Мемдух Шевкет Эсендал – Veysel Çavuş (страница 3)
“Kivi! Yerliler Kivi derlermiş.”
“Tamam, bu adı koyalım.” dediler. Olur, olmaz; bir kısmı kabul etti, bir kısmı etmemiş göründü, hayvanın ismi de Kivi kaldı.
Zavallı Kivi, bizim yaramazların elinden neler çekti yahut bizim yaramazlar ondan ne çektiler!..
Ertesi gün sabahleyin, daha kahvemi içmeden Seza koşarak geldi. Gülmekten bayılıyordu.
“Aman dayı bey, gel de biçarelerin hâlini gör. Selime budalası da onlarla beraber…”
“Neden? Ne olmuş?” dedim.
Beygir çekmiyormuş; sabahleyin dere kenarına inmişler, kardeşim de bu gece meraktan uyumamış, sabahleyin erkenden beygiri arabaya koşmuşlar. Hâlâ onunla uğraşıyorlarmış.
Gittim baktım, doğru. Kardeşim arabanın üstünde, valdeyi de bindirmişler. Hemşire, Samiye, dadı da binmiş… Beş kişi. Beygir bir adım atmıyor… Arabada iki kişi olursa yürüyormuş…
Canım, bu beygir sayı bilmiyor ya! Dördü, üçü nereden hesaplayacak! İnin bakalım. Sahiden yürüyor. Yine bindiler, beygir hemen duruyor. Seza başta olmak üzere, hepimiz gülüyorduk. Yalnız Selime ile birader gayet ciddi, hayvanı yürütmeye çalışıyorlardı.
“Hamut dar gelmesin? Arabanın kolları mı dar acaba?”
Hayır. Kivi’nin tabiatı anlaşılıyor. İki kişi, bir de arabacı olursa gidiyor fakat tırıs değil haa! Adım adım… Yokuş geldi mi duruyor, herkes iniyor, ondan sonra yokuşu çıkıyor…
İhtiyar hala söze karıştı:
“Yine şükür ya yokuşta arabayı çözün de sürükleyin deseydi, ne yapardınız?”
“Canım kardeşim, sen alırken buna bakmadın mı?”
Kardeşim telaş içinde, kan tere batmış, hepimize kızıyordu. Bir taraftan vuruyor bir taraftan da:
“Canım, hayvan pekâlâ gidiyordu, siz şaşırtıyorsunuz. Bakın nasıl gidiyor.” diyordu.
Seza durur mu:
“Aman dayı bey, nefes almayalım, hayvan sonra şaşırır!..”
Selime arabanın içinde, başörtüsü dağılmış, dizginleri tartıyor; kardeşim de yerden vur bre vur, kamçılıyordu… Tepmiyor, ısırmıyor, çifte atmıyor fakat bildiğinden de şaşmıyordu.
Seza, yine gülerek Samiye’ye söz atıyor:
“Samiye, hakkın varmış, keşke adını uslu koysaydık…”
Sonra bana dönerek:
“Dayıcığım, bunu bu sene köyün ihtiyar heyeti intihabına çıkarırız. Eminim ki kazanır… Biz de gidip akıl danışırız!..”
Bir çoban çocuğu geliyordu, kardeşim ona seslendi. Dizginin bir tarafından o tuttu, bir tarafından da bizim Yakup. Kardeşime de artık kamçının ters tarafını çevirip vurmak kaldı. Ha gayret! Dövdüler, çektiler, vurdular… Kivi adım adım gidiyor…
Sabah güneşi yakıyordu. Hepimiz döndük. Onlar, Yakup, Selime ve kardeşim, üçü ancak öğle yemeğine gelebildiler.
Selime’ye sordum:
“Nasıl Selime?” dedim.
“Gidecek dayı.” dedi. “Hayvan fena hayvan değil, biz koşmayı bilemedik. Bizim İstanbul’daki beygirler de yeni alındıkları vakit böyleydiler.”
“Nasıl, böyle adımlarını sayıyorlar mıydı?”
Birader cevap verdi:
“Canım, adım saymayı da siz ilave ediyorsunuz. Seza’nın marifetleri…”
Birader, gözleriyle Seza’yı arıyordu; yüzüne karşı, “Senin marifetlerin!” diye bağıracaktı. Fakat ben kardeşimin tabiatını bilirim, onun bu kadar muvaffakiyetsizlik üzerine derhâl beygiri kasabaya gönderip ucuz pahalı sattırması lazım gelirdi. Ben taraftar değildim.
“Neyse zararı yok, sakın satma, dolapta filan kullanırız.”
“Ne diyorsunuz? O beygir yürüyecek. Ben onu dolaba koşar mıyım! Bakınız bir-iki sabah talim edelim, değil mi Selime?”
Seza, kapı yanında dinliyordu. Son heceyi biraz çekerek:
“Sezaaa!” diye seslendi.
Ben şaştım. Kardeşim de bu garip tabiatlı Kivi’yi çok sevmiş olacak. Kim bilir belki de dedikleri doğrudur. Lakin tuhaf, Selime’de bir durgunluk var gibi.
O gün akşamüstü Kivi’yi derede yıkayacaklarmış. Hepsi dere kenarına inmişler. Bir ara Fehime geldi:
“Sizi istiyorlar.” dedi.
Kalktım, gittim. Bir de ne göreyim! Beygir yatmış suyun içine, manda gibi yuvarlanıyor. Yuları Selime’nin elindeymiş, birdenbire beygir suyu görünce doğru suya girmiş, Selime’yi de dizlerine kadar sürüklemiş… Kardeşim hem kızıyor hem bana teminat veriyordu.
“Hayvan susuzluktan yanmış…”
Seza gülerek cevap veriyordu:
“Yahut kalabalıktan şaşırmış…”
Ertesi sabah kalktım, kardeşimi sordum. “Arabayı koştu, beygirle uğraşıyor.” dediler. Selime de beraber!..
O da iyi merak sardı ha!.. Bir ara dadı da onlarlaymış.
Seza dedi ki:
“Dadının rivayetine göre bir türlü tırıs yürütemiyorlarmış..”
O gülüyordu, ben bir şey anlamadım. Samiye’nin gözlerinde de bir yaramazlık uçuşuyordu. Öğleye doğru ikisi de geldiler.
“Nasıl, terakki var mı?”
Samiye kesik bir kahkaha kopardı. Kardeşim ona cevap verdi:
“Siz eğlenin.” dedi. “Biz beygiri adam edelim de görürsünüz!”
“Adam etmeye lüzum yok, sadece beygir olsun yeter…”
Aradan bir-iki gün geçti. Bir sabah erken kalkmıştım, yukarı çıktım. Avluda kimseler yok. Hizmetkârlar erkenden çifte gitmişler. Kardeşim Kivi’yi ahırdan çıkardı, koştu. Selime çit kapısını açtı. İkisi yan yana arabaya kuruldular. Yavaş yavaş dere boyuna doğru gittiler. O zaman anladım ki Kivi at olmayı öğreniyordu. Bunu, oradakilere de söyledim. Hepsi tasdik etti. Bu kadar ihtimamdan sonra… Tabii değil mi ya! Bir gün de Selime’yi yakalamış kulağına bir şeyler söylüyor; o kaçmak istiyor, dinlemiyor, inkâr ediyor gibiydi.
Aradan ne kadar geçti bilmem, herhâlde bir haftadan ziyade değildir. Kasabaya gidip gelmiştim, çoluk çocuk kırlarda şöyle bir akşam seyranı yapıyorduk.
Gözüme araba ilişti. Kivi’nin başlığını çıkarmışlar, rahat rahat otluyor ve düz çayırın üstünde arabayı da aheste aheste gezdiriyor. Sonra ağaçların kuytu bir kenarında batan akşam güneşine karşı açılmış beyaz şemsiyenin altında ikisi yan yana uzanmışlar ve şüphesiz Kivi’nin taliminden başka tatlı bir meseleden sohbete dalmışlardı.
Uzaktan onlara seslendim:
“Bu zavallı Kivi sizi pek fena yoruyor galiba!..”
Tabii bir kahkaha fırtınası koptu, hepimiz oraya gittik. Pek çok terakki de onun için… Ancak hiç şüphe yok ki Kivi’de de çok terakki olmuş. İstersek bunu tecrübe edeceklerdi ve ettiler de…
Yavaş yavaş birlikte köye döndük. Seza’ya sordum:
“Kivi hakkındaki fikrin Seza?”
“Terakki değil, olmuş bitmiş bir şey.” dedi. Selime’nin kolunu sıkarak onu pek fena mevkide bırakan bir kahkaha salıverdi. Kardeşim güya, bunları işitmiyordu.
Birkaç gün sonra enişte bey geldi. Artık buna ciddi bir renk vermek lazımdı. Şöylece aile arasında görüştük. İhtiyar halaların, teyzelerin, bütün bir yaz bize misafir gelen bu hısım akrabanın fikrini sorduk. Dadılar, bacılar sevinçlerinden biraz ağladılar.
Bir akşam ihtiyarlar otururken kardeşimi çağırdık:
“Bak.” dedim. “Birader Kivi’nin talim terbiyesinde gösterdiğin dikkat ve gayretinden pek memnun olduk hatta buna mükâfaten enişte beyin, mübarek halan, teyzelerin, nineciğin ve nihayet işte ben sana Selime’yi veriyoruz. Beraberce talim ve terbiyeye alıştırırsınız… Sen de aldın, kabul ettin demektir. Haydi, enişte beyin elinden öp, onlar da senin alnından öpsünler, biçare Kivi’de elinizden kurtulsun! Seza’ya da sıra gelsin.”
Kızlar kapıdan dinliyorlardı. Böyle de oldu. Sonra ben, zihnen düğünü köyde yapmaya karar verdim.