реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Duman Olan Adam (страница 5)

18

Bina eskiydi, asansör yoktu. Giriş holünde yazan kiracıların isim listesinde Matsson en üstteydi. Martin Beck beş kat merdiven çıktıktan sonra nefes nefese kaldı, kalbi çok hızlı atıyordu. Zile basmadan önce bir saniye bekledi.

Kapıyı açan kadın ufak tefek ve sarışındı. Üstünde bol bir tulum ve pamuklu bir bluz vardı. Kadının ağız kenarlarında sert çizgiler vardı. Martin Beck kadının otuz yaşlarında olduğunu tahmin etti.

“Buyurun,” diyerek kapıyı açık tuttu kadın.

Martin Beck bir saat önce telefonda yaptıkları görüşmeden sesini tanımıştı.

Dairenin holü genişti ve bir duvarın dibindeki boyasız tabure dışında mobilyasızdı. İki üç yaşlarında ufak bir çocuk mutfaktan çıktı. Elinde yarısı yenmiş bir çörek vardı, doğruca Martin Beck’e yürüdü ve önünde durup yapış yapış yumruğunu kaldırdı.

“Selam,” dedi.

Sonra arkasını dönüp oturma odasına koştu. Kadın onu takip edip çocuğu havaya kaldırdı, çocuksa halinden memnun bir sesle odadaki tek rahat koltuğa oturmuştu. Kadın onu yandaki odaya taşıyıp kapıyı kapatırken çocuk çığlık attı. Kadın odaya geri döndü, koltuğa oturup bir sigara yaktı.

“Bana Alf hakkında sorular sormak istiyorsunuz sanırım. Ona bir şey mi oldu?”

Anlık bir tereddütten sonra Martin Beck tekli koltuğa oturdu.

“Bildiğimiz kadarıyla hayır. Yalnızca, iki haftadır ondan haber alınamadı. Dergiye gitmedi, anladığım kadarıyla şu ana dek size de gelmedi. Nerede olabileceğini biliyor musunuz?”

“Hiçbir fikrim yok. Aslında hiçbir bilgimin olmaması da olağan bir şey. Dört haftadır buraya uğramadı, ondan önce de ondan bir ay haber almamıştık.”

Martin Beck kapalı kapıya doğru baktı.

“Ama çocuk? Genelde görmez mi…”

“Biz ayrıldığımızdan beri oğluna karşı özel bir ilgi göstermedi,” dedi kadın, içerlemiş bir halde. “Her ay para gönderir. Ama bu zaten görevi, değil mi?”

“Dergiden çok kazanır mı?”

“Evet. Ne kadar bilmiyorum ama hep çok parası vardır. Cimri değildir. Kendine çok harcamasına rağmen ben de hiç parasız kalmam. Restoranlarda harcar, taksiye biner vesaire. Artık ben de işe girdim, o yüzden biraz kazanıyorum.”

“Ne zaman boşandınız?”

“Boşanmadık. Henüz süreç tamamlanmadı. Ama yaklaşık sekiz ay evvel Alf evden taşındı. O zaman kendine bir daire tuttu. Ama ondan önce bile, o kadar çok zaman evden uzaktı ki pek fark olmadı.”

“Ancak alışkanlıklarını bilirsiniz, kiminle görüştüğünü, nerelere gittiğini?”

“Artık değil. Açıkçası, ne peşinde olduğunu bile bilmiyorum. Önceden işyerinden insanlarla takılırdı. Gazetecilerle vesaire. Eskiden Tankard denen bir restoranda otururlardı. Ama artık bilmiyorum. Belki yeni bir mekân bulmuştur. Her neyse, o restoran da taşındı mı yıkıldı mı tam bilmiyorum.”

Kadın sigarasını söndürüp kapının yanına gidip dinledi. Sonra dikkatlice kapıyı açıp içeri girdi. Bir saniye sonra dışarı çıkıp aynı özenle kapıyı kapattı.

“Uyumuş,” dedi.

“Çok tatlı bir çocuk,” dedi Martin Beck.

“Evet, tatlıdır.”

Bir saniye sessizce oturdular, ardından kadın, “Ama Alf, Budapeşte’de iş seyahatindeydi, değil mi? En azından bir yerden öyle duydum. Orada kalmış olamaz mı? Ya da başka bir yere gitmiştir?” dedi.

“Eskiden öyle yapar mıydı? İş seyahatine gidince?”

“Hayır,” dedi kadın tereddütle. “Hayır, aslında yapmazdı. Çok özenli değildir ve çok içer ama biz birlikteyken kesinlikle işini ihmal eden biri değildi. Mesela, yazılarını mutlaka söz verdiği tarihte teslim etme konusunda çok hassastı. Burada yaşarken genelde geceleri geç saatlere kadar oturur, yazılarını tam vaktinde yetiştirirdi.”

Kadın Martin Beck’e baktı. Martin Beck konuşmaları boyunca ilk kez kadının gözlerinin içinde belli belirsiz bir kaygı sezdi.

“Tuhaf görünüyor, değil mi? Dergiyle hiç irtibat kurmamış olması? Gerçekten de başına bir şey gelmiş sanki.”

“Başına ne gelmiş olabilir sizce, bir fikriniz var mı?”

Kadın olumsuz anlamda başını salladı.

“Hayır, hiç yok.”

“Az önce, içki içtiğini söylediniz. Çok mu içer?”

“Evet, en azından bazen. Burada oturduğu dönemde sonlara doğru, hemen hemen eve hep sarhoş dönerdi. Eve dönmüşse yani.” Kadının ağzının çevresindeki sert çizgiler yeniden belirdi.

“Peki bu durum işlerini etkilemiyor muydu?”

“Hayır, hiç. Her neyse, pek etkilemezdi. Bu dergi için çalışmaya başlayınca daha çok özel görevlere de gitmeye başladı. Yurt dışına falan. Aralardaysa yapacak pek işi olmadığından serbestti. Her dakika ofiste olması gerekmiyordu. O zamanlar içerdi. Bazen o kafede günlerce otururdu.”

“Anladım,” dedi Martin Beck. “Onunla takılan insanlardan bildiklerinizin isimlerini verir misiniz?”

Kadın, Martin Beck’e daha önce duymadığı üç gazetecinin adını verdi ve Martin Beck bu isimleri iç cebinde bulduğu bir taksi makbuzunun arkasına not etti. Kadın, Martin Beck’e bakıp şöyle dedi:

“Polislerin her şeyi yazdıkları, küçük, kara kaplı bir defterleri olduğunu sanırdım hep. Belki sadece roman ve filmlerde böyledir.”

Martin Beck ayağa kalktı.

“Eğer ondan bir haber alırsanız, beni de bilgilendirir misiniz?” dedi kadın. “Olur mu?”

“Elbette olur,” dedi Martin Beck.

“Artık nerede yaşıyor demiştiniz?”

“Fleming Caddesi. 34 numara. Ama bunu dememiştim.”

“Dairenin anahtarı sizde var mı?”

“Hayır, maalesef. Ben oraya hiç gitmedim ki.”

6

Kapıda bir karton parçası vardı, üstüne çini mürekkebiyle MATSSON yazılmıştı. Kilit sıradan bir kilitti. Martin Beck’e hiç zorluk çıkarmadı. Daireye adım atarken yetkisini aştığının farkındaydı. Gelen postalar paspasın üstünde duruyordu; birkaç reklam broşürü, Bibban diye birinin Madrid’den gönderdiği bir kartpostal, İngilizce bir spor araba dergisi ve 28,45 kronluk bir elektrik faturası.

Daire iki kocaman oda, mutfak, hol ve tuvaletten oluşuyordu. Ayrı bir banyo yoktu, iki kocaman gardırop vardı. İçerisi havasız kaldığından küf kokuyordu.

Sokağa bakan en büyük odada bir yatak, komodin, kitaplıklar, üstü cam alçak bir sehpa, bir çalışma masası ve iki sandalye vardı. Komodinin üstünde bir pikap duruyordu, üstteki raftaysa bir yığın uzun çalar plak. Martin Beck en üsttekinin adını okudu: Blue Monk. Bu, onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Çalışma masasının üstünde bir tomar daktilo kâğıdı, 20 Temmuz tarihli bir günlük gazete, 18 Temmuz tarihli 6,50 kronluk bir taksi makbuzu, Almanca bir sözlük, bir büyüteç ve bir gençlik kulübü bülteni duruyordu. Telefon da vardı, ayrıca fihrist ve iki kül tablası. Çekmecelerde eski dergiler, dergi fotoğrafları, faturalar, birkaç mektup, kartpostal ve bir sürü el yazısının karbon kopyası vardı.

Martin Beck iki gardırobun kapağını da açtı. İçlerinden birinde neredeyse bomboş bir çamaşır torbası, raflarda gömlekler, kazaklar ve iç çamaşırları vardı, bazılarının üstündeki çamaşırhane etiketi daha yırtılmamıştı. Diğer gardıropta iki tüvit ceket, koyu kahverengi bir takım elbise, üç pantolon ve kışlık bir palto asılıydı. Üç askı boştu. Yerde ağır, kauçuk tabanlı, kahverengi bir çift ayakkabı, daha ince bir çift siyah ayakkabı, bir çift bot ve bir çift lastik ayakkabı duruyordu. Bir gardırobun üstündeki dolapta büyük bir bavul vardı, diğer dolapsa boştu.

Martin Beck mutfağa geçti. Lavaboda kirli bulaşık yoktu ama bulaşıklıkta iki kupa ve bir su bardağı kurumaya bırakılmıştı. Kiler dolabı boştu, yalnızca birkaç boş şarap şişesi ve iki konserve vardı. Martin Beck kendi kilerini düşündü, son derece özenle en dibine kadar temizlemişti.

Bir kez daha dairede dolaştı. Yatak yapılıydı, küllükler boştu ve çalışma masasının çekmecesinde ne pasaport ne para, ne banka cüzdanı ne buna benzer kıymetli bir şey vardı. Özetle Alf Matsson’un, dairesinden ayrılıp iki hafta önce Budapeşte’ye gittiğinden beri eve uğradığını gösteren bir iz yoktu.

Martin Beck, Alf Matsson’un dairesinden çıkıp bir saniye Fleming’deki ıssız taksi durağında durdu, ancak öğle arasında olduğu gibi taksi yoktu, o yüzden Martin bir tramvaya bindi.

Tankard’a vardığında saat biri geçiyordu. Bütün masalar doluydu ve oldukça yorgun görünen garson ona hiç aldırmadı. Şef garsondan eser yoktu. Martin Beck giriş holünün diğer tarafındaki bara geçti. Tam aynı saniye, kadife ceketli, şişman bir adam kâğıtlarını toplayıp kapının yanındaki masaya taşındı. Martin Beck, o adamın yerine oturdu. Bu tarafta da bütün masalar doluydu ama bazı müşteriler hesaplarını ödüyordu.

Martin Beck şef garsona bir sandviç ve bir bira sipariş etti, üç gazeteciden biri orada mı diye sordu.

“Bay Molin şurada oturuyor ama diğerlerini bugün görmedim. Herhalde daha sonra gelirler.”

Martin Beck, şef garsonun bakışlarını takip edip önlerinde koca koca biralar duran, oturmuş sohbet eden beş adama baktı.

“Beyefendilerden hangisi Bay Molin?”

“Sakallı bey,” dedi şef garson ve uzaklaştı.

Martin Beck kafası karışarak adamlara baktı. Üç tanesi sakallıydı.

Garson sandviçini ve birasını getirince bir daha konuşma fırsatı oldu. “Orada oturan beylerden hangisinin Bay Molin olduğunu biliyor musunuz?”

“Elbette, sakallı olan.”

Kadın, Martin Beck’in çaresiz bakışlarını takip edince, “Cam kenarına yakın olan,” diye ekledi.

Martin Beck sandviçini çok yavaş yedi. Molin isimli adam bir büyük bira daha söyledi. Martin Beck bekledi. Mekân boşalmaya başlamıştı. Bir süre sonra Molin bardağını boşalttığında önüne yenisi kondu. Martin Beck sandviçini yemeyi bitirdi, kahve sipariş edip bekledi.