18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Veysel Çavuş (страница 4)

18

“Canım, nasıl olur! Kızın hiçbir şeyi yok. Olur mu? Gel yapma…”

Dinlemedim. İstanbul’a kadar anneme gönderdiğim ufak tefek alım haberinden sonra, sadece bir gün tedarikiyle bütün aileyi topladık. Bir gece kasabadan imam efendi geldi, erkekler bir tarafa toplandık. Nikâhı kıydık.

Benim haberim yok… Seza kızları hatta köy kızlarını da başına toplamış, beyaz yeldirmeler, beyaz örtüleriyle Kivi biçaresini de süslemişler hatta tellemişler, arabaya da çiçekler takmışlar…

Tam nikâh bitti, köy âdeti üzere alaya buyurun demezler mi?

“Ne alayı?”

“Gelin alayı!..”

Olur olmaza yer yok, her şey hazırlanmış. Köylüler için bir kat davul zurna getirtmiştim, onlar öne düştüler, gelin hanımı arabaya bindirdik, Kivi’nin o aheste adımıyla üç defa köyü dolaştırdık; kadınlar, kızlar arabanın önünde, erkekler biraz uzakça, arkadan gelini örttük, kapadık. O zavallı elimizden kurtulmak için havanın soğukluğundan, üşüyeceğinden bahsediyordu. Kim dinler, düğünümüzü yaptık.

Aradan üç-dört ay geçti, kardeşimin artık Kivi’yi satacak zamanı gelmişti fakat bir şey söylemiyordu. Sonra bir gün cesaret ederek:

“Bu adam olur şey değil.” dedi. “Müşteri de çıkmış iken…”

Ben, Seza’nın yüzüne baktım, o gülümsüyordu.

“Bana kalırsa…” dedim. “Siz onu satmayınız. Kivi sizin çok zahmetinizi çekmiş bir emektardır. Onu çok hırpalamıştınız. Hem bir gün gelir, kim bilir hangi sebeple gönüllerde bir hırpalamak ihtiyacı doğarsa Kivi elde bulunsun. Ne dersin Seza?”

SEZA’NIN KOCASI

Hısımdan akrabadan altı-yedi kız var ki birtakımının gelinlik çağları geldi yetişti, birtakımının da eli kulağında… Bunların hepsi elimde büyüdüler, hepsi beni severler, benim de artık son arzum, bunların saadetlerini görmekte kaldı!..

Ben şu dünyada, zaman zaman birçok işler yapmaya çalışmış idim. Bir zamanlar şair olacaktım, bir zamanlar büyük bir muharrir. Bir aralık, büyük bir devlet adamı olmak hevesine düştüm. Hatta haricî memuriyetlere bile talip oldum. Nihayet, bir vakitler de müverrih olduğuma kendim bile kail olacak21 oldum. Lakin artık bugün, itiraf edeyim ki bunların bir kısmını hiç olamadım, birtakımını da pek fena taklit edebildim. Mesela, şiirlerimi okumaya benden başkası tahammül edemezdi; yazdığım makalelerin, hikâyelerin ise kıraatine22 ben bile tahammül edemedim. Haricî memuriyetlerde kumara alışmaktan başka kârım olmadı. Bir tarafta istidat göstermeye müsait zemin zuhur etmediğine hamlederek kendi kendime teselli buldum.

Müverrihlik bahsine ise en son geldim ve vâkıâ çok da eser okudum ancak o kadar güzel şeyler gördüm ki cesaretim kalmadı, bir satır, ne olur bir satırcık olsun yazmaya kendimde kuvvet bulamadım.

Şimdi yaş altmış, ben ise “Mütekaidin-i Memurin-i Devlet-i Âliye’den…”23 Kendi çoluğum çocuğum yok ise de bunların hepsi benim kızlarım gibi!.. Hele bir-ikisinin babalarından, analarından ziyade bana muhabbetleri bulunduğuna hiç şüphem yoktur. Dünyada hiç olmazsa bunların saadetlerini görmek istiyorum ve bunların saadetlerini düşündükçe hepsine, kendi hayalimde birer koca bulabiliyorum. Mesela filanın şöyle bir kocası olursa bahtiyar olur, filana da şöylesi olmalıdır… Yalnız, sıra Seza’ya gelince tereddüt ediyorum, acaba Seza nasıl bir koca bulacak diye düşünüyorum. Çünkü bu öyle bir kız ki ne kolay kolay anlaşılır ne de anlatılır. Bir defa gayet zeki. Kendisi şen ve alaycı görüldüğü hâlde hissiyatını ketmetmekte son derece kuvvetli. Ötekiler gibi biraz fazla yürürse yorulmaz, moda deyince çıldırmaz, çok gülerse sinirini tutup sonra yarım saat ağlamaz! Vücudu mütenasip ve kuvvetli, bir esvabı arkasına uydurmak için korsesini fazla çekmeye yahut doldurmaya hacet yok. Kendisine yaraşmayan tavrı, taklitçiliği yok. Okuyup yazması da ötekilerden fazla, fıtraten de müsait ve müstait.24 Kuvvetli bir hafızası var. Hissiyatına mağlubiyeti de enderdir. Demir gibi soğuk ve katı düşüncelerden zevk alır. Biraz da mağrurdur, hatta müstehzidir. İnsanların amansız tarafını bulur ise âdeta zalim olur. En fenası, herkesle alay ettiği, oturup konuştuğu hâlde, filanı beğenip tercih ettiğini hissettirmez ki insan ona göre bir kıyas yapsın…

“Seza filancayı sever misin?”

“Bilmem!.. Hiç düşünmedim.”

Seza’nın şiir tarafı pek az, hesap tarafı pek çoktu. Âdeta sevmeye bile düşünerek muvaffak olacağına kanaatim var gibiydi.

“Seza tahattur ediyor musun İzzet Bey’i; bana ne kadar methetmiş idin! Galiba Fehime sana haksızlık etti!”

“Aldanıyorsunuz dayı bey, Fehime o zaman bana isimden bahsetmemek için yemin verdirmiş idi. Ne ise sonra hanım yengem size ilham etmiş oldu.”

Görülüyor ki Fehime ile laubaliyiz… Ötekilere pek serbest davranır isem de onlar hiçbir vakit Seza gibi olamadılar, benden utanırlar, odada çokça koca lakırtısı olsa kalkar kaçarlar. Seza hiç oralarda değildir. Kendisinden pek çok bahsettirmeyi de iyi biliyor. Seza, yaradılıştan idare olunacak bir kadın idi. Kocası idaresini ona bırakacak olursa fena bir ev kadını olacağını görüyorum lakin onu idare edecek erkek tasavvuru da bence mümkün değildir.

Kendi kendime Seza’yı genç bir zabite verecek oldum… Faraza bıyıkları kesik, kalpağı Kafkasvâri iki taraftan çekilmiş, kılıcı koltuğunda, alamod25 bir zabit. Eminim ki Seza iki günde onu şaşırtacak, zavallı yürümesini bile unutacak. Seza’yı şöyle ağırca, durmuş oturmuş bir beye versek onu da iki günde divane edip akıldan çıkaracaktır. Ona zaten akıldan çıkmış bir koca lazım olduğunu düşünemiyor imişim. Bakınız, tesadüf bunu ne kadar güzel düşünüp halletti.

Bir aralık birader rahatsız olmuştu, bizim Urumeli’de bir parça arazi vardır ya onun işlerini yüzüstü bırakmamak için beni oraya göndermişti. Üç-dört ay kadar orada kaldım. Son günlerde Seza bana iki mektup yazdı bir defa da telgraf çekti. Ne zaman İstanbul’a döneceğimi soruyordu. Tuhaf buldum, bir şey de anlamadım.

İstanbul’a geldiğimin ikinci günü haber almış, geldi. Bana bilmem nasıl münasip getirip Moda Jimnastik Kulübü’nden bahsetti. Oraya hiç gidip gitmediğimi sordu.

“Hiç gitmedim.” dedim.

“Dayı bey, yarın oyun var, gider misiniz?” diye sordu.

“Kızım, vâkıâ spora merakım var ise de sureti mahsusada26 kalkıp da Moda’ya gidecek kadar değil. Bir sırası düşerse, giderim.”

“Ama dayı bey, yarın büyük bir oyun var!”

Bir parça şüphelenir gibi oldum:

“Sen hiç oraya gittin mi Seza?”

“Evet gittim… Kadınlar da gidiyor!”

“E, pekâlâ! Ne gördün bakayım?”

“Dayı bey! Bir bey var. Tamam iki metre yüksek atlıyor.”

“Ya… Nasıl bey bu!..”

“Bilmem, genç bir efendi. Hem dayı bey, size açıkça bir şey söyleyeyim mi? Diyorlar ki o bey güya bizim eve haber göndermiş… Güya, görücü gibi!”

“Ya!.. Seza, a kızım neden deminden beri beni yorup duruyorsun, söyle bakayım ne münasebetle bu delikanlı sana talip çıkıyor?”

“Canım dayı, ben ne bileyim! Bana da Selime söyledi. Bana göre, Fehime’nin kocasının münasebetsizliği olacak, onun arkadaşı mı imiş, ne imiş…”

“E, pekâlâ, bu bey seni tanıyor mu?”

“Hayır…”

“Aaa! Nasıl olur. Fehime’nin kocası tanıştırmayı düşünmemiş olabilir mi?”

“Dayı bey, artık ben de öteki kızlar gibi sıkılacağım ama size tanımıyorum diyorum ya! Beni gördü ama tanımıyor.”

“Nerede gördü?”

“Canım, biz Selime ile Ali Bey’in evine gitmiş idik, oradan çıktık, gelirken sarı evin önünde karşı karşıya geldik. Orada gördü.”

“Gördü de yani ne yaptı?”

“Ne yapacak, hiç… Döndü döndü arkasına baktı.”

“Arkasına baktığını ne biliyorsun?”

“Canım dayı bey… Ben de baktımdı. Gördüm diyeceksiniz, değil mi? Hayır. Selime’ye söyledim, o baktı, ben başımı bile çevirmedim.”

“Haaa, şu madde, anladım. Lakin Selime tuhaftır. Bu zat ne iş yapıyor imiş?”

“Bunun iki tane makarna fabrikası varmış dayı bey, babası da kereste tüccarı imiş diyorlar.”

“Âlâ! Kereste tüccarı, makarna fabrikası… Sakın bu bizim Hacı Alizâdelerin küçük oğlu olmasın!.. Dur hele!.. Ben onun babasını tanırım. Âlâ!.. Eee, Seza! Anan, baban ne diyorlar?”

“Onlara kalırsa hemen verecekler. Ben size niçin sık sık mektup yazdım!..”

“Doğru Seza! Ben anlamalıydım. Pekâlâ, sen ne diyorsun bakayım? Artık ciddi konuşuyorum, ben daha bu işi pek o kadar anlayamadım.”

“Kızlar ne der, dayı bey?”

“Ne diyecekler? Türlü şeyler derler elbet!”

“Ben bir şey demedim buna, emin olunuz. Yalnız…”

“Evet, söyle söyle!”

“Alık malık bir şey değil, ağzı burnu da yerinde.”

“Yani çehresi bayağı sana cazip göründü desene…”

“Hiç de değil! Ben, bilirsiniz gözlüklü adamı sevmem, o ise daha genç yaşında gözlük takmış.”

“Canım gözlüklerini sevmezsin, o da gözlüklü olur ama sen de bu gözlüklüyü seversin, yahut hesabına uygun gelir.”

“Artık bilmiyorum.”

Seza’yı daha ziyade söyletmenin kabil olamayacağını gördüm ve tabii ertesi günü biz, saatinde Moda Kulübü’ne damladık. Burası bir İngiliz kulübü, seyirci de gelirse kabul ediyorlar.

Bugün fazla olarak şampiyonluk müsabakası varmış. Ancak yüz kadar sporcu, bir bu kadar da meraklısı geniş meydanın içinde kayboluyordu. Ortada birtakım genç, tüvana27 adamlar soyunmuş, dökünmüş duruyorlardı. Sonra çan çaldı, oyun başladı. Evvela, muhtelif kulüpler hep birden bir geçit yaptılar, arkadan oyunlar başladı. Hammer28 attılar, kısa koşu, uzun koşu, disk filan derken iş atlamaya geldi, bizde de heyecan başladı.

Biraz daha geçti, sırıkla yüksek atlama müsabakası ilan olundu. Ortaya dört genç çocuk ayrıldı. İlkin tereddüt ettim, bunlar âdeta çocuk idiler, sonra tarif ile Seza’nın talibi olanı buldum. Şimdi hatırlamıyorum ancak ilkin galiba hiçbir hüküm veremedim. Atlamalar yaptılar, atlayanlardan ikisi muvaffak olamayarak çekildiler, kaldı iki kişi ki bunlardan biri Istrati isminde bir Rum genci idi. Diğeri de Hasan Bey dedikleri genç! O zaman kalbim çarpmaya ve onun kazanmasına dua etmeye başladım.