Оноре де Бальзак – Kuzin Bette (страница 16)
Matmazel Fischer’in Livonyalısı için duyduğu harikulade bağlılığın ne olduğunu anlamak şimdi kolaydır; onun bahtiyarlığını istiyordu, çatı arasındaki odasında onun sararıp solduğunu görmüştü. Bu korkunç vaziyetin sebebi anlaşılıyor. Lorenli kadın bu Kuzey çocuğunun üstüne bir ana şefkati ile, bir kadın kıskançlığı ile, bir ejderha zihniyetiyle titredi; onu daima parasız bırakarak böylelikle çılgınlık etmesi, sefahate dalması imkânlarını ortadan kaldırdı. Kurbanını ve dostunu, zorla -ne kadar akıllı uslu olsa da- kendine hasretmek arzusundaydı. Bu manasız arzunun barbarlığını anlamazdı çünkü kendisi bütün mahrumiyetlere alışıktı. Steinbock’ı onunla evlenmeyi düşünemeyecek derecede severdi, onu bir başka kadına bırakmayacak kadar aşırılıkla severdi. Ona yalnız analık etmeye katlanmasını bilmez, öteki rolü düşündüğü zaman da kendine deli gözüyle bakardı. Bu tezatlar, bu yırtıcı kıskançlık, bu bir adama sahip olmak saadeti, hepsi bu kızın kalbini fevkalade heyecana getirirdi. Gerçekten ona gönül verdiği dört yıldan beridir, çocuğum dediği adamın mahvına sebep olacak bu neticesiz ve maksatsız hayatı devam ettirmek çılgınca umudunu beslerdi. İnsiyaklarıyla aklının bu mücadelesi onu haksız, müstebit yapmıştı. Ne zengin ne de güzel oluşunun hıncını bu delikanlıdan alıyor; her intikamdan sonra, haksızlığını kendi de anlayınca zilletle, sonu gelmez bir şefkat gösteriyordu. Sevgilisine yapacağı fedakârlığı ancak kudretini balta darbesiyle yazdıktan sonra düşünürdü. Bu, Shakespeare’in tersine çevrilmiş
Ertesi gün, birbirinden öylesine farklı, gerçekten sefil bu üç varlığın; umutsuz bir annenin, Marneffe ailesinin ve zavallı sürgünün varlıkları, Hortense’ın saf ihtirasından ve Baron’un Josépha’ya duyduğu bahtsız ihtirasın garip neticesinden müteessir olacaktı.
Opera’ya gireceği sırada Devlet Müşaviri, Lepelletier Sokağı’nın mabedimsi karanlık manzarası önünde durakladı, orada ne jandarmalar ne ışık ne uşak ne de kalabalığı saran kordon gördü. Afişe baktı, beyaz bir şerit gördü, şeridin ortasında şu esrarlı cümle parıldıyordu:
Operaya bağlı bütün sanatkârlar gibi, hemen yakınlarda, Chauchat Sokağı’nda oturan Josépha’nın evine seğirtti.
Kapıcı, Baron Hulot’da büyük hayret uyandıracak bir eda ile “Mösyö! Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
Baron merakla, “Beni tanımıyor musunuz yoksa?” diye karşılık verdi.
“Bilakis, efendim. Mösyöyü tanımak şerefine eriştiğim içindir ki kendilerine ‘Nereye gidiyorsunuz!’ dedim.”
Baron, öldürücü bir ürperme ile donakaldı.
“Ne var, ne oldu?” diye sordu.
“Eğer Baron Cenapları, Matmazel Mirah’nın apartmanına gidecek olsalardı, orada Matmazel Héloise Brisetout, Mösyö Bixiou, Mösyö Léon de Lora, Mösyö Lousteau, Mösyö de Vernisset, Mösyö Stidmann’la tefarik otu sürünmüş birtakım kadınları uğurlu kademli olsun ziyaretinde bulacaklardı.”
“Peki canım, söyle nerede?”
“Matmazel Mirah mı? Size söylesem, bilmem, iyi eder miyim?”
Baron, kapıcının eline yüz meteliklik iki madenî para sıkıştırdı.
Kapıcı alçak bir sesle, “Ha! O şimdi Ville-l’Evêque Sokağı’nda, söylediklerine göre Dük d’Hérouville’in kendisine bağışladığı bir konakta oturuyor.” diye karşılık verdi.
Baron bu konağın numarasını sorduktan sonra bir milorda bindi, hava gazı fenerinden itibaren lüksü göze çarpan, çifte kapılı ve yeni, cici bici evlerden birinin önüne geldi.
Mavi kumaştan elbise giymiş, beyaz kravatlı, beyaz yelekli, pantolonu nankin kumaşından, kunduraları vernikli, gömlek yakası fazla kolalı olan Baron, bu yeni cennetin kapıcısının gözüne geç kalmış bir davetli gibi göründü. Heybetli yürüyüş tarzı, her şeyi bu kanaati sağlamlaştırıyordu.
Kapıcı çanı çalınca dış avluda bir uşak göründü. Konak gibi yeni olan bu uşak, kendisine, sesiyle birlik olan imparatorvari bir tavırla “Bu kartı Matmazel Josépha’ya gönderiniz.” diyen Baron’un geçmesine müsaade etti.
Zavallı, bulunduğu odaya gayriihtiyari olarak baktı; kendini nadir çiçeklerle dolu, mobilyası yirmi bin frank değerinde bir bekleme salonunda buldu. Tekrar gelen uşak, mösyöden, kahve içmek üzere sofradan kalkılmasına intizaren salona geçmesini rica etti.
Geçmişteki lükslerin muhakkak ki en hayret vericisini, eserlerinin ömürlerinin azlığına rağmen yine de akılları durduracak kadar büyük meblağlara mal olan imparatorluk lüksünü Baron görmüştü lakin üç penceresi de peri masallarındaki gibi bir ay içinde başka yerlerden toprak aktarmak suretiyle yetiştirilmiş çiçekleri taşıyarak kurulmuş çimenlikleri sanki kimyevi usullerle büyütülmüş bir bahçeye bakan bu salonda gözleri kamaştı. Âdeta sersemlemiş gibi durakladı. Değil yalnız Pompadour üslubu denen pahalıya mal olmuş ince işlere, tezhiplere, heykellere, rastgele bir bakkalın da avuç dolusu para ile ısmarlayabileceği ve elde edebileceği fevkalade kumaşlara; aynı zamanda, yalnız prenslerin seçebilecekleri, bulacakları, değerini verecekleri ve takdim edecekleri şeylere: Greuze’ün iki, Watteau’nun iki tablosuna, Van Dyck’in iki başına, Ruysdael’in iki, Guaspre’ın iki peyzajına, bir Rembrant’a ve bir Holbein’a, bir Murillo’ya, bir Titian’a, iki Teniers’ye, iki Metzu’ya, bir Van-Huysum’a ve bir Abraham Mignon’a, nihayet iki yüz bin frank değerinde harikulade çerçevelenmiş tablolara hayran kaldı. Çerçeveler neredeyse tablolar kadar pahalıydı.
“Eee! Şimdi anlıyorsun ya, babalık?” dedi Josépha.
Ayak uçlarına basarak gizli bir kapıdan giren, Acem halılarının üzerinden yürüyerek gelen Josépha perestişkârını, kulaklarında yalnız felaket çanının sesi çınlayan o hayretlerden biri içinde yakaladı.
Devlet idaresinde bu kadar yüksek mevkisi olan bir zata söylenen, en büyük varlıkları küçük düşüren bu mahluklardaki cüreti fevkalade tasvir eden bu “babalık” sözü, Baron’u olduğu yerde mıhladı. Beyazlarla sarılar giymiş Josépha, bu eğlence için öylesine güzel süslenmişti ki bu çılgınca lüks içinde hâlâ çok nadir bir mücevher gibi parlıyordu.
“Güzel değil mi?” diye devam etti. “Dük, buraya hisse senetleri çok yüksek fiyata satılmış komandit şeklinde bir işin bütün kârını yatırdı. Küçük Dük’üm, hiç de budala değil, değil mi? Yalnız bir vakitlerin büyük beyzadeleri taş kömürünü altınla değiştirmeyi biliyorlar. Noter, yemekten önce, ödendiğini de gösteren makbuzla birlikte temellük mukavelesini imza ettirmek üzere bana getirdi. Bütün büyük beyzadeler içeride: d’Esgrignon, Rastignac, Maxime, Lenoncourt, Verneuil, Laginski, Rochefide, La Palférine, bankerlerden de Nucingen’le du Tillet Antonia, Malaga, Carabine ve la Schontz’la beraber. Hepsi de senin felaketine acıdılar. Evet, dostum, davetlisin ama onlara yetişmen için iki şişe Macar şarabı ve şampanyayı bir dikişte içmek şartıyla. Azizim, operada çalışamayacak kadar gerginiz. Müdürüm körkütük sarhoş, burnunun ucunu göremeyecek bir hâlde!”
“Oh! Josépha!” diye Baron bağırdı.
“Birbirine izahat vermek ne budalaca şey.” diye gülerek karşılık verdi Josépha. “Peki sen, bu konakla mobilyanın değeri olan altı yüz bin franklık adam mısın? İçine bakkalda şeker konan beyaz bir kâğıt külah içinde Dük’ün bana verdiği otuz bin franklık bir gelir kaydını sen bana getirebilir misin? Güzel bir buluş doğrusu!”
“Bu ne sapıklık!” diye haykırdı Devlet Müşaviri. Fevkalade bir gazap anındaydı ve yirmi dört saatçik Dük d’Hérouville’in yerine geçmiş olmak için karısının elmaslarını trampa ederdi.
“Sapıklık benim tabii hâlimdir!” diye Josépha karşılık verdi. “Ah! Sen bu işi böyle mi karşılıyorsun? Niçin komandit işini sen icat etmedin? Tanrı’m! Benim zavallı boyalı kedim, bana teşekkür etmelisin. Benimle birlikte karının istikbalini, kızının drahomasını yiyeceğin bir anda seni yüzüstü bırakıyorum. Ah! Ağlıyor musun? İmparatorluk elden gidiyor! İmparatorluğu selamlayacağım.”
Trajik bir vaziyet aldı:
“Size Hulot diyorlar! Sizi tanımıyorum artık!” dedi ve içeri girdi.
Yarı açık kapıdan, işretin yüksek kahkahalarına karışan birinci sınıf bir ziyafetin kokularıyla yüklü şimşek gibi bir ışık hüzmesi göründü.
Şarkıcı aralık kapıdan baktı, Hulot’yu tunçtanmış gibi olduğu yerde mıhlanmış bulunca bir adım ileri attı, tekrar göründü.
“Mösyö…” dedi. “Chauchat Sokağı’nın eski püskülerini Bixiou’nun küçük Héloise Brisetout’suna devrettim; pamuklu takkenizi, ayakkabı çekeceğinizi, kemerinizi, sarı boyanızı arayacak olursanız size vermelerini tembih etmiştim.”