Мухтар Ауэзов – Abay Yolu 1. Cilt (страница 9)
–
–
Abay babasının
Gelininin yeni ısıtıp getirdiği kurutulmuş yoğurtla pişirilen konuk köjesini16 arada sırada yudumlayarak oturan Kodar:
–
–
–
–
O sırada Kamka’nın da Kodar’ın da gözlerinden dökülen sessiz yaşlar salya sümüğe karışarak oluk oluk akıyordu.
Ölüm sessizliğindeki evin kapısına yakın bir yerde oturan Kamka’nın kulağına dışarıdan bir vızıltı sesi geldi. Bununla birlikte birkaç defadır, şimdiki gibi sabah saatlerinde, Kamka’nın kulağına böyle vızıltı sesleri geliyordu.
Kanı kaçarak apak bozarmış yüzünü evin başköşesinde oturan kayın babasına doğru döndürerek dikkatlice dinledi. İki gözü yaşla dolmuş, ağlamaktan ağzı burnu kızarmıştı. İncecik yüzündeki yeşil damarlar fark edilebiliyordu. Onun dışarıdan gelen sese dikkat kesildiğini gören Kodar:
–
–
–
Biraz sonra ikisi de dışarı çıktı. Yeteri kadar eskimiş olan tek kiyiz ev, yapayalnız, küçücük, eski cızıltılı ahırın duldasına sığınmış gibi duruyordu. Etrafta ne kışlık bir dam, ne bundan başka bir kiyiz17 ev, ne de diri bir can yoktu. Kendisinin göçecek aracı olmayınca hiç kimseden yardım da istememiş, kışlık damdan göçmek için harekete de geçmemişti…
Önceden oğlu araç getirir,
Bu yıl ise
Kamka da, Kutcan’ın toprağı kurumamış kabrini azıtıp, onu yalnız bırakıp,
Bunlarda
Oğlu öldükten sonra Kodar, kış günü, bu halkın içine sonradan giren ve herkesin yanında ücretli çalışan bir ihtiyarın yeğeni olan Jempeyis’i yanına almıştı. Jempeyis’in hanımı da, çocuğu da, evi de yoktu. Hayatı düzen görmemiş bir biçare idi.
Kodar, Kutcan için Kur’an okumaya gelen Jempeyis’e derdini dökmüş,
Malda endişeleri, evde işleri yoktu… Bu kederli iki insan, ömrünün kalan vaktini geçiren bir yaşlı ile derdinin acısını çeken bir biçare olarak aheste adımlarla yürüye yürüye gönülsüzce mezar başına gitti.
Pırıl pırıl parlayan Mayıs günü bir başkaca nurlu ve sükûnetli görünüyordu. Gökyüzünde sadece pamuksu ufacık ak bulutlar göze çarpıyordu. Bu mevsimde çevredeki yazı ile tepeciklerin tamamı alabildiğine yeşildi. Her yer kısa ve fazla uzun olmayan türden sık ve yoğun yem bitkileriyle kaynıyordu. Gelincik, safran, düğün çiçeği, kardelen gibi çiçekler canlanıp etrafı sarmış; kızıl, sarı, mavi renkleriyle yemyeşil otlar arasından fışkırıyordu. Ses çıkararak uçan kelebek gibi çok renkli, nice türlü sevimli böcekler bile onlara yaşama sevinci veremiyor, bir an olsun yüzlerini gülümsetemiyordu.
Sabahları her zaman Şınğıs’a doğru esen yamaç rüzgârı huzur verici serinlik hâlinde idi. Şimdi de güneşin sıcaklığını hafifletiyor, rahatlatıcı küçük bir esinti gibi üfürüyordu. Fakat bu yaraşırlılık, bu tazelik kimler içindi?
Elbette bunları gören ve varlığını fark eden herhangi birinin rahatı, herhangi birinin mürüvveti, herhangi birinin sefası için olabilirdi. Bütün bunlar sadece bu iki karalı için yoka denkti.
Bunların önünde, sadece, küçücük yeşil tepeciğin kıble tarafındaki uzun taşı tek başına duran münzevi yeni mezar vardı. Gözleri de, gönülleri de ordaydı.
İlkbahar mevsimi, Kutcan’ın, daha geçen yıl bu dönemlerde, gülüp eğlenerek yaşadığı sağlıklı günlerindeki diri olduğu zamanları hatırlatıyordu. Hatırlattıkça da yeniden dalgalanarak gelen kasvete boğuyor, adeta yüreğin üzerine safra ve zehir dökülür gibi oluyordu…
Kodar iri yapılı, altmışına yeni giren, saçı sakalı ağarmış bir yaşlı idi. Yalnızlık ile bu yaslılık omzuna bastırmasa hayatın bunu çökertecek gücü yok gibiydi.
O, gençliğinde mızrakçı bir batırdı. Bu yaşına kadar haysiyetini kirletecek fenalıklardan da uzak yaşamıştı.
Kadı kim, halk kim, bahtına mest çılgın kim? O, hiçbirini de bilmezdi. Kendi hayatı ve kendi evinin işiyle uğraşır, kendi yoğurdunu yer, gün geçirirdi.
Evden çıkmaz, herhangi bir konuşmaya ve dedikoduya karışmazdı. O yüzden, uzaktakiler bir yana, akrabaları içinde dahi bunu bilenler azdı. Kendisi de bir kısım Borsak ile Bökenşilerden başka kimseyi tanımazdı.
Son altı aydır onu bunaltan tek kaygısı biricik evladı Kutcan’ın vefatıydı.
Peki ya şimdiki ümidi neydi? Tenhalaşan fâni ömründeki dayanağı neydi? Düşünse de bu soruların cevabını bulabilmiş değildi. Bulamayacağını bildiği için de son dönemlerde pek düşünmüyordu bu meseleleri.
Kodar’ın tek acıyanı, aynı kaygıyla sönmekte olan, düşüne düşüne sararıp solan biçare geliniydi. Peki ya onun geleceği nasıldı? Ne olacaktı? Bunun cevabını bulamadığı için kaskatı kesilen göğsü ona nefes aldırmıyordu.
Gelini Kamka ile Kutcan arasındaki iyi geçimlilik bir başkaydı. Bu biçare, yetim bir kız idi. Ta uzaktaki Sıbanlar içinde yaşayan akrabalarını ziyaret eden Kutcan oradan kaçırıp getirmişti. Onun ardından gelecek, ona sahip çıkacak kimsesi de yoktu. Bu yüzden miydi bilinmez, her nasılsa, Kutcan’ın isteklerine ve bu evin işlerine bütün içtenliğiyle koşturuyordu. Kodar bunu biliyordu ve Kamka’yı kendi evladı Kutcan’dan bir zerre dahi daha az sevmiyordu. Onun da, bunun da, aynı derecede ortak babası olmuştu.
Dirayetli, sağlam mizacına uygun olarak
Kutcan’ın vefatı üzerinden pek çok gün geçmişti. Jempeyis, komşu köylerin koyun çobanlarıyla görüştükten sonra, dağda işittiği kötü niyetli sözlerden bir kısmını anlatmaya başladı. Kodar, anladığı kadarına kızarak lafın kalanını dinlemek istemedi ve tam anlamadan kestirip attı, tamamını söyletmedi. İşittiği sözlere bakılırsa, hayattaki dedikoducu akrabaları boş oturmuyordu. Onların yakıştırmacasıydı bunlar yahu.
Böyle dedikoduların içindeki zehri, bu lafların estireceği soğukluğu sezer gibiydi Kodar. Ona göre, bu tür konuşmaların ardında dul kalan gelinine kayınları arasından bir koca bulma arzusu vardı: Mal çıkarmadan, başlık parası ödemeden, birinin evine bedava zevce sokmak arzusu! Kodar’ın malına sahip olacak mirasçıyı arayıp bulmak arzusu!