamandı. Martin Beck banyonun kapısını açtı. Küvet büyük, eski moda musluklu, duş başlıklı ve genişti.
Pencereler yüksekti, içeriden panjurluydu ve pencere girintisinin önüne kalın, beyaz dantel perdeler asılmıştı. Martin Beck tek kanattaki panjuru açıp dışarı baktı. Hemen aşağıda bir gaz lambası, sarımtırak-yeşil bir ışık saçıyordu. Daha uzakta ışıklar görünüyordu ancak Martin Beck sonradan fark etti ki o ışıklarla arasında nehir akıyordu.
Camı açıp dışarı sarktı. Aşağıda, taş parmaklıklar ve kocaman çiçek vazoları masa ve sandalyelerin etrafını sarmıştı. Işık bunların üstüne düşüyordu. Martin Beck bir Strauss valsi çalan orkestranın sesini duydu. Otelle nehir arasında, ağaç ve gaz lambalarıyla dolu bir yol geçiyordu, bir tramvay hattı ve geniş bir rıhtım, rıhtımda da banklar ve kocaman çiçek saksıları yer alıyordu. Biri sağında diğeri solunda iki köprü nehrin iki yakasını bir araya getiriyordu.
Martin Beck camı açık bırakıp yemek için aşağı indi. Holden cam kapıları açıp tekli derin koltuklarla, alçak sehpalar ve bir duvarı aynalarla dolu bir lobiye girdi. İki basamak çıkarak yemek salonuna ulaştı. Yemek salonunun en uzak köşesinde de odasından işittiği küçük orkestra oturuyordu.
Yemek salonu çok genişti, iki kocaman maun sütun ve üç duvar boyunca uzanan bir balkon çatının hemen altındaydı. Siyah klapalı, kızılımsı kahverengi ceketler giymiş üç garson kapının iç kısmında ayakta duruyordu. Eğilerek selam verdiler ve bir ağızdan hoş geldiniz dediler, dördüncüsü yanlarına koşup Martin Beck’i pencere ve orkestraya yakın bir masaya oturttu.
Martin Beck uzun bir süre menüye baktıktan sonra Almanca yazılmış sütunu görüp okumaya başladı. Bir süre sonra, sıcakkanlı bir boksör fiziğine sahip kır saçlı garson ona doğru eğilip, “Çok güzel balık çorba, beyefendi,” dedi.
Martin Beck hemen çorbasında karar kıldı.
“Barack?” dedi garson.
“O nedir?” dedi Martin Beck önce Almanca, sonra İngilizce.
“Çok iyi bir aperatif,” dedi garson.
Martin Beck barack denen aperatifi içti. Garson ona barack palinka’nın Macar kayısı brendisi olduğunu açıkladı.
Martin Beck balık çorbasını içti, çorba kırmızıydı ve yoğun paprikayla çeşnilendirilmişti, sahiden çok lezzetliydi.
Ağır paprika soslu, patatesli dana fileto yedi ve yanında Çek birası içti.
Sert kahvesini ve ikinci barack’ını bitirdiğinde çok uykusu gelmişti, doğruca odasına çıktı.
Pencereyi ve panjurları kapatıp yatağa girdi. Yatak gıcırdıyordu. Amma da güzel gıcırdıyor, diye düşünüp uykuya daldı.
8
Martin Beck tiz, uzun süren bir vapur düdüğü sesiyle uyandı. Nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken düdük sesi iki kere daha tekrar etti. Martin Beck yana dönüp komodindeki kol saatini aldı. Saat dokuza on vardı. Koca yatak çok resmî bir şekilde gıcırdadı. Belki de, diye düşündü Martin Beck, bir zamanlar Mareşal Conrad von Hötzendorf’un altında da gıcırdamıştı. Güneş ışığı panjurların arasından sızıyordu. Odanın içi şimdiden bayağı sıcaktı.
Martin Beck ayağa kalkıp banyoya girdi ve sabahları genelde yaptığı gibi biraz öksürdü. Bir yudum maden suyu içtikten sonra sabahlığını giydi, panjurları ve pencereyi açtı. Odanın içindeki puslu ışıkla dışarıdaki keskin, net güneş ışığının zıtlığı baş döndürücüydü. Manzara da öyle.
Tuna Nehri sakin yatağında kuzeyden güneye doğru, gözlerinin önünde şırıl şırıl akıyordu, tam mavi değildi ama genişti, görkemliydi ve tartışmasız çok güzeldi. Nehrin diğer yakasında bir abideyle taçlandırılmış, hafif kıvrımlı iki tepecik ve duvarlarla çevrili bir hisar yükseliyordu. Evler sadece tepeciğin iki yanında ağır ağır toplanmıştı ancak daha ötedeki tepecikler villalarla bezeliydi. O taraf meşhur Buda yakasıydı, o tarafta Orta Avrupa kültürüne çok yakındınız. Martin Beck bakışlarıyla manzarayı süzerken, tarihin kanat çırpışlarına dalgın bir halde kulak verdi. Romalılar burada o heybetli Aquincum şehrini kurmuştu, oradan Habsburg topçuları 1849 yılındaki Kurtuluş Savaşı’nda Peşte’yi vurup harabeye çevirmişti ve orada Szalas’ın faşistleri ve General Pfeffer-Wildenbruch’un SS bölükleri 1945 baharında tam bir ay boyunca kalmış, imhaya davet çıkaran anlamsız bir kahramanlık ruhu yaymıştı. Martin Beck’in İsveç’te tanıştığı yaşlı faşistler o günleri hâlâ koltukları kabararak anlatırdı.
Hemen aşağısında rıhtıma bağlı duran, yandan çarklı beyaz bir vapur vardı. Kırmızılı, beyazlı ve mavili Çek bayrağı sıcakta kıpırtısız ve sönük duruyordu, güvertesindeyse turistler güneşleniyordu. Martin Beck’i uyandıransa yandan çarklı bir Yugoslav römorkörüydü, ağır ağır nehirde ilerliyordu. Büyük ve eski bir tekneydi, iki uzun bacası asimetrik şekilde yana yatmıştı ve ağır yüklü altı mavnayı arkasından çekiyordu. En sonuncu mavnada, dümen köşküyle alçak vinç arasına bir ip gerilmişti. Başörtülü ve mavi iş önlüklü genç bir kadın kıyıların güzelliğinden hiç etkilenmemişçesine dingin bir şekilde çamaşır sepetinden çamaşırları alıp bebek giysileri asıyordu. Sol tarafta, nehrin üstünde kemer görevi gören, uzun, havadar, ince bir köprü vardı. Tepesinde palmiye yaprağını başının üstüne kaldırmış uzun boylu, ince bronz bir kadın anıtı, doğrudan dağa geçiş yapıyordu sanki. Köprünün üstü arabalar, otobüsler, tramvay ve yayalarla dolup taşıyordu. Sağ tarafta, kuzey yönünde römorkör bir sonraki köprüye ulaşmıştı. Bir kez daha kaç mavnayı çektiğini bildirmek için üç defa düdüğünü öttürdü, bacalarını indirip köprünün alçak kemerinin altına girdi. Pencerenin hemen önünde çok küçük bir vapur kıyıya doğru yanaştı, akıntıyla beraber on beş metre alabandaya sürüklendi. Manevrasını ustalıkla tamamlayarak iskeleye bir santim bile bırakmadan yanaştı. Çok sayıda insan bu vapurdan karaya indi, sonra yine çok sayıda insan vapura bindi.