18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Veysel Çavuş (страница 2)

18

“Bizim kadın kimsesizdir, bir can yoldaşı yoktur! Komşu namusu, Allah’tan sonra size emanet, kapınızda hizmet eder…”

Bunları söylerken o kahraman yüreğinde, o kurşuna deldirdiği sinesinde bir şey kopuyor, acıyor zannettim. Sesinde öyle bir edayı mahsusâne vardı. Onu temin ettim, teselli etmek istedim. Sarıldık, veda ettik. Bir gün sonra onlar gittiler. Önde davul çalarak… Arkalarında birer beyaz torba, ayaklarında çarık… Çok gözyaşı yadigâr bıraktılar, tabur merkezine gittiler.

Sıcak bir gündü. Kumlu yollar uzakta dağların sırtında belli oluyordu. Onları kasabanın kenarına kadar teşyi ettim. Dua oldu. Sonra üç kere bağrıştılar, ben de sessizce ağladım.

Onlar gittikten sonra her yer tenha kaldı, mübadelât-ı ticariye14 durmuştu, herkes yeni haberlere intizar ediyordu.

Sararmış yapraklar dökülüyor, melul bir sonbahar çehresini gösteriyordu. Bir taraftan tedarikât tezayüt ediyor, Edirne’ye mühimmat-ı harbiye sevk ediyorlardı; Rus zırhlıları İğneada önünde idi. Harekât-ı iğtişaşiye15 reisi Şişmanof Istranca’da dolaşıyordu…

Siyah bez feraceli, beyaz başörtülü fakir, kimsesiz kadınların belediye dairesi önünde toplandıklarını görüyorduk; memleket bunlara yardım ediyordu. Veysel’in zevcesi bizim evde idi. Saf, dindar bir kadın imiş. Evin içinde gölgesi bile görünmüyor, sessizce çalışıyor, daima görülecek bir iş buluyordu. O saffet-i masumanesi ile bizim ihtiyarların kalbinde de bir mevkii mümtaz kazandı. Ara sıra birisi odamın kapısını açar:

“Veysel Çavuş’tan mektup geldi mi? Hatice Kadın soruyor” derdi.

Vâkıâ hepimiz Veysel’in mektuplarını bekliyorduk. Fakat sadece üç mektup geldi. Bizim taburu Vize’ye, Smakov’a gönderdiler. Sonra Tırnovacık’a sevk olundu. Daha sonra hudut kulelerine tevzi ettiklerini duyduk. Kış geliyordu. Ağustosun son günleri yağmurlu ve soğuk oldu. İstanbul gazeteleri “Hedaya-yı Şitaiyye!”16 tafsilatı ile doluyor boşalıyordu.

O zaman, bir arkadaşla konuşurken benim şüphelerime o cevap vermişti:

“Görünüyor ki Rus siyâsiyunu17 bizi bir harbe sevk ediyorlar. Avrupa’da da düşmanlarının bitaraf kalamayacağı bir harp çıkarmak istiyorlar. Yoksa Makarof, İğneada’ya mazlum Türkleri müdafaa etmek için mi geldi zannedersin.” dedi.

Evet bu doğru idi. Rusya Mançurya’daki tuzaktan kaçıyor, onun için filosunu gönderiyor, onun için tükenmez bir ümmid-i tevessüle, bir ümmid-i istilakârâne ile meşbu olan Bulgarları ayaklandırıyordu. Yurdumuzu boş bırakıyor, ordumuzu işgal ediyordu. Hâlbuki biz o harbe girişmek istemiyorduk. Onun için o kadar masraf, o kadar fedakârlık neticesizlikle sönüyordu. Yalnız soğuk bir kâbus arasında bir rüya görür gibi hırsız kovalıyoruz, askerimiz daima kaçan düşmanın arkasında; şu tepenin üstünden şu çatağın içine doğru koşarak, yuvarlanarak onu bir çalının kökünde bulup ezememekten mütevellit fütur içinde sürünüyordu. Pek çok haberler duyduk, felaketler geçirdik, bir büyük harbe mahsus masarife katlandık, ziyan gördük, keder çektik, bütün bu unutulmaz dertlerin neticesi yine bir hiç oldu. Fakat fena bir hiç! Çünkü diyorlardı ki o zaman Balkanlar’da elli dört bin kişi ziyan oldu.

Yoksa ne Rusya düşündüklerini yapabildi ne de Bulgaristan bir karış toprağa hak kazandı!.. Nihayet Japonya hücuma başladı. Rusya’nın İğneada’daki ihtiyar kahramanı, ufkun ötesinde talihin ona hazırladığı kısmete doğru koştu, gitti.

Mançurya sahralarının karları altında sönen bu vakanın ilk safahatı başlarken biz de yavaş yavaş rediflerimizi terhis ettik. Ancak her eve neşe ve saadet getiren bu avdet bize matem getirmiş idi.

Çünkü Veysel gelmedi. Şehit olmuş… O zaman kalbimde, arkadaşlarının getirdiği bu kara habere inanmak istemeyen bir ukde-i iştibah18 vardı. Sonra bir gün Edirne’de iken Mülazım Nâfiz Efendi, Veysel’in vefatı hakkında bana tafsilat verdi:

“Zabornova hudut kulesinde idik.” diye başladı. “Şarktan bizim tarafa geçen Bulgar komitelerini takip ediyorduk. Orman içinde onların kendilerine mahsus işârat ile emin ve muayyen yollar vardır. Faraza, bazı en sık bir korunun ortasında ağaçlara asılmış iki kemik görürsünüz. Buna mana veremezsiniz hâlbuki bu bir istikamet gösterir.

İnsan bu işâratın lisan-ı sameti arkasında mümkün olduğu kadar emin olarak hududu geçebilir, sonra mevâkii askeriye civarında da böyle bazı işaretler vardır. Biz keşfedebildiklerimizi pusu tertip ederek bekliyorduk. Komiteden, fedaiden başka çapulculara da tesadüf ediliyordu. Ahalisi şarka doğru firar eden köylerin hayvanlarını sürü ile kaçırıp satmak isterlerdi. O zaman bu maksatla ormanlar içinde dolaşan pek çok Bulgar tevkif edildi.

Bir gece, yerde biraz kar vardı. Rüzgâr hafif fakat soğuk esiyordu. Ben pusuda idim. Veysel Çavuş da on kişi ile devriyeye çıkmış idi. Zaman zaman mehtap karların üstünde parlıyor, ormanda titrek gölgeler peyda ediyordu. Bir aralık sol tarafımızdan fakat uzaktan, dere içinden devamlı silah sesleri gelmeye başladı. Hemen kuleye koştum. İki devriye kolu tertip edip gönderdim. Ateş devam ediyordu ve biz sabırsızlıkla haber bekliyorduk. On dakika sonra iki nefer, arkalarında Veysel Çavuş’u getirdiler. Yanağından kan akıyordu. Gözleri kapanmış, koğuşun kirli aydınlığı altında çehresi mahuf19 ve sarı idi. Bütün askerler koştular, onu yatağının üstüne uzattılar. Biz şaşkınlıkla onda eser-i hayat ararken, getiren neferlerden biri yeis ve teessür ile titreyerek ‘Öldü, öldü…’ diyordu. Evet, kurşun Veysel’in yanağından girmiş ve biçareyi derhâl öldürmüş…

Bu hakikat aramızda anlaşıldıktan sonra bu yiğit, bu dilaver silah arkadaşının etrafında hepimiz mebhut20 ve müteessir kaldık. Getiren nefer tafsilat veriyordu: ‘Kalova kulesine giden yol üstünde ve dere içinde birdenbire tesadüf etmişler, ateş başlamış ve ilk hamlede Veysel düşmüş. Düşman da üç ölü bırakarak kaçmış. Kendi kendime, Veysel’e yazık oldu dedim. O bir bölüğe mukabil feda edilmeyecek bir Türk idi, yazık…

O esnada pusudan ateş sesleri gelmeye başladı, Veysel’in üstünü örttük, pusuya doğru koştuk… Biraz sonra Veysel’in arkadaşlarından biri daha şehit oldu. Bu da dilber bir asker, bir onbaşı idi. Anadolu’nun yetiştirdiği o fevkalade askerlerden biri…

O gece, sefil iki kurşunla itmam-ı hayat eden, itmam-ı vazife-eden bu iki Türk, bu iki silah arkadaşı, yağmurluklarının altında yan yana uyudular.

O gece sabaha kadar hiçbir ses, onların mukaddes uykularını rencide etmedi. Bütün asker bu iki kıymettar cesedin yanında, şehitlerin başı ucunda hürmetle, teessürle sabaha kadar beklediler. İçlerinden biri de ince, hazin, nalekâr bir sesle yavaş yavaş Kur’an okuyordu. O gece yedi kişilik bir çete elde ettik. Üç tanesi öldü, ötekiler kaçarken pusuya düştüler, biraz müdafaadan sonra teslim oldular. Ertesi günü de kulenin arkasında, orman içinde bir meydancığın orta yerinde iki silah arkadaşını yan yana gömdük. Yalnız dün ile bugün arasında bir fark var ki benim nikbin gönlümü teselliye kâfidir.”

KİVİ

Kardeşim, panayırdan yeni bir beygir almış; bu haberi gelip bana söyledi. Bizim gibi köyde, kırda oturanların ata, beygire meraklı olması çok görülmez. Hemen dışarıya koştuk. Benden evvel çoluk çocuk bütün ev halkı, hayvanı temaşaya çıkmışlar.

Oh! Hakikat güzel bir hayvan. Bir Rus kadanası kadar semiz, sağrısında pul pul kestane dorusunun baklaları açılmış, bunu cambazlar İstanbul’dan getirmişler…

“Çekin bakalım şöyle!”

Önden baktık, arkadan baktık… Âlâ, hiç diyecek yok. Baktıkça hepimiz güzel bir tarafını buluyorduk. Yaşı da pek geçkin olmasa gerek. Tuhaftır, bende beygir merakı vardır da hayvanın yaşından pek anlamam. O kadar tarif ederler, bir türlü anlayamadım. Ezberleyemedim.

“Lakin pek kalın. Bilmem binmeye yarayacak mı?”

Kardeşim, derhâl müdafaa etti:

“Ne demek! Mükemmel tırıs gideceğine şüphem yok. Cinsi halis Rus…”

“Evet hele araba için hiç diyecek yok.”

“Şöyle bir binsen de görsek.” dedim. Derhâl hepsi bu söze ortak çıktılar.

“Evet, bir binseniz de görsek.” dediler.

Kardeşim, biraz nazlandıktan sonra bindi. Fakat tuhaf… Hayvan biraz ziyadece yorgun olacak. Üç kere bacaklarını sallayıp karnına vurmadıkça, dizginleri bir-iki tartmadıkça yerinden kımıldamıyor.

“Sen gelirken bunu biraz fazlaca yormuşsun galiba!”

“Ne diyorsun ağabey! Hayvan üç gündür yol geliyor. Ta İstanbul’dan gelmiş…”

Derhâl tasdik ettik, bizimkiler de iştirak ettiler. Yalnız Seza bize gülüyordu. Yaramaz kız, neyle olsa eğlenmek ister.

“Samiye, sen ne dersin?” Samiye beğeniyordu lakin hepimizden ziyade seven, beğenen kardeşimdi.

“Adını ne koyacağız?”

Evet, bir mesele! Güzel bir isim olmalı. Hepsi bir isim söylüyordu. Samiye “Uslu koymalı.” dedi. Seza, “Akıl mı danışacaksınız?” diye alay etti. Annem “Derviş olsun.” dedi. “Sonra, ona bir de tekke bulmak ister!” diye alay ettiler. Birader Fehime’ye, onu nasıl koşacağını hele arabayı uçuracağını anlatıyordu.

“Kuş gibi, bir saatte kasabaya!”

Seza öteden cevap verdi:

“Kanatsız Kuş koyalım, Kanatsız Kuş…”

“Kanatsız Kuş olur mu?”

“Olmaz mı belki vardır!”

“Hayır. Nerede duyulmuş?”

“Vardır ya! Değil mi dayı bey?”

“Evet, Avustralya’da yaşayan bir kuş varmış ki kanatları yokmuş hatta kanat kemiklerinden de eser yokmuş. Uzun gagasını yumuşak topraklara sokar, otların kökündeki yaşlılığı emerek yaşarmış.”

“Neydi onun adı?”