Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 2. Cilt (страница 12)
Bunların sohbeti bu meyanda ilerledi. Dün geceki rüya ile başlayıp şahane ve imrendirici hakikatle sonlanan, hayretler içinde bırakan sırra geldi, dayandı. İkisi de uzun uzun konuşmakla birlikte bunun nasıl bir sır barındırdığını ve nasıl bir hâlden kaynaklandığını çözemedi, anlayamadı. İnsanı afallatıyordu. En sonunda Abay kendisi bir varsayımda bulundu, tahminini söyledi:
–
Erbol Abay’ın ozanlığına önem veriyordu. Fakat bu hususu tam olarak anlamış değildi, ses çıkarmadı. Alışılmamış, tuhaf bir durum saydığı düşünce hâlinde kalıverdi. Abay da, o da, geceki rüya durumunu doğru düşünemiyor, sadece fal açar gibi oluyor, belirsiz dalınça düşüyorlardı. Fakat Abay
Yol Şilikti tepesini aştı, dosdoğru gitti, boylu boyunca Orda dağının arka döşüne doğru uzandı.
Seyyahların tam karşısından Şınğıs’ın yeli esti. Uzakta, sahranın muhteşem masalındaki gibi güzel bir serap dalgalandı. Gözleri fal taşı gibi açan, insanı olduğu yerde donduran nice türlü görünüşler ve hayaller peydah oldu. Bunlar bazen mavimsi yeşilimsi bir pusarıklık içinde kalkıp yükseliyor, yerden koparak semaya doğru gidiyordu. Bazen dağın kendisi, bazen üzerindeki bir kışlak, bir mezar veya bir çalılık böyle uçarcasına yükseliyordu. Bu ılgımın arka tarafında, mavimsi yeşilimsi pusarıklık arasında Şınğıs’ın büyük katmanlı yemyeşil yükseltileri görünüyordu.
Bütün çevreyi yemyeşil göveren selinler ve geçen güzden kalan saçaklanmış solgun gri yulaflar basmıştı. Ara sıra yol boyundaki sulak çukur yerlerde deste deste sazlıklar da görülüyordu. Hepsi birlikte nazikçe salınıp ırgalanarak sadece vızıltımsı bir ses çıkarıyorlardı… Kendi korolarıyla baş başa verip birlik ve beraberlik ezgisi çalarak salınıyorlar, körpe yeşillikleri bağırlarına basıp yeni gençliği, yeni ilkbaharı ninniliyorlardı.
diyen Abay, yeni bir akort arar gibiydi.
Bugüne kadar kurtulamadığı gönül kırgınlığı geceden beri kendi kendine açılmış, tam da bu anda aydınlığa kavuşmuş gibiydi. Hayal ve ilham yolu da aynı tende yankılanarak açılmışa benziyordu. Şiir sanki acele ederek ve küplere binerek çıkar gibi nice türlü şekillerle döne döne ve çabuk çabuk geliyordu. Yürekte mayalanarak telaşa düşen bir sevinç vardı. Yerine oturan, istikrara kavuşan bir düşünce yoktu. Hızlı gençlik bazen haylazlık, huysuzluk, haytalık yapmak ister gibi oluyordu. Şimdi motiflenerek gelmekte olan şiirleri de bu yürek ezgisine uygun olarak kopuk kopuk çıkıyordu. Titreyen çolak tanış gibi sık sık değişiyor, coşkuyla dönüyordu. Kaç defa ezgisini şaşırıyor, renkten renge giriyor, engellerden döne döne çıkıyordu…
Aslında kendi şiirleri hususunda Abay’ın takip ettiği bir kalıp, vazgeçilmez bir ezgi, değişmez bir vezin yoktu. Bir zamanlar o Doğu ozanları gibi:
şeklindeki sabit bir iskelet üzerine motifliyordu şiirlerini…
Bugün o, kendince içinde bulunduğu coşkulu sevince uygun türkü ezgisi arayacak oldu. Beste dilini de kendisinden bulacaktı.
Yine duygulanarak dalgalandığı bir anda Toğjan’ın ve Aygerim’in kaşlarını gözünün önünde canlandırdı, kusursuzca sıcak ve güzel görünen görkemliliği gözlerinin önündeymiş gibi seyrederek:
dedi.
O ay, eskisi gibi gökyüzünde değil, uzakta değil, onu tanıyıp da gelmiş ve artık yanına yaklaşarak çökmüş gibiydi…
Abay bunu hissettikçe fasılasız şiir deriyordu. Çocukluk günleri, genç delikanlılık dönemi sevinçle yeniden yüreğinde uyanıyor, sabırsızca şadıman olarak oynakçalaşıyormuş gibiydi. Şimdiki hayat, tam karşısında dalgalanan ılgım gibileşerek masalsı hayal huzuruna doğru gümbürdeterek çekiyordu.
Gençliğini, sınırsızca mutluluk duyduğu gençliğini yeniden bulmuştu. Özleyerek, sevinerek bulmuştu. Onu bulmakla birlikte kendi içinde sinir küpü gibi sıkışıp kalan ve soğukta bulduğu birine sarılmış gibi kaskatı donan şairliğinin de hücum edercesine kanatlandığını gördü. Şiirinde artık bir sınır çizgisi yoktu. Özgür kalarak mutluluğu bulmuş kapan kuşu gibi duygulanarak ve oynayıp zıplayarak gidiyor, kelimeleri şımartıyordu. Kolaylıkla kurulan ahenkli ritimler ve dizilen kafiyeler vardı. Buna nazaran hafifliğine bağlı olarak dönem dönem değişen, çarçabuk yön değiştiren ve onlara uyum sağlayarak gelişen şarkılar da geldikçe geliyordu aklına.
Erbol’a söylediği
Abay Orda dağından ayrılıp tam da Karavıl’a gelinceye, öğlelik yere ulaşıncaya değin ayılmadan, caymadan beste yaptı, şiir coşturttu… Nereden geçtiğini, nasıl gittiğini tamamıyla unutmuş gibiydi. Ancak Karavıl nehrinin yakasına ulaştıklarında hayal âleminden birazcık çıkıp, kendine gelmiş gibi oldu. Bu uyanış da huzurluydu. Bütün kış boyunca halkını ve memleketini çok özlemişti. Kendi doğduğu yeri ve etrafındaki bölgeleri… Kendisinin özellikle çok sevdiği Karavıl nehrini…
Dizi dizi hatıralar gözünün önünden geçiyordu. Toğjan’ı ilk defa bu nehrin baş tarafında, şu uzaktaki yeşillenmeye başlamış olan Tüyeörkeş’de görmüştü. Bu Karavıl nehri taşmış, hiddetli akıntı gürüldeyerek giderken Abay masum çocuk temizliğiyle Toğjan’ı ilk defa öpmüştü. İşte o Toğjan! Yakıp kavuran, hayaliyle avunulan Toğjan bugün onsuz geçen yılları, çekilen acıları ve tasaları seraba dönüştürerek uçurmuştu.
Şiir ve hayal debisi artık açık düşünceye getirmişti.
Abay farklıca bir güvenle Erbol’u şimdiki sırrına ortak etti. Geceden beri gönlüne düşen kararı söyledi. Bu, dünden beri bir öyle bir böyle savuran fırtınalı duygunun getirdiği sabır bilmez, kısa ve sağlam bir karar idi.
Sınır koymadığı dostuna geceden başlayan, bugün sabahtan beri gelinen yol boyunca devam eden hayal ve duygu fırtınasını anlattıktan sonra:
–
Ne zaman ani bir işe kalkışsa öncelikle Erbol’a anlaşılır olmak ister, söze böyle başlardı. Erbol bir şeyleri sezmiş gibi gözlerini kısarak baktı, tebessüm ederek gülmeye başladı. Dostunu anlamış, hâlini biliyormuş gibiydi. Abay onun yüzüne bakmıyordu. Konuşmasını sürdürdü:
–
Erbol yoldaşının Aygerim’e tutulmaya başladığını fark etmişti. Fakat şimdi
İkisinin bu yoldaki sohbeti bu meyanda devam etti.
Şınğıs dağını aşıp gün batarken Şalkar’da yerleşen Uljan obasına yettiklerinde iki yiğit Abay’ın bu kararı hususunda kesin olarak anlaşmıştı…
Şalkar denilen geniş döşteki pek çok yayla capcanlıydı. Nehri duru, bulakları buz gibi soğuk, yeşilliği uçsuz bucaksız, eni ile boyu birbirine eşit gibi, kunan koşturumluk9 bir yerdi. Şalkar, ismi ile müsemma engin bir yerdi. Gece gündüz daima meltem olarak esen Arka’nın elverişli nahif rüzgârı özellikle Şalkar’da huzur esintisi gibi nazlanarak üfürürdü. Yüksek mevziilerinde yeşil ipek dalgalar gibi salınan yulaflı katmanları vardı.
Bu yıl Şalkar’da konan oba çoktu. Abaylar kendi obasını buluncaya kadar nice kalabalık obanın içinden geçti. Buradaki yerleşkelerin sahipleri olan Bökenşi ve Borsak boylarının obalarından başka, bu yıl barışarak gelen Jigitek obaları da vardı. Uljan obasını çevreleyerek göçen Irğızbay, Juvantayak ve Karabatır boylarının obaları da vardı. Kökşe boyunun tek tük obası da gelip konmuştu.
Hediye yiyecek hissesi getiren saygılı eltiler ve görümceler, baybişeler ve gelinler Uljan obasını basmış olmalıydı. Abaylar yaklaştığında birkaç at arabasına doluşan bir grup kadın doğu tarafındaki Süyindik yerleşkesine doğru gidiyordu. Başka bir grup atlı hanımlar batıya doğru gidiyordu. Bunlar da Sarıgöl tarafından, Jigitek obalarından gelmiş olan konuklar olmalıydı.
Abay’la Erbol, bu toplulukların ayrıldığı vakitte gelişlerini ters görmemişlerdi.
Dışarı çıkarak konuklarını uğurlamak üzere atlandıran Uljan henüz eve girmemişti. Abayları büyük evin önünde pek çok kadın, delikanlı ve çocuktan oluşan kalabalıkla karşıladı.