18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Оноре де Бальзак – Kuzin Bette (страница 14)

18

“Güzel kuzininiz ne dedi?”

Lisbeth, bir kaplan kıskançlığıyla ve şiddetle: “Güzel olduğunu kim size söyledi?” dedi.

“Siz, kendiniz.”

“Bu sözün yüzünüzde yaratacağı sırıtmayı görmek için! Kadınların peşinde koşmaya mı hevesiniz var? Kadınları seviyorsunuz, âlâ, eritiniz onları, heveslerinizi bronz hâline getiriniz çünkü daha bir zaman gelip geçici sevdalardan vazgeçeceksiniz, bilhassa kuzinimden, aziz dostum. O sizin dişinize göre değil kıza altmış bin frank gelirli bir erkek lazım… Bulundu da.”

Öteki odaya yan gözle bakarak “Yatak düzeltilmemiş!” dedi. “Oh! Zavallı kedim! Sizi unutmuşum.”

Güçlü kuvvetli kız hemen atkısını, şapkasını, eldivenlerini çıkardı; sanatkârın yattığı küçük bekâr yatağını, bir hizmetçi kadın gibi bir çırpıda düzeltti. Bu kabalık, hatta haşinlik, iyilik halitası, Lisbeth’in kendine mal ettiği bu adam üzerindeki hâkimiyetini izah edebilir. Hayat da iyi kötü tenasüpleriyle bizi bağlamıyor mu? Livonyalı, Lisbeth Fischer’e rastlayacak yerde, Madam Marneffe’e rastlamış olsaydı; hamisi kadında, kendisini içinde mahvolacağı batak ve şerefsiz bir yola sürükleyecek müsamahayı bulacaktı. Elbette ki çalışmayacak, sanatkâr da ortaya çıkamayacaktı. İhtiyar kızın haşin tamahını beğenmezlik ederken bile aklı ona bu demir bileği, hemşehrilerinden birkaçının sürdüğü tembel, tehlikeli hayata değişmemesini söylemiyor muydu?

Bu dişi irade ile Polonya’da çoğu zaman rastlandığı söylenen bir nevi garibe olan bu zayıf erkeği birleştirmiş olan hadise de şudur:

1833’te, çok işi olduğu zamanlar, bazen geceleyin de çalışan Matmazel Fischer sabahın saat birine doğru kuvvetli bir karbon gazı kokusu duydu. Can çekişen bir insanın iniltilerini işitti. Kömür kokusu, hırıltı, kendi apartmanını teşkil eden iki odanın üstündeki çatı arası odasından geliyordu; eve yakınlarda gelmiş, üç yıldır boş duran o çatı arası odasına yerleşmiş delikanlının intihar etmekte olduğunu düşündü. Süratle yukarı çıktı, Lorenli kuvvetiyle bir yüklenişte kapıyı devirdi, kiracıyı can çekişme ihtilaçları içinde seyyar bir karyolaya serili buldu. Mangalı söndürdü. Açık kapıdan hava girdi, sürgün kurtuldu. Sonra, Lisbeth onu bir hasta gibi yatırıp o da uyuyunca ihtiyar kız kötü bir masadan, seyyar bir karyoladan, iki sandalyeden başka bir şeyi bulunmayan bu iki çatı arası odasının mutlak yoksulluğunu görünce intiharın sebeplerini anladı.

Masa üzerinde ihtiyar kızın okuduğu şu pusula vardı:

Ben Brelie, Livonya’da doğmuş, Kont Wenceslas Steinbock’ım.

Ölümümden kimse töhmet altında bırakılmasın, intiharımın sebepleri Kosciuszko’nun şu sözleri içindedir: Finis Poloniaei!9

XII. Charles’ın değerli bir generalinin küçük yeğeni dilenmek istemedi. Zayıf bünyem beni askerlik hizmetinden alıkoymuştu, Dresden’den Paris’e gelirken yanımda getirdiğim yüz talerin dün tükendiğini gördüm. Bu masanın çekmecesine ev sahibine borçlu olduğum taksitin ödenmesi için yirmi beş frank bırakıyorum.

Akrabam da olmadığından, ölümüm hiç kimseyi alakadar etmez. Hemşehrilerimden Fransız hükûmetini töhmetlendirmemelerini rica ederim. Kendimi bir mülteci olarak tanıtmadım, hiçbir şey istemedim, hiçbir sürgünle buluşmadım. Paris’te hiç kimsenin varlığımdan haberi yok.

Dindar olarak öleceğim. Tanrı Steinbockların sonuncusunu affetsin!

Aylığını da ödeyen bu can çekişme hâlindeki adamın doğruluğundan pek müteessir olan Matmazel Fischer çekmeceyi açtı, gerçekten yüz meteliklik beş madeni parayı gördü.

“Zavallı delikanlı!” diye bağırdı. “Dünyada kendisiyle ilgilenecek kimsesi yok.”

Evine indi, işini aldı, bu çatı arasında Livonyalı beyzadenin başucunda bekleyerek çalışmaya geldi. Uyandığı zaman başucunda bir kadın görünce sürgünün duyduğu hayret tahmin edilebilir; bir rüya devam ediyor sandı. Bir üniformanın sırma kordonunu yaparken ihtiyar kız, uyuduğu sırada hayranlıkla seyrettiği bu çocukcağızı himaye edeceğine kendi kendine söz vermişti. Genç Kont büsbütün uyanınca Lisbeth ona cesaret verdi; hayatını nasıl kazandırabilir, öğrenmek için onu sorguya çekti. Wenceslas, hikâyesini anlattıktan sonra mevkisini sanatlara karşı malum istidadına borçlu olduğunu ilave etti; kendinde her zaman heykeltıraşlığa karşı bir temayül duymuştu lakin etütler için lüzumlu zaman, onun gözüne parasız bir adam için dayanılmayacak kadar uzun görünmüştü. Şu anda kendini el işçiliğine veremeyecek veya büyük heykeltıraşlığa girişemeyecek kadar zayıf hissediyordu. Bu sözler Lisbeth Fischer’e Yunanca imiş gibi geldi. Bu bahtsıza Paris’in, orada yaşayacak hüsnüniyet sahibi bir adam için nice kaynaklar sunduğu karşılığını verdi. Cesaretli adamlar biraz sabırlı davranınca hiçbir zaman bu şehirde mahvolmamışlardır.

“Ben ancak zavallı bir kızım, bir köylü kızıyım, öyleyken burada kendim için müstakil bir mevki yaratmayı bildim.” diye sözlerini bitirirken ilave etti: “Beni dinleyiniz. Eğer gerçekten çalışmak isterseniz benim birikmiş biraz param var, yaşamanız için lüzumlu parayı aybeay size ödünç olarak veririm ama kıt kanaat yaşamak için, yoksa boş şeylerle vakit geçirmek, kadınlar peşinde koşmak için değil! Paris’te günde yirmi beş metelikle akşam yemeği yenebilir, öğle yemeğinizi de sabah benimkiyle birlikte yapacağım. Nihayet odanızı dayayıp döşeyeceğim, zaruri görünecek çıraklık masraflarınızı da ödeyeceğim. Sizin için harcadığım paraya karşılık, bana usulü dairesinde tanzim edilmiş makbuzlar verirsiniz; zengin olunca da bütün parayı bana geri vereceksiniz. Ama şayet çalışmazsanız, hiçbir şeyi üstüme almamış gibi hareket eder, sizi de yüzüstü bırakırım.”

Ölümle ilk kucaklaşmanın acısını hâlâ duyan bahtsız adam, “Ah!” diye bağırdı. “Araf’taki ruhların yüzlerini cennete döndürmeleri gibi, bütün memleketlerin sürgünleri de gözlerini Fransa’ya döndürmekte pek haklı imişler. Her yerde, hatta şunun gibi bir çatı arasında bile yardımın, cömert kalplerin bulunduğu böyle bir millet! Benim her şeyim olacaksınız, aziz velinimetim, size kul köle olacağım! Polonyalılara has, onları haksız olarak tabasbusa meyil ile töhmetlendiren gönül alıcı gösterişlerle benim dostum olunuz.” dedi.

“Yo! Hayır, ben kıskancımdır, sizi bahtsız ederim ama memnuniyetle arkadaşınız gibi bir şey olurum.” diye Lisbeth karşılık verdi.

“Oh! Paris ortasında çırpındığım bir zamanda beni benimseyecek bir mahluku, bir müstebit bile olsa nasıl hararetle imdadıma çağırdığımı bir bilseydiniz!” diye Wenceslas devam etti. “Memleketime dönmüş olsam imparator’un beni yollayacağı Sibirya’yı bile özleyecek hâldeydim!.. Mukadderatım olunuz. Çalışacağım, kötü bir genç olmamakla beraber bugünkünden daha da iyi olacağım.”

“Söyleyeceğim her şeyi yapacak mısınız?” diye ihtiyar kız sordu.

“Evet!”

“Pekâlâ, öyle ise sizi kendime evlat ediniyorum.” dedi neşe ile. “İşte, mezardan kalkan bir evladım var. Haydi! Başlıyoruz! Ben nevale almak için ineceğim, giyininiz, ben süpürgenin sapı ile tavana vurunca öğle yemeğimi paylaşmaya gelirsiniz.”

Ertesi gün, Matmazel Fischer işini götürdüğü fabrikacılardan heykeltıraşlığın vaziyeti hakkında izahat aldı. Sora sora zengin bronzların eritildiği, lüks gümüş takımlarının işlendiği bir müesseseyi, Florent ve Chanor Atölyesi’ni keşfetmeye muvaffak oldu. Steinbock’ı oraya heykeltıraş çırağı olarak götürdü, teklif pek acayip göründü. Bu atölyede en tanınmış sanatkârların eserleri dökülüyordu lakin heykeltıraşlık öğretilmiyordu. İhtiyar kızın ısrarı ve inadı, himaye ettiği genci tezyinat desinatörü olarak oraya yerleştirmekle neticelendi. Steinbock tezyinat şekillendirmeyi çabucak öğrendi, birtakım yenilerini keşfetti, kabiliyeti vardı. Oymacı çıraklığını bitirdikten beş ay sonra Florent Müessesesinin belli başlı heykeltıraşı meşhur Stidmann’la tanıştı. Yirmi ay içinde Wenceslas üstadından daha fazla şeyler biliyordu; otuz ayda, ihtiyar kızın on altı yıldan beridir bir bir biriktirdiği paracıklar büsbütün tükenmişti. İki bin beş yüz altın frank! Oysaki o bu parayı, faizi her ay ödenen devlet tahvillerine yatıracaktı; şimdi bu paranın karşılığı ne idi? Bir Polonyalının senedi. Livonyalının masraflarını karşılamak için o zamanlar Lisbeth gençliğindeki gibi çalışıyordu. Altın paralar yerine elinde bir kâğıt parçası görünce aklı başından gitti, on beş yıldan beridir işlerinin en ustası ve başişçisinin dostu, akıl hocası olan Mösyö Rivet’ye danışmaya gitti. Bu macerayı öğrenince Mösyö ve Madam Rivet, Lisbeth’e çıkıştılar, ona “Sen deli misin?” dediler. Tekrar, bir millet olmak için çevirdikleri dolaplarla ticaretin abadanlığını, pahalıya mal olmuş sulhu tehlikeye düşüren mültecileri lanetlediler. İhtiyar kızı, tüccar ağzıyla, işini sağlam kazığa bağlamaya kışkırttılar.

O zaman Mösyö Rivet, “Bu delikanlının bize verebileceği biricik teminat, hürriyetidir.” dedi.

Mösyö Achille Rivet, ticaret mahkemesinde hâkimdi.

“Yabancılar için bu şaka bir iş değildir.” diye devam etti. “Bir Fransız beş yıl hapiste yatar, sonra da borçlarını ödemeden çıkar, bu doğrudur çünkü bundan sonra onu ancak vicdanı tazyik edebilir, oysaki vicdanı onu hiçbir zaman rahat bırakmaz. Ama bir yabancı hiçbir zaman hapisten çıkamaz. Senedinizi bana veriniz, bunu kâtibim namına ciro ediniz. Senedi o protesto edecek, ikiniz aleyhine dava açacak, hapisle tazyiki emreden şifahi bir ilam alacak. Her şey yoluna girdiği zaman da o size mukabil bir makbuz imzalayacak. Böyle hareket etmekle faiz yürüyecek, elinizde de Polonyalınıza karşı her zaman dolu bir tabanca bulunacak!”