Оноре де Бальзак – Kuzin Bette (страница 15)
İhtiyar kız işleri yoluna koymaya girişti, himaye ettiği delikanlıya da kendilerine bir miktar para vermeye razı bir tefeciye sadece teminat vermek için yapılmış bu muameleden kuşkulanmamasını söyledi. Bu bahane ticaret mahkemesi reisinin icatçı dehasının eseri idi. Velinimetine körü körüne emniyet besleyen masum sanatkâr, resmî evrakla piposunu yaktı çünkü sigarayı ya uyutulacak dertleri olunca yahut da enerjisi olan kimseler gibi içerdi.
Günün birinde Mösyö Rivet, Matmazel Fischer’e bir dosya gösterdi. Dedi ki “Wenceslas Steinbock elleri ayakları bağlanmış olarak elinizdedir, hem öylesine ki yirmi dört saat zarfında onu ömrünün sonuna kadar Clichy’de ikamet ettirebilirsiniz.”
Ticaret mahkemesinin bu hem ağırbaşlı hem namuslu hâkimi o gün, kötü bir iyi iş işlemiş olmasının sebep olduğu bir hoşnutluk duydu. Paris’te iyiliğin bunca şekilleri vardır ki bu garip ifade o tenevvürlerden birine karşılık düşer. Livonyalı, ticaret mahkemesi ağlarına bir kere sarılmaya görsün, iş parayı ödemeye kalırdı. Çünkü bu mühim tacir, Wenceslas Steinbock’a bir dolandırıcı gözüyle bakıyordu. Hissiyat, doğruluk, şiir; iş hayatında onun gözünde uğursuz şeylerdi. Rivet, kendi sözünce bir Polonyalı tarafından kaz gibi yolunmuş olan sırf bu zavallı Matmazel Fischer’in menfaati için Steinbock’ın yanlarından ayrıldığı zengin fabrikacıları görmeye gitti. Paris kuyumculuğunun belli başlı sanatkârlarının yardımıyla Fransa sanatını şimdiki gelişmiş hâline ulaştıran, Floransalılarla, Rönesans’la boy ölçüştüren Stidmann, Rivet; Steinbock adlı Polonyalı bir mülteci hakkında izahat almaya geldiği sırada Chanor’un odasında bulunuyordu.
Stidmann alaycı bir eda ile “Steinbock adlı biri mi dediniz?” diye bağırdı. “Sakın bu bir vakitler talebem olan genç bir Livonyalı olmasın? Biliniz ki mösyö, o büyük bir sanatkârdır. Benim kendimi pek yüksekte gördüğümü söylerler, neyse, bu zavallı oğlan bilmiyor ki bir tanrı olabilir.”
“Ah! Gerçekten, Seine Mahkemesi hâkimi olmakla müşerref bir adam karşısında pek pervasız konuşuyorsanız da…”
Stidmann, elinin tersiyle alnına vurarak “Affedersiniz, konsül!..” diye karşılık verdi.
“Söylediklerinizden pek memnun oldum. Demek ki bu delikanlı para kazanabilecek…”
“Elbette.” dedi ihtiyar Chanor. “Ama çalışması lazım, bizim yanımızda kalmış olsaydı şimdiden epey parası olurdu. Ne edersiniz! Sanatkârlar boyunduruk altında yaşamaktan nefret duyarlar.”
“Kıymet ve liyakatlerini pek iyi biliyorlar da ondan.” diye Stidmann karşılık verdi. “Wenceslas’ı tek başına gittiği, kendi kendine bir isim yapmaya, büyük bir adam olmaya kalkıştığı için gıybet etmem, bu onun hakkıdır! Ama beni bırakıp gidince ben çok şey kaybettim!”
“İşte!” diye Rivet bağırdı. “İşte, delikanlıların üniversiteden çıkar çıkmazki iddiaları!.. Ama önce kendinize gelir yapmakla işe başlayınız, şan ve şöhreti sonra arayınız!”
“Altın toplamakla el hırpalanmış olur!” diye Stidmann karşılık verdi. “Bize servet getirmek şan ve şöhrete düşer.”
Chanor, Rivet’ye “Ne diyelim?” dedi. “İnsan onları bağlayamaz ki.”
“Yularlarını koparırlardı!” diye Stidmann mukabele etti.
Chanor, Stidmann’a bakarak “Bu mösyölerin…” dedi. “Kabiliyetleri kadar da fantezileri vardır. Parayı avuç dolusu harcarlar, birtakım aşüfteleri vardır, saymadan israf ederler, işlerini yapmaya artık vakit bulamazlar. O zaman ısmarlamaları yüzüstü bırakırlar; biz de onlar değerinde olmayan işçilere başvururuz, bu adamları zengin ederiz. Sonra da zamanın haşinliğinden şikâyet eder dururlar. Oysaki kendilerini işe vermiş olsalar altından nice dağları olurdu.”
“Bana ihtiyar Lumignon Baba’yı hatırlatıyorsunuz.” dedi Stidmann. “O ihtilal öncesi kitapçısı dermiş ki: ‘Ah! Montesquieu’yu, Voltaire’i, Rousseau’yu, evimde tavan arasında tutabilmiş, pantolonlarını bir dolapta saklayabilmiş olsaydım bana küçücük kitaplar yazarlardı. Ben de bu kitaplar sayesinde servet sahibi olurdum!’ Güzel eserler çivi gibi dökülebilmiş olsaydı komisyoncular bunlardan pek çok yaparlardı. Bana bin frank veriniz, susunuz.”
Temiz yürekli Rivet, her pazartesi evine akşam yemeğine gelen zavallı Matmazel Fischer hesabına memnun olarak onu evde bulacaktı.
“Eğer onu çalıştırabilirseniz…” dedi. “Akıllı uslu olduğunuz kadar mesut da olacaksınız. Paranızı faizleriyle, masraflarıyla, sermayesiyle geri almış olacaksınız. Bu Polonyalının istidadı var. Hayatını kazanabilir ama pantolonlarını, pabuçlarını kilit altında tutunuz. Onu Chaumiere’e, Notre-Dame-de-Lorette Mahallesi’ne gitmekten menediniz. Dizginleri sıkı tutun. Bu tedbirler alınmadıkça heykeltıraşınız ötede beride sürtecek. Sanatkârların ötede beride sürtmek dedikleri şey nedir bir bilseniz! Tüyler ürpertici şeyler, ya! Biraz önce öğrendik ki bin franklık kaime bir günde ezilip gidiyor.”
Bu vakanın Wenceslas’ın ve Lisbeth’in özel hayatı üzerinde müthiş bir tesiri oldu. Bu velinimet kadın paralarını tehlikede, çoğu zaman da kaybolmuş sandıkça zehirli azarlamalarıyla sürgünün ekmeğini boğazına dizdi. İyi anneyken, bir üvey ana oldu. Bu çocukcağızı azarladı; süratle çalışmadığından, zor bir meslek aldığından dolayı kafasını şişirdi, ayıpladı. Kırmızı mumdan modellerin, küçük figürlerin, tezyinat taslaklarının, denemelerin bir değeri olacağına inanamıyordu. Hemen haşinliklerine kendisi de kızarak birtakım ihtimamlarla, tatlı sözlerle, üstüne düşmelerle bunların izlerini silmeye yeltenirdi. Zavallı delikanlı bu kadının boyunduruğu altında, Vosgeslu bir köylü kadının hâkimiyeti altında bir müddet inledikten sonra; bu okşamalardan, sadece hayatın fiziğine, maddiliğine meftun bu annelik ilgisinden pek hoşlanmıştı. Bir haftalık kötü muameleleri, kısa süren bir barış okşamaları yüzünden affedilen bir kadına benzedi. Böylelikle Matmazel Fischer bu ruh üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurdu. Bu ihtiyar kızın kalbinde tohum hâlinde kalmış tahakküm aşkı çarçabuk inkişaf etti. Lisbeth gururunu, faaliyet ihtiyacını tatmin edebildi. Onun hiçbir rekabetten korkmaksızın çıkışacağı, idare edeceği, okşayacağı, mesut edeceği bir insan yok muydu? Karakterinin iyisi de kötüsü de tesirlerini gösterdi. Bazen zavallı sanatkâra işkence etse bile buna karşılık kır çiçeklerinin zarifliğine benzer zariflikleri vardı; onun hiçbir şeyinin eksik olmadığını görmekten sevinç duyardı, hayatını bile ona vermeye hazırdı. Wenceslas bundan emindi. Bütün temiz ruhlu insanlar gibi, zavallı çocuk, zaten vahşiliğinin bir mazereti olarak hayatını kendisine anlatmış olan bu kızın kötülüğünü, kusurlarını unutur, hiçbir zaman iyiliklerden başkasını hatırlamazdı.
Bir gün, Wenceslas’ın çalışacak yerde ötede beride sürtmeye gitmiş olmasına köpüren ihtiyar kız ona çattı.
“Siz benim malımsınız!” dedi ona. “Eğer namuslu bir adam olsaydınız bana olan borcunuzu en kısa zamanda geri vermeye çalışırdınız.”
İçinde Steinbockların kanı kaynayan beyzade sarardı. Lisbeth devamla “Ya Rabbim!” dedi. “Neredeyse geçinmek için elimizde avucumuzda benim, şu zavallı kızın kazandığım otuz metelikten başka bir şeyimiz kalmayacak.”
Söz cenginden sinirlenen iki fukara birbirlerine köpürdüler; o zaman zavallı sanatkâr, ölümden kurtararak kendisine, insanı hiç olmazsa rahata kavuşturan âdemden daha beter bir kürek mahkûmu hayatı yarattığı için ilk defa olarak velinimetini azarladı, kaçmak sözünü etti.
“Kaçmak mı?” diye ihtiyar kız bağırdı. “Ah! Meğer Mösyö Rivet’nin hakkı varmış!”
Polonyalıya, onu yirmi dört saat içinde nasıl yakalayıp ömrünün sonuna kadar hapse atacaklarını kati bir dille izah etti. Bu, kafaya vurulan bir topuz tesiri yaptı. Steinbock karanlık bir melankoliye, mutlak bir sessizliğe gömüldü. Ertesi gün, Lisbeth intihar hazırlıkları işitince pansiyonerinin odasına çıktı, usulü dairesinde yazdığı makbuzu ona uzattı.
“Alınız oğlum, beni affediniz!” dedi nemli gözlerle. “Mesut olunuz, beni bırakıp gidiniz. Sizi pek fazla üzüyorum ama sizi kazanacak hâle getiren zavallı kızı ara sıra düşüneceğinizi söyleyiniz bana. Ne diyelim? Huysuzluklarımın sebebi sizsiniz! Ben ölebilirim ama bensiz hâliniz nice olurdu? İşte, sizi satılabilir şeyler yapar hâlde görmek için sabırsızlanışımın sebebi. Sizden paramı geri istemem, gidiniz. Hülya kurmak dediğiniz tembelliğinizden, saatlerce sizi göklere baktırarak bunca saatlerinizi harcayan fikirlerinizden korkuyorum. İstiyorum ki çalışma alışkanlığı kazanasınız.”
Bu sözler sanatkâra dokunan bir edayla, bir bakışla, gözyaşlarıyla, bir tavırla söylenmişti. Wenceslas velinimetini tuttu, onu bağrına bastı, alnından öptü. Bir nevi neşe ile “Bu evrak sizde kalsın.” diye karşılık verdi. “Beni niçin Clichy’ye attıracaksınız? Minnettarlık beni buraya bağlamış değil mi?”
Müşterek gizli hayatlarının altı ay önce vuku bulmuş bu vakası Wenceslas’a üç şey kazandırmıştı: Hortense’ın sakladığı mühür, antikacıdaki heykel, şu anda bitirdiği harikulade duvar saati çünkü kalıbın son vidalarını takıyordu.
Bu duvar saatinin on iki saatini, harikulade yapılmış on iki kadın figürü temsil ediyordu; bu on iki kadın kendilerini öyle çılgın, süratli bir dansa kapıp koyvermişlerdi ki bir çiçek ve meyve yığını üzerine tırmanmış olan üç sevda tanrısı onları ancak gece yarısını gösteren saati, o da yırtık harmanisi en cesurunun elinde kalarak durdurabiliyorlardı. Bu mevzu, fantastik hayvanları da olan harikulade tezyinatlı yuvarlak bir kaideye oturtulmuştu. Vakit, bir esneme ile açılmış korkunç bir ağız içinde gösterilmişti. Her saatin, o saatteki işleri güçleri vasıflandıran iyi tasavvur edilmiş sembolleri vardı.