реклама
Бургер менюБургер меню

Ömer Seyfettin – Sultanlığın Sonu (страница 9)

18

“Muhterem arkadaşlarım, efendilerim. Burada biz pek ziyade hissiyatımıza tabi oluyoruz. Parlak sözlere kapılıyoruz. Hâlbuki hakikat parlak sözler değildir. Mantıktır, muhakemedir.”

Efruz Bey:

“Sözümü kesmeyin Reis Bey!” diye haykırdı. “Ben bitireyim, sonra kürsüye çıkınız. Burası hürriyet ve serbesti bucağıdır. Burada herkes söz söyleyebilir. Yalnız mantıktan, hakikatten ayrılmamak lazımdır. Kimse kimsenin sözünü kesemez. Burası sizin eviniz yahut mektebiniz değildir. Siz reissiniz, yalnız o kadar…”

Reis bu feveran karşısında korkup susuverince Efruz Bey yine ilmî itirazına devam etti:

“Reis Bey diyor ki: ‘Parlak sözlere kapılıyoruz. Hakikat parlak sözler değildir…’ Ben de bunu tasdik ederim. Fakat benim sözlerim asla parlak değildir. Benim sözlerim kurudur. Mantıkidir. İlmîdir. Fennîdir. Fakat asla parlak değildir. Onun için safsata ile susturulamam. Beni mantıkla, ilimle cerh etmeli. Evet, ne diyordum…”

Bucaklılar Efruz Bey’e mevzusunu hatırlattılar:

“Lanet olası yaz tatilinden bahsediyordunuz.”

“Ha… Evet, yaz tatili… Tabii siz hepiniz talebe, genç olmanız itibarıyla benden iyi biliyorsunuz ki ‘Utlubü’l-ilme mine’l-lahdi ile’l-mehd’ değil mi?”

“Evet, evet…”

“Şüphesiz.”

“Yaşayın. Yaşayın…”

“Sükûnet ister! Hissiyatınızı nidalarla dışarı vurmayın! Bu, hayvanlara mahsus bir zihniyettir. Sakin olun. Evet bunun manası ‘Daima, mezardan beşiğe kadar ilmi isteyiniz.’ demektir. Eğer yaz tatili meşru olsa ‘Yaz tatilleri müstesna olmak üzere mezardan beşiğe kadar ilmi isteyiniz.’ demek icap ederdi.”

Sobanın yanında oturan Reis Bey birdenbire hiddetlendi; ayağa kalktı. Herkes deli oldu sandı. Hızla kürsüye doğru koştu. Bucaklıları eziyor, bazen kendi yere yuvarlanıyor, kalkınca sıçrayarak, omuzlarından aşarak Efruz Bey’e atılıyordu. Bir suikasta maruz kaldım zanneden Efruz Bey hemen eğilmiş, kürsünün içine saklanmıştı. Reis boş kalan kürsüye fırladı. Ağzını açtı. Artık Efruz Bey görünmüyordu.

“Efendiler, kardeşler, muazzez Bucaklılar, şarlatanlık oluyor; bir şarlatan, evet Bucaklılar, bir şarlatan; ta Turfan tepelerinden kopan Altayî bir çığ gibi bizim üzerimize çökmüş, bizi aldatıyor. Bucaklılar, bizi aldatıyor.”

Kürsünün içinden, derin derin “Haşa! Haşa! Haşa!” sesleri geliyordu. Reis devam etti:

“Evet aldanıyoruz, Bucaklılar, aldanıyoruz. Mesela bu şarlatan ‘Utlubü’l-ilme mine’l-mehdi ile’l-lahd.’ diyecek yerde ‘Mine’l-lahdi ile’l-mehd.’ diyor. Bu haşa huzurunuzdan uzun kulaklı bir mahluka yakışacak derecede ağır bir hitaptır… Bundaki mana farkını anlıyor musunuz?”

Bucaklıların ön sıralarda oturan en ateşlileri:

“Hayır, anlamıyoruz. Biz Arap mıyız?” diye mukabelede bulundular.

“Vakıa değilsiniz. Anlamak vazifeniz değildir. Fakat ders vermek iddiasını güden bir âlim bunu bilmelidir. Bu şarlatan evvela bunu yanlış söyledi. Hiç olur mu efendim, ‘Mezardan beşiğe kadar?..’ Hayır, ‘Beşikten mezara kadar…’ olacak. Yani, ‘İnsan doğduğu zamandan öleceği ana kadar.’ demektir. Bizi hemen iki seneden beri aldatan bu şarlatanı nihayet işte böyle cürmümeşhut hâlinde yakaladım. Arapça bilmiyor. Sonra, ‘Mezardan beşiğe kadar.’ yani, ‘Ölümden doğmaya kadar.’ diyecek derece mantıksız bir cahil…”

Bütün salon bu “cürmümeşhut” karşısında sessiz kaldı. İki senedir tapındıkları mabutları işte böyle kazara devriliyordu. Bucak’ın bu anda ruhuna, hissiyatına ancak Frenklerin “moment critique”3 dedikleri “…” terkibi tercüman olabilirdi. Reisin gözleri parlıyordu. İşte nihayet hasmını yere sermişti. Fakat… Fakat yere serdim sandığı hasmı yavaş yavaş bacaklarının arasından yükseldi. Kafasını meydana çıkardı. Bir eliyle reisin omzunu tuttu. Diğer elini Bucaklılara uzattı:

“Hiçbiriniz kımıldamayın. Ey reis, sen de kımıldama. Artık sen manen öldün… Çünkü cehaletin fena hâlde meydana çıktı. Ey Bucaklılar iki dakika beni dinler misiniz? Bunu vadediyor musunuz?”

Reis, omzundaki Efruz Bey’in eline şiddetle vurdu.

“Hâlâ şarlatanlık, hâlâ şarlatanlık.”

“Şarlatan sensin!”

“Sensin…”

“Sensin…”

“Sensin…”

“Artık bu kürsüde laf söylemeye senin hakkın yoktur…”

“Senin hakkın yoktur.”

Efruz Bey’le reis birbirlerinin boğazlarına sarıldılar. Bucaklıların kürsüye çıkmaları “dahilî nizamname” ile menolunduğu için gidip ayıramıyorlardı.

“Bu, beni tahkir!”

“Asıl beni tahkir!”

“Düello…”

“Tenezzül etmem…”

Bucak’ın kahvecisi reisini kurtarmak için hemen arkadan fırladı: “İki çay parasını inkâr etti.” diye Efruz Bey’e zaten garazı vardı. Kürsüye koştu. Efruz Bey’i boğazından yakaladı, yere indirdi. Yere inen Efruz Bey hâlâ metanetini muhafaza ediyordu. Avazı çıktığı kadar:

“Hak, hakikat boğuluyor!” diye haykırdı, “Ey Bucaklılar! Bana müsaade ediniz. Çıkayım, haklı olduğumu söyleyeyim. Eğer reis haksızlığına emin değilse buna mâni olmasın. Ben söyleyim, o da söylesin. Siz hükmediniz. Siz hakem olunuz, burası Engizisyon olmasın. Victor Hugo Hazretleri’nin dediği gibi ‘Müsademe-i hakikat barika-i efkârdan doğar.’ ”

Salonda büyük bir gürültü koptu. Ekseriyet Efruz Bey’e taraftardı. Zaten reisten bıkmışlardı. Bu adam her şeye karışıyor, kendisinden maada söz söyleyene meydan vermiyor, konferansları kesiyor, her şeyi piç ediyordu. Daima fikri “Hep ben hâkim olayım.” idi. Hem, demek onun maksadı orada, köşede, büyük beyaz sobanın dibinde sakin sakin oturup konferans dinlemek, istifade etmek değilmiş. Pusuda imiş! Efruz Bey’in küçük bir hatasını yakalar yakalamaz aç kurt gibi atıldı. Evet, ekseriyet Efruz Bey’e taraftardı. Çünkü Bucak’ın daimî misafirleri olan Rusyalı talebe, Efruz Bey’e “Bizgım Tolstoygumuz!” derlerdi. Efruz Bey gündüz fikirlerini propaganda ederken onlara “Asıl Türkler sizsiniz. Türkiye Türkleri Türk değildir. Dejeneredirler. Biz medeniyeti sizden alacağız. Hepimiz Tatar olacağız. Kazgan’da, Orenburg’da çıkan âlimlerin bir tanesini Türkiye yetiştirebilmiş mi? Hatta Rusların terakkisi bile sizin yüzünüzdendir.” derdi. Sonra bu ilmî fikrine gayet amelî bir proje de ilave ederdi:

“Ben Bucak’a reis olursam, evvela burayı resmî bir akademi gibi hükûmete kabul ettiririm. Sonra size yalnız oda, yatak değil, günde dokuz defa da yemek verdiririm. Hepinizi millî akademiye maaşlı, tabii aza yaparım.” İşte böyle propagandalarla Bucak’ın Tatar kısmını, şimal kuvvetini kendine temin eden Efruz Bey, öyle, şüphesiz bir cahilliği meydana çıktı diye kürsüden vazgeçmezdi. Bağırdı çağırdı. Salonda âdeta bir ihtilal alevlendi. Belki cinayetler olacaktı. Nihayet reisle Efruz Bey ayrı ayrı dinlenilmek şartıyla müsalaha yapıldı. Herkes yerine oturdu.

Efruz Bey: “Evvela ben söyleyeceğim, sıra bendedir.” diyerek kahvecinin darbesiyle beş dakika evvel yuvarlandığı kürsüye tekrar muzafferane bir şekilde çıktı:

“Dinleyiniz, dikkatle dinleyiniz. Eğer ben şarlatan isem beni bir daha bu Bucak’a koymayınız. Fakat reis şarlatan ise ben ondan bir şey istemiyorum. Yalnız onun şarlatanlığını, bana haksız hücum ettiğini ispat edersem bana tarziye verir mi?..”

Reis hakkından emin olanlara has bir tereddütsüzlükle:

“Veririm, veririm, ispat et bakalım!” diye haykırdı.

Bütün salonun üzerinde kesif bir “ezmine-i tenkidiye” havası dalgalandı. Herkes merak ediyordu. Bu kadar sarih bir hatadan Efruz Bey nasıl yakayı sıyıracaktı?

“Dinleyiniz, dikkatle dinleyiniz. Benim için reis ‘Arapça bilmiyor.’ diyor, bunu reddederim. Vakıa bir Türk için bu bir kusur değildir. Fakat ben mükemmel Arapça biliyorum. Araplar benim kadar Arapça bilmezler.”

Reis kendini tutamadı, güldü:

“Bu nasıl olur?”

“Bayağı olur. Çünkü Araplar benim gibi İbranice bilmezler.

Ben İbranice de bilirim. Sair lisanların hepsini bilirim.”

Reis yine kendini tutamadı:

“Ne malum?”

“İsteyen imtihan edebilir. Benim bu lisanları bildiğim her ne kadar Türkiye’de meçhul ise de Avrupa’da öyle değildir! Herkes beni tanır. Hatta Max Nordau müşküllerini hal için bana mektup yazar. Yarın onun İbranice mektuplarını getirir hepinize gösteririm. Neyse sadede gelelim. Evet, ben Arapçayı pek iyi bilirim. Söylediğim sözü de biliyorum. ‘Mine’l-lahdi ile’l-mehd.’ dedim, yani ‘Mezardan beşiğe kadar…’ Bu sözde, reis bir yanlış var zannetti. Sonra inkâr etmemesi için tekrar bunu kendisine soracağım, cevabını hepinizin huzurunda tekrar aldıktan sonra benim doğru söylediğimi, onun bu sözümü anlayamayacak kadar cahil olduğunu ispat edeceğim. İşte Reis Bey, size soruyorum, ‘Mine’l-lahdi ile’l-mehd.’ yanlış mı?”

“Evet yanlış…”

“Sonra pişman olacaksınız. Buna emin misiniz?”

“Herkes gibi eminim.”

“Pekâlâ! Bucaklılar. Ey darülfünun sıralarında dirseklerini çürüten, geceleri dağ gibi büyük kitaplar üzerinde gözlerinin nurlarını solduran gençler! Size hitap ediyorum. Çünkü reis söyleyeceklerimi anlamaz. İşittiğime göre hiç mektep görmemiştir. Mantıkta bir ‘tahlil, terkip’ vardır. Biliyor musunuz?”

Bucaklıların zaten bundan başka bildikleri şey yoktu; bağrıştılar:

“Biliriz.”

“Bir de ‘istidlal, istikra’ vardır. Biliyor musunuz?”

“Biliyoruz.”

Reis aptallaşıyordu. Çünkü o, vaktiyle mantığı inkâr etmiş olan bir nesle mensuptu. Mantık, hep laf, hep boş sözdü.

Cevabına güzel bir zemin hazırlamak için -mutadı veçhile- yanında duran genç bir Robert Kolejliye yavaşça sordu:

“Bu ‘istidlal, istikra’ ne demek?”

“Galiba ‘çıkarmak, sokmak’ olacak.”