Ömer Seyfettin – Sultanlığın Sonu (страница 8)
“Ha, işte, ben de o bankayı soruyorum.”
“Size söylemeye bir mecburiyetim yok.”
“Karakolda bülbül gibi söylersin.”
…
Sonra komiser, adını “Mihal” olarak bildiği uşağı sıkıştırıyor, paraları nereye sakladığını soruyordu.
Efruz Bey asıl tahkikatı kumar meselesine çevirebildiği için memnundu. Hiç mukavemet etmedi. Karakola gitti. Bir gece yattı. Ertesi gün kefaletle tahliye olundu. Uzun müddet asil arkadaşlarına rast gelmedi. Böylece asırlarca asalete ehemmiyet vermemiş bir muhitte resmî asalet iddiasına kalkmak, hakikaten oldukça tehlikeli bir şeydi. “Tanin”de “Prens Uzun Hasan”ın nasıl kartı teşhir edilerek maskaraya çevrildiğini hatırladı. Aziz Zırtaf’ın Beyoğlu’nda meşhur sabıkalı bir kumar kılavuzu olduğunu bir türlü öğrenemedi. Altı ay hapse mahkûm edildiğini işittiği zaman:
“Zavallı prens!” dedi, “Asaletin kurbanı oldu! Sırrımızı hükûmete vermemek için yalancıktan kumarcılığı kabul etti. Haysiyetini kaybetti; ama denklerin altında kalan büyük ceddi Kaysüzzırtaf’ın ‘azametli ruhu’ şüphesiz yine içinde yaşıyor.”
Politika ve asalet teşebbüsleri cılk çıktıktan sonra Efruz Bey için yapılacak yalnız bir şey kalıyordu: Milliyetperverlik! O, öyle bir köşede oturacak, şöhretten, şandan uzak yaşayabilecek bir tip değildi. Hareket, inkılap, gürültü, harıltı adamıydı. Koştu. Gitti. Bucak’a yazıldı. Oranın geceli gündüzlü bir müdavimi oldu. Artık evine pek geç gelir, güneş doğmadan kendini sokağa, yani Bucak’a atardı.
BİLGİ BUCAĞINDA
Ama epey zamandan beri Efruz Bey yine hiçbir tarafta görünmüyordu. Bucak’ta verdiği son konferansları hatırlayanlar onu Kaşgar’a gitmiş sanıyorlardı.
Ah, hakikaten onlar ne konferanslardı! Bu meşhur konferanslar sayesinde değil miydi ki İstanbul’da yeni bir âlem doğdu. Yüz bin “Arnavutköy akıntısı” kuvvetinde şedit bir cereyan başladı. Herkes anladı ki biz, yani İstanbul, biz Türkiye ahalisi, Türk değilmişiz! Bucak’ın salonu hıncahınç doluyordu. Efruz Bey’in şaşaası içinde Çapakçurlu, Mamayof gibi en büyük, en dâhi Bucaklıların namı söndü. Türklerin millî büyük büyük şairleri Emin Bey’le gayri millî “Dahi-yi azimüşşanları” Abdülhak Hâmit’in resimleri indirildi. Yerlerine Efruz Bey’in, yollar kapalı olduğundan henüz gidemediği Petersburg, Oroçensk etnografya müzelerindeki derin derin tetebbuları neticesinde bulduğu -hayır bulduğu değil- keşfettiği millî Türk kıyafetiyle çıkarılmış resimleri asıldı. Bu resimler tabii büyüklükte idi. Bucak’ın reisi, bunlara göre, Efruz Bey’in bir de heykelini yaptırmak istemiş fakat o vakit Efruz Bey razı olmamış:
“Yaşayan adamın heykeli yapılmaz.” demişti. Her ne kadar Türkçülük mahfiline yeni girmiş ise de korkunç mucit zekâsı sayesinde yine onların siyasetini çakmıştı. Biraz akıllı, biraz istikbali parlak bir adam gördüler mi içlerinden,
“Biraz fasıla versek azizim; korkuyorum ki Bucaklılar derslerinizden bıkacak!” dedikçe o başını sallayıp gülümserdi. Hangi Bucaklı onun derslerinden bıkacaktı? Her cümlesinden sonra daima bir alkış tufanı koparanlar mı? Kıvırcık kirpikli, iri, siyah gözlerini kırpıştırarak, monoklünü düzelterek tekrar gülümser:
“Heh heh aziz reisim!” derdi, “İşi tabiata bırakınız. Maksat onlara bir şey öğretmektir. Benden çalışmak! Bıkarlarsa bıksınlar. Dünyada zaten neden bıkılmaz? Bonboncunun çırağı birbiri üstüne iki bonbon yiyebilir mi? Fakat işi tabiata bırakalım. Ben derslerimden vazgeçmem. İsteyen gelsin, dinlesin, istemeyene tünaydın.”
Bu lafları söylerken içinden de derdi ki:
Resmi duvara asıldıktan sonra artık reis onu kolaylıkla Bucak’tan uzaklaştıramazdı.
Artık her sabah erkenden damlıyor, öğle yemeğini bile Bucak’ta yiyor, akşama kadar çay içiyor, konuşuyor, kendi ilmine, fiiline, malumatına dair propaganda yapıyordu. Onun bütün hayatını Bucak’ta geçirdiğini hizmetçilerden öğrenen reis şaşar:
“Fakat azizim, konferanslarınızı ne vakit hazırlıyorsunuz?” diye sorardı.
“Geceleri!”
“Hangi gecelerden bahsediyorsunuz?”
“Her geceden.”
“Fakat azizim her gece, gece yarısına kadar burada konferans veriyorsunuz?”
“Gecelerin yarısından sabaha kadar süren kısmında.”
Reis bütün bütün şaşırdı:
“Öyleyse ne vakit uyuyorsunuz?”
“Ne uykusu?”
“Bayağı uyku, gece uykusu…”
“Aziz reisim, sen beni bir gümrük hamalı sanıyorsun. Ben dimağımla yaşayan bir adamım. Ben geceleri hiç uyumam.”
Reisin şaşması değişir, gözlerinin beyazı büyür, ağzı açık kalırdı:
“Aman ya Rabbi, bu nasıl olur? Hiç uyumamak, bu nasıl olur?”
“Pek tabii. Yalnız gündüzleri on dakika kadar uyurum.”
“Her sabah erkenden Bucak’a geliyorsunuz. Akşama kadar bir dakika uyuduğunuzu gören yok.”
“Tabii böyle uyanık bir mahfilde uyuyamam. Evet tramvaya bindiğim zaman Taksim’den geçerken dalarım. Galatasaray’da bilet kontrolcüsü uyandırır. Köprü’ye kadar tekrar dalarım. İşte benim uykum!”
Hâlbuki konferans hazırlamaya onun hiç ihtiyacı yoktu. O cahil miydi? Kitabı açıp okuyup söyleyenler hep cahillerdi. Kitaptan okuyup söyledikten sonra konferansçılığın ne ehemmiyeti kalırdı? Kitapta olan şey zaten söylenmiş demekti. İsteyen alıp okur yahut her kim isterse bu kitabı verir, okutturur, dinlerdi. Marifet, okumadan söylemekti. Fakat Bucak’ta bu hakikati bilen olmadığı için, Efruz Bey hep çok okuyor, derin derin tetebbu ediyor gibi gözükür, kataloglardan ezberlediği filozof, âlim namlarını sık sık tekrarlayarak daima “asıl kendine ait fikirler” söylerdi. Mesela bir meseleyi izaha başladı mı evvela derdi ki: “Efendiler, işiteceğiniz ders asla benim fikrim değildir. Dün gece tamamıyla okuduğum kitapları şimdi size sayacağım. Mehazım bu kitaplardır. Ben yalnız bu fikirleri terkip ettim. Zaten bir âlimin vazifesi de yalnız budur.” Sonra en aşağı yirmi kitap ismi sayardı. Bucaklıların ona o kadar itimatları vardı ki içlerinden hiçbiri, bir gece içinde tanesi en aşağı üçer yüz sayfalık yirmi kitabın, yani altı bin sayfanın okunamayacağına akıl erdiremezdi. Efruz Bey’in kütüphanesinde kataloglar hemen hemen büyük iki raf işgal ederdi. Her gece yatmazdan evvel bu kataloglardan birkaçını açar, tetebbu ettiği müelliflerin, eserlerinin ismini yazar, diğer defa yine bu müelliflerden bahsetmemek için katalogdan isimlerini iyice silerdi. Hatta bazen yevmi gazetelerde kendine reklam yaparken: “Ben şimdiye kadar dört yüz bini mütecaviz tarih kitabı okudum, ilh…” diye istemeye istemeye, her vakit iddia ettiği tevazusuna rağmen, kendinden başka Türkiye’de âlim bulunmadığını söylemeye mecbur olurdu. Ah, fakat kıskançlık… İşte insanlığın en kötü kusuru… Her âlim gibi, onu da kıskanmaya başlamışlardı. Kıskananların başı, birincisi, reisi, aynı zamanda Bucak’a reis olandı. Onun derslerine mâni olmak için mütemadiyen planlar kuruyor, sanki bir darülfünun, bir lise imiş gibi, Bucak’ta da yaz tatilini kabul ettirmeye çalışıyordu.
“Yaz tatili ne demek?” diye Efruz Bey hemen itiraz etmiş; dört gece sıra ile yaz tatilinin fenalığına, lüzumsuzluğuna, dine mugayir olduğuna dair serbest dersler vermişti. Beşinci gece birçok ayet, hadis, Arapça cümleler okuyor, derin derin tefsirler yapıyordu. Mesela: “Utlubü’l-ilme velev bi’s-Sin.”2 diyordu.
“Evet, bu ne demektir? İlim, Çin’de bile olsa gidip bulunuz, isteyiniz, öğreniniz, değil mi? Pekâlâ Çin’e gitmek için iki yol vardır. On sene evvel okuduğum otuz bin sayfalık kocaman ve siyah kaplı bir coğrafya kitabında bu yollara ait pek mühim malumat edindim. Biri İstanbul, Erzurum, Tahran, Kaşgar, Tibet, Mançurya yolu! Diğeri İstanbul, Marsilya, Cebelitarık, Liberya, Ümit Burnu, Madagaskar, Zanzibar, Avustralya, Filipin, Formoza, Şanghay yolu… Laf arasında unutmayayım, size fazla malumat olmak üzere söyleyeyim: Filipin’de pek derin fıkıh, ilahiyat âlimleri bulunduğunu müsteşrikler müttefikan beyan ederler. Bahsimize gelelim: Bu yollar ancak yazın işler. Kışın fırtınalar, tayfunlar münasebetiyle seyahat mümkün değildir. Hâlbuki biz yaz tatilini kabul edersek zımnen Çin’e gitme imkânını da kaldıracağız. O hâlde ne olacak? ‘İlim Çin’de olursa yaz tatili münasebetiyle gidip onu aramayınız. Bulmayınız. Cahil kalınız!’ değil mi? Düşününüz efendiler, bu ne müthiş bir küfürdür. Bundan maada…”
Bucaklıların alkış tufanından salonun havası sarsılıyor, elektrik lambaları titriyor, duvarda meşhur dâhilerin resimleri sallanıyordu:
“Lanet olsun yaz tatiline! Lanet…”
Reis, Efruz Bey’in galebesinden sapsarı kesilmişti. Bu Türklerin Çiçeron’u idi. En tabii bir fikri küçük bir ima ile dâhiyane bir mantık ile silip süpürüyor, en basit hakları korkunç cinayetler gibi gösterebiliyordu. Efruz Bey monoklünü çıkarmış, önüne bakıyor, alkışın nihayetini bekliyordu. Fakat bu alkış durmadı. Aynı zamanda müthiş bir hatip olan reisin sesi işitildi: