18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 2. Cilt (страница 11)

18

Konuklar yerleşip oturduktan sonra Bekey ona bakarak:

– Şükiman, gözümün nuru! Annene yardım et, şuradan sofra bezi al da sofrayı yayıver, demişti.

Bunun üzerine Şükiman kiyiz evin keregelerine yaslanarak oturan kalabalığın önünde tek başına ayakta kaldı, öylesine bir iki endamlı harekette bulundu, kendini gösterdi. Onun da hırkası ve ak gömleği kendisine çok yakışıyordu. Sadece başındaki sarımsı boz tüylü yaşlı kunduz derisinden börkü uygun düşmemişti.

Abay, içindeki görkemli hayali bozar gibi gördüğü bu börkü “çıkarır mı ki” diye düşündü. “Şükiman” adını da beğenmemişti.

Erbol, yemek sırasında top sakallı esmer damat Elaman ile hiç ara vermeden sohbet etti…

Şükiman Abay hakkında söylenen bir iki hususu duymuş, gıyabından tanıyordu. Bundan bir iki yıl kadar önce, “Kunanbay’ın oğlu delikanlı Abay bu ülkenin Konırkökşe adlı bölgesine Bolıs oldu” diye duymuştu. Yine bu kış, o Bolıslık makamından kendi kararıyla ayrıldığını da işitmişti. Fakat Şükiman bunlara bir kıymet vererek üzerinde düşünmüş değildi. Abay hakkındaki güzel sözleri de kötü sözleri de pek fazla işitmemişti.

Irak bir yerde olsa da kaya gibi katılığı, soğuk kuru ayazı sezilen Kunanbay adlı bir Mırza vardı. Onun Bolıs olan evladının bu küçücük ve uysal obada ne işi olabilirdi? Mırza olsun, Bolıs olsun! Buradaki insanların onlarla işi olmazdı. Özellikle bu evler arasında şımartılarak yaşayan, serbestçe çocukluk meraklarının peşinde koşan, şarkı söylemeye düşkün Şükiman’ın hiçbir işi olamazdı…

Şükiman, deminki Şekey’in evinde dururlarken Abay’ın geldiğini işitmişti. Fakat görmek için acele etmemişti. Az önce gelip, iki elini çaprazlamasına göğsünde kavuşturarak ve hafifçe öne eğilerek selam verdiğinde Abay’ın cevap vermeden kalışını da kaba bir tavır olarak değerlendirmişti.

“Mağrur ve kodaman obanın Mırzası ‘bahtın açık olsun’ demeye de tenezzül etmemiş olabilir” diye düşünmüş, sinirlenmiş, incinerek kendini kenara çekmişti. Şimdi başını çevirerek Abay’a baktığı da yoktu…

Yemekten sonra büyük kara güğüm tekrar asıldı. Ateş tekrar parıldayarak, canlanarak yandı.

Naymantay öteki evden gösterişsiz bir dombıra getirdi, damat arkadaşı Elaman’a verdi.

Bekey o yiğide bakarak:

– Çocuklar, o evde türkü söyleyerek kulakların pasını siliyordunuz ya! Burası da çekinecek bir yer değil. Çalıp söyleyerek oturun çerağlarım, dedi. Abay önceden de Bekey’i beğenmişti. Bu yaptığı, şahane bir buluş gibiydi. Güleryüz göstererek onun sözünü destekledi, ancak şimdi kendine gelmiş olarak konuşmuştu:

– Doğru arkadaşlar! Buraya gelip bize katılınca eğlencenizin demi bozulmasın. Güzel bir şarkı da işitiliyordu. Yadsıyıp yadırgamayınız, dedi.

Erbol da “söyleyen sendin değil mi” der gibi gözlerini Şükiman’a dikti, tekrar dinlemeyi dilediğini belirtircesine “o güzel şarkı” diye överek altını çizdi.

Şükiman utanıp yüzü kızararak gülümsese de cevap vermekten çekinmedi. Berrak ve nazik bir sesle aheste biçimde güldükten sonra:

– Türkü sadece bizde miymiş? Pek çok yerde işitip, pek çok yerde kana kana dinliyorsunuz. Asıl sizde ya! Konukların da hediyesi olmalı değil mi, diyerek Abay’a baktı ve tekrar güldü.

Gülüş sesi ne kadar da şıngırdayıcı, ne kadar da berrak ve nazik idi. Bunun gülüş sesi Toğjan’ın sesinden de etkileyiciydi. Şarkı gibi kulaktan gitmezcesine ezgili bir gülüş idi.

Abay tereddüt etmedi:

Yolu töresi beni bulmuşsa, kötü de olsa bir türkü bulup seslendireyim, dedi ve ev ahalisini memnun ederek güldürdü. Dombıranın akordunu düzeltti, çevik bir şekilde çaldı.

Hissiyatla dolu gönülsüz türküde Şükiman’ın daha önce işitip öğrenmediği türden hüzünlü ve güzel sözler vardı:

“Işıldamaz kara gönlüm ne yapsa da, Ay ile güneş gökyüzüne çakılsa da. Dünyada senin gibi yâr bulunmaz bana, Belki sana, benden üstünü bulunsa da…”

Bu sözlerde bugünün alışılmış hayalleri değil, alev ve güven gibi parlak şulelerin silueti vardı. Sahibini bulmuş, sadece ona ithaf edilmiş gibi; ses titreşimi ile ezgi salınışı ümit yakasına doğru işaret edercesine alabildiğine uzuyor, boy veriyordu.

Abay ev ahalisinin severek dinlediğini görünce bu şarkısını fasıla vermeden üç defa tekraren söyleyiverdi.

Ondan sonra Şükiman’a bakarak dilekte bulundu:

– Şükiman! Komşudan gelen yemek tabağı boş gönderilmez ya! Daha demin o evde söylenen Topaykök şarkısını Erbol’la ben unutmuş değiliz. “Onu kim söylüyordu” diye soracak da değiliz. Söyleyenin siz olduğunuzdan şüphemiz yok. Onu hiç olmazsa bir kez söylesenize, dedi.

Şükiman yine estetik bir gülüş attı ve azıcık latife katarak:

– Hah! Bizi davet eden ve o şarkıyı söyleyen yaşlı bir yengemizdi. O, evde kaldı, dedi. Yiğidin özgüvenini azıcık alaya aldı. Yanındaki küçük kızlarla gelin de aldatmasına yardımcı olmak istercesine gülüştü. Abay ve Erbol boyun eğmedi, inanmadı. “Sensin”, “sen söyle” diyerek arzuyla ısrar ettiler.

Bunun üzerine Şükiman Topaykök’ü söylemeye başladı. Söylerkenki haşmetli sesi şarkıyı gayriihtiyari mayalıyordu. İpek gibi yumuşakça çevrilen ayrı bir nağme bulmuştu. Bu şarkı Abay’a dünyadan bir şarkı gibi değil, belki de hayatta hiç görülmemiş bir endam, hiç işitilmemiş bir sır esintisi gibi geldi. Diğer yiğitlere tanıdık gelse de Topaykök daha önce kendisine böyle bir sesle, tam da bu şekilde cana can verircesine, insanın içini genişletircesine güzel gelmemişti. Abay tapınırcasına uyuşup kendinden geçerek dinledi.

Sadece bir an gözü Şükiman’ın yüzüne takılmıştı. Güzel genç kız artık çekinmiyordu. Bütün duygulu yüreğiyle, fidan gibi boyuyla şarkının melodisine kapılmıştı. İncecik kaşları bazen azıcık çatılıyor, bazen gerilerek yükseliyor, iç dünyasındaki duyguların efil efil esintisini sergiliyordu.

Şimdiki Şükiman nahif ezgili billur melodi eşliğinde bütün vasıflarını ortaya döküyordu. Sanat nuru ile bir başka canlanmış, bir başka güzelleşmişti. Şarkısında açık seçik ve belirgin şekilde uyumlu bir ezgi yanı sıra kesintisiz olarak ilişen ufak ve huzurlu bir tını, simli bir ses dalgası vardı.

Özellikle ilişen bu ses yiğit yüreğine başka türlü bir sıcaklık etkisi veriyordu. Gözünün önünden ne biçim güzel görüntüler geçiyordu. Ay ışığı şırıldayarak akan sığ bulak gibi yüzüne düşünce sevinerek parlar mıydı? Sesine hayran olarak gelip, nur şulesini geceye döker gibi olur muydu? İşte özellikle böylesi bir görüntüyü çokça hayal ediyordu.

Şükiman tekrar eskisi gibi dalgalandırdı, bütün ağırlığıyla nazlandırarak geldi, aheste bir şekilde duruverdi. Herkes hayranlıkla tâbi olmuş, sessiz sedasız dinliyordu.

Abay nefesini içine çekmiş, alabildiğine takatsizce gevşemişti. Sevinç ve bahtla karışık aydınlık bir yüzle sert bir biçimde “of” dedi. Sesini çıkarmadan Şükiman’a bakarak başını hafifçe öne eğdi.

İçtenlikle alkışlayan Erbol:

– Bugüne kadar söyleyicisiyle karşılaşmamış yahu biçare! Böyle söylenen Topaykök’ün başka ne hayali olur, dedi.

Abay da böyle düşünüyordu. Fakat o, içindeki huzur hâlini şu anda söze dökerek ifade edebilecek gibi değildi. Gönlü nur şuleleriyle dolup taşıyor, gerdirerek dalgalandırıyor gibiydi… Bir şeyler söyleyerek konuşsa, o huzuru kendisi bozmuş ve kendisi kovmuş gibi olurdu. Tek bildiği; içinde gün doğmuş gibiydi. Apaçık mutluluk hissediyordu. Artık kavuşulması imkânsız olandan ümidi kestiren ve yok eden mutluluk dönüp kendisi gelmiş, nazlandırarak esirgemiş, onu yeniden bulmuş gibiydi.

O anda Abay’ın aklında vazgeçilmez sağlam bir karar doğdu. Bir zamanlar gençlik, çaresizlik ve güçsüzlük sebebiyle sevdiğinden ayrılmış idi. Bunun için kendisi bağışlanmayacak kadar suçlu idi. Şimdi bu baht yıldızından ayrılmayı bırak, gözünü kaçıracak da değildi… Dünya alt üst olsun. Ana baba, arkadaş ve akrabalar abes karşılasın. Bütün âlem “kabahat” desin, bundan yaka silksin… O zaman bile Abay bu güzellikten uzaklaşmayacak, ayrılmayacaktı… Ayrılacak olursa, gerekli değildi yaşamak da! Bütün muradı, bütün hayali artık geri dönülmez bir biçimde bu hülyaya, bu karara bağlanmıştı sağlamca…

Gençlerin toplantısı bittiğinde Abay tekrar tekrar Şükiman’a teşekkür etti. Nefesi titreyen ve yüzü değişen yiğidin diline başka kelime gelmiyordu. Şükiman’ın gönlü bilge, sezgisi açık idi. O, kibarca süzülüp yüzü pembeleşerek gülerken Abay’a son bir kez göz attı. Şimdi o, içeriye ilk girdiğindeki yiğit değildi. İlk karşılaştığındaki gibi kibirli ve soğuk değildi. Hoş bakışlı ve yumuşak mizaçlı bir insan gibiydi. İçindekileri çekinmeden söyleyen, herkesi kendine çeken iyi bir adama benziyordu. Şükiman’ın daha önce görmediği, beklemediği iyisi gibiydi. Kız onu akrabası gibi yakın hissetti. Güleryüz gösterdi, uzun uzun bakışarak vedalaştı…

Yatma vakti geldiğinde Şükiman misafirliğe gelen damatlarını yengelerinden birinin evine yerleştirmeye gitti ve sonrasında kendi evine dönmedi.

Ertesi sabah atlanarak yola düşen Abay ve Erbol Şilikti bölgesinden çıkar çıkmaz Şükiman hakkında konuşmaya başladı. Abay:

– Kerim8… Kerim… Ne diyeceksin, dedi.

– Ay Kerim! Ay Kerim, diyen Erbol da gözünün önünde duran bir şeyi iştahla yiyecekmiş gibi gözünü pörtletmiş ve ağzının suyunu akıtmak üzereydi.

“Nasıl, nasıl dedin” diyen Abay, yoldaşının bu sözünü tekrar tekrar söylettikten sonra:

– Bir şey diyeyim mi? Bunun adı güzel değil. Cibilliyetine uygun değil… Yeni ad koyarız… Bunu da şimdi sen buldun. Şükiman adı dursun, gerçek adı “Aygerim! Aygerim” olsun, dedi…