Мемдух Шевкет Эсендал – Mendil Altında (страница 7)
Nadir Hanım’ın kızı belki anasından biraz daha güzelce. Yüzü biraz daha pudralı, dudakları biraz daha boyalı, başına bağladığı tül de biraz daha ince. Bu hanımın, şımarık mahalle kızı olduğu zamanları bilenler, onu rahatça tanıyabilirlerdi. Ancak şakaklarından aşağı uzanan favorileri ile Meksikalılara benzeyen bu renksiz delikanlının o sıska çocuk olduğunu tanımak güçtü. Bu, o hitabe okuyan çocuğa hiç benzemiyor. Saçlarını iki yana ayırmış, kaşlarının ucundan dönüp kulaklarının arkasına takılıyor.
Nadir Hanım, Doktor’un karısı ile kapı önünde başlayan söze devam ederek:
“Bizim, ziyarette kusurumuz çok hanımefendi!” dedi. “Bilmiyorum ki olmuyor işte!..”
Kız sözü anasının ağzından alarak:
“Zaten biz geleli daha kaç gün oldu!” dedi. “Benim tayyörüm27 vardı, annemin mantosunu yetiştiremediler. On beş gün hep provaya gittik. Burada o kadar tanıdıklarımız varken hiçbirine uğrayamadık. Daha Ankara’da adamakıllı bir terzi yok. Tekmil ecnebiler28 tuvaletlerini İstanbul’da diktiriyorlar. Gülseren Hanım’ın Hilal-i Ahmerlikleri29 Paris’e yazıldı. Oradan, ölçü üstüne gönderdiler. Elbette onların makastarları başka ama ne olsa noksan oluyor. İnsan Paris’e kendi gidip diktirmeli…”
Sevim Hanım’ın fikrince, anası bir ziyarette nasıl konuşulacağını bir türlü öğrenememiştir. Her zaman Sevim Hanım onun sözünü, lakırtısını kesmeye mecbur oluyor! Bugün de kızı ona konuşulacak sözü işaret etmiş oldu. Nadir Hanım, kızının bıraktığı yerden başlayarak:
“Evet.” dedi. “Ankara’daki terzilerin hiçbiri bir şeye benzemiyorlar. Ben maron30 tuvaletimi diktireyim dedim, (kızına sorarak) neydi o Yahudi madamının adı?”
“Aa, anne o Yahudi mi? Halis ecnebi madamı. Bir kelime Türkçe bilmiyor.”
“Bilmiyor da bizimle nasıl konuşuyor?”
“Tuhafsın, o da Türkçe konuşmak mı? ‘Biğ tuvağet, vağburğda biğ güğ…’ diye konuşuyor!”
Nadir Hanım kanmadı ama kızı ile çene yarışına girmek istemedi.
“Bilmem.” dedi.
Biraz sustuktan sonra, gene Nadir Hanım:
“Ecnebi madamıdır da neden diktiklerini beceremiyor?” diye sordu.
“Kadın pekâlâ modayı biliyor ama işçisi yok!”
Nadir Hanım gene kanmadı, yeniden:
“Bilmem!” dedi.
Ana kız konuşurlarken Doktor biraz kaşlarını, biraz da başını kaldırmış, onları dinliyor ve Sevim Hanım’la konuşmanın kolay olmayacağını anlıyordu. Nadir Hanım’ın tecrübesi olmak lazım gelir. Öyle iken bak bir satır sözde bir âlem yanlışı çıkıyor! Bunun için söz sırası geldiği hâlde Doktor sustu. Doktor’un hanımı da ancak bir şey sormakla lakırtıya karışabileceğini anladı;
“Bey afiyettedir inşallah?” dedi.
Birkaç yıl var ki Nadir Hanım kocasını “Sungur” diye çağırıyor. Bu yeni sözlere alışmak kolay olmuyor ama başka çaresi var mı? Kızıyla, kocasıyla her gün uzun uzun münakaşalar etmek, biraz da hakaret görmek istemezse bunlara alışmalı, yeni hayatları öğrenmeli.
Doktor’un hanımı kocasını sorunca Nadir Hanım saşırmadı:
“Sungur mu?” dedi. “Bilmem. Biz onu bir buçuk ay var ki görmedik. Kızına her vakit mektup yazar. Konya’dadır.”
Doktor’un hanımı sordu:
“Onlar artık Konya’da mı kalacaklar?”
Sevim Hanım cevap verdi:
“Muvakkaten.”31 dedi. “Tahkikat Komisyonu ile… Babam hiç istemedi ama ‘İlle Sungur Bey, sen de olacaksın.” demişler.”
Nadir Hanım da ekledi:
“Zaten şimdi onsuz bir iş olmuyor ki…”
Sevim Hanım yeniden sözü alarak:
“Oradan Ereğli’ye geçeceklermiş, gazete yazdı. Oradan da artık buraya gelir, birlikte Ankara’ya gideriz diyorum.”
Doktor söze karışmak istemiyordu ama boş bulundu:
“Tahkikat Konya’da ise…” dedi. “Gidecekleri Ereğli de belki Konya Ereğlisi’dir; bu takdirde de İstanbul’a uzak düşer, doğru Ankara’ya giderler.”
Sevim Hanım, Doktor’un sözlerini bir latife sandı, ne demek istediğini de iyice anlayamadı. Hafifçe gülerek:
“Hiç Konya’da Ereğli olur mu?” dedi. “Konya’da deniz var mı?”
“Deniz yoktur ama Ereğli vardır.”
Sevim Hanım’a kalırsa: “Hiç Konya’da Ereğli olur mu? Ereğli, deniz kenarında olur. Hem olsa bile bunu Sungur Bey’in kızı Sevim bilmez de bu bunak Doktor mu bilir?”
“Ah, gazete yanımda olsaydı da gösterseydim!” dedi.
Doktor, Sevim Hanım’ı sinirlendirmekten korkarak:
“Yok yavrum.” dedi. “Ben bilerek söylemiyorum, belki Karadeniz Ereğlisi’dir. Siz, Konya dediniz de, benim aklıma Konya Ereğli’si daha muvafık geldi. Olabilir, belki de Marmara Ereğlisi’dir.”
Doktor, Marmara Ereğlisi deyince artık büsbütün saçmaladı. Nadir Hanım dayanamayarak:
“İlahi Doktor Bey!” dedi. “Şakacısınız!”
Nadir Hanım’a göre: “Elbette Sevim’in dediği doğrudur; neden mi? Çünkü gazeteyi okuyan o, babasının da mektuplarını o okudu! Bundan başka, kız mektepte harita da okudu. Doktor’un acaba dünyadan ne haberi var?”
Doktor sırıtarak Sevim Hanım’a bakıyordu. Bu bakışta: “Yanlış anlamışsın, Konya Ereğlisi olacak.” diyen bir mana vardı.
Bir dakika hepsi sustular. Sevim Hanım’ın kanı oynamış, yüreğine de şüphe girmişti.
“Konya’da da bir Ereğli var mı acaba? Varsa ne fena, bu bunak Doktor’un karşısında cahil, aptal oluyorum. Ereğli’yi bilmemek bir şey değil ama olsun. Ben neler biliyorum ki Doktor onları rüyasında bile görmemiştir. Ne yapmalı da bunun altında kalmamalı? Hınzır kâfir Ereğli, Allah canını alsın inşallah. Babam da yazmaz olaydı!”
Doktor, Sevim Hanım’ın içinden geçenleri gözlerinden okuyarak söze karıştığına pişman oldu. Yanlışını düzeltmek için bir kolayını aramaya başladı. Biraz düşündükten sonra, başka bir söz bulamayarak:
“Nadir Hanım.” dedi. “Hanımlar, beyler büyüdüler; bunları gördükçe iftihar ediyoruz. Nasıl Yusuf Efendi ihtiyarladı mı?”
“A, görseniz Sungur’u tanımazsınız. Eskisinden daha genç. Geçen sene giydiği pantolonlara bu sene sığmıyor, işi olmasaydı zayıflamak için Avrupa’ya gidecekti. Maşallah onun gönlü de geniştir.”
Söz gene kesildi. Sevim Hanım’ın kanı oynadığı pek belliydi. Ne çare bulmalı? Doktor, Nadir Hanım’a oğlunu göstererek:
“Bu bey.” dedi. “Büyüdükçe size benzeyecek; hanım, pederine çekmiş. Burnu, gözleri babasını hatırlatıyor.”
Nadir Hanım itiraz etti:
“A, Doktor Bey!” dedi. “Sevim’i kim görse bana benzetiyor, asıl Salâ babasına benzer.”
Salâ Bey de anasına benzetilmeye razı olmadı. Söze karıştı.
“Ben, babama benzerim.” dedi.
Doktor’un hanımı da çocuklara baktı, tetkiki sonunda o da Nadir Hanım’a hak verecek gibi oldu. Sevim Hanım dayanamadı, anasına:
“Babamı bilmeyenler beni, sana benzetiyorlar.” dedi. “Asıl benim hatlarım babama benzer!”
Salâ Bey cevap verdi.
“Affedersin.” dedi. “Kime istersen sorarız. İstersen babama soralım!”
Sevim Hanım kızgın:
“Soralım.” dedi. “Sen kendin ‘Ben Valantino’ya32 benziyorum.” demiyor muydun? Daha dün bana söylüyordun!”
“Ben ‘Benziyorum.’ demedim, ‘Çocuklar beni, Valantino’ya benzetiyorlar.’ dedim.”
“Senin bir sözün bir sözüne uymuyor ki! ‘Valantino’ya benziyorum.’ diyordun, şimdi ‘Babama benziyorum.’ diyorsun.”
“E, ne olur? Belki babam da gençliğinde Valantino’ya benziyordu.”
“Hiç değil. Babamın gözleri mavi olsa tıpkı Paşa’ya benzer. Kime istersen sor!”
“Paşa’nın babam gibi karnı var mı?”