18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Mendil Altında (страница 9)

18

Doktor, evi Sevim Hanım’ın tabirleri ile onun istediği gibi gösteremeyeceğini anladı. İçeri odadan Salâ Bey de bağırdı:

“Abla bak, burada ‘patebebi’yi oynatırız.”

Sevim Hanım ayrıldı, o tarafa gitti. Doktor’un Hanımı’da Nadir Hanım’a evin köşesini bucağını göstermeye başladı.

Doktor, besleme kızla yalnız kaldı. Karşı karşıya duruyorlardı. Kıza baktı, sırıttı. O da Doktor’a güldü. Besleme dedi ki:

“Siz beni geçen gün gördünüz de tanıyamadınız! Şimdi artık tanıdınız mı? Çok büyümüş müyüm?”

“Büyümüşsün ya tam gelinlik kız olmuşsun!..”

Besleme kız içinden gelen bir sevinçle:

“Aman!..” dedi. “Kim görse ‘gelinlik’ diyor! Gelin olmayı kim istiyor acaba!”

“Gelin olmak mı? Kim olsa ister…”

“Kim ister?”

“Kim olsa ister! Mesela ben bile…”

Kız, kısık bir kahkaha ile güldü:

“Aa, siz gelin olur musunuz?..”

“Olurum ya!”

“Hem bilsen ne tuhaf olurum!” diyecek, genç kızla yârenlik edecekti. “Gider de arkamdan eğlenir misin, ‘İhtiyar bunak hâline bakmıyor da neler söylüyor!’ der misin?” diye düşündü, sustu. Hayırsız koyunu varsın dağda kurtlar yesin!

Misafirler gidiyorlar. Evi beğenmişler mi, alacaklar mı? Belli değil. Doktor sanki biraz mahzundu. Kâküllerini düzelten, burunlarını pudralayan Nadir Hanım’la kızına veda edip odasına döndü. Pencerenin önüne oturdu. Ortalık kararmış, ışıklar yanmış. Her nedense “Ölüm nasıl olsa gelecek!” diye düşündü. Sonra Yusuf’u ve ailesini göz önüne getirdi. Bunlar da değişen, yenileşen yaşayışa ucundan kıyısından da olsa girmiş, sürüklenip giden bahtiyarlar. Doktor o hayatın dışında kalmış. Bu ne demek? Bu o demek ki hayat yürümüş gitmiş, o birlikte yürüyememiş. Geride kalmış. Bu ihtiyarlamanın, kocalmanın, ölmenin ta kendisi…

Doktor’un karısı, elinde ışıkla odaya girdi. Onu biraz kırgın görüp sordu:

“Rahatsız mısınız?” dedi.

“Yok.”

“Yeni kibarlar evi beğendiler sanırım.”

“Ya!”

“Nadir Hanım Yusuf’a danışıp bize ahretlikle haber yollayacak.”

“Yollasın bakalım!”

“Bizim içerideki odaya bir sofa koyacaklarmış…”

“Ne demek?”

“Bilmem, öyle konuşuyorlardı. Sofayı da hol yapacaklarmış. Hol nedir Doktor?”

“Bilmem. O da sofa gibi bir şey olacak.”

“Çamaşırlığı da üst kata çıkaracaklarmış. Şimdi hep öyle yapıyorlarmış.”

“Canım, onlar evi alsınlar da…”

Doktor’un hanımı biraz sustuktan sonra, gene söze başlayıp:

“Ben bu sefer bunları hiç beğenmedim!” dedi. “Hâllerine baktım da kendi hâlimize bin şükrettim. Hele Nadir Hanım’ın yüzü! Yoluyor mu, ne yapıyor bilmem, pişik suratlı olmuş! Ya oğlan, delikanlı demeye bin şahit ister! Sevim Hanım’ı da alan, teller takınsın… Gene içlerinde en cana yakın o ahretlik kız!”

Doktor sesini çıkarmadı. Elini cama siper edip karşı kıyıların ışıklarına baktı.

RÜYA NASIL ÇIKTI?

Postacı Tevfik Efendi yirmi beş-yirmi sekiz yaşlarında, kendi hâlinde, gençten bir adam. Posta odasının kapısını kapadı, Bakkal Etem Efendi’den boş yağ tenekelerini aldı; eve giderken Kerim’in kahvesinden çağırdılar:

“Tevfik, Tevfik!”

Döndü:

“Ne var?” dedi.

“Seni istiyorlar.”

“Kim istiyor?”

Kahveye girdi, İzzet Bey istiyormuş. Az çok geliri olan bir hanım almış, çoluğu çocuğu olmamış, karısının parasını yer oturur, dünyanın alayında, kurnaz, kendinden başka kimseyi düşünmez bir adam; Tevfik Efendi’nin kapı karşı komşusu. Akşamüstü kahvede yalnız kalmış, kendine konuşacak birini arıyor. Tevfik Efendi’yi görünce:

“Nereye gidiyordun?” diye sordu.

“Hiç, eve gidiyorum…”

“Daha erken, otur. Beraber gideriz.”

Tevfik Efendi oturmak istemedi. Ayakta sallandı. “Gideyim.” diyecekti, İzzet Bey onu alıkoymak için ağır tavırla, yavaş bir sesle:

“Tevfik.” dedi. “Seni bu gece rüyada gördüm… Allah hayırlara tebdil etsin.”

Tevfik sarardı:

“Nasıl?” dedi.

“Seni rüyada gördüm diyorum.”

Tevfik Efendi elinde tenekelerle peykenin kenarına ilişti.

“Nasıl gördün? Pek fena mı?” diye sordu.

“Neden fena olsun, fena da olsa hayra yormalı.”

Kahvecinin çırağına seslenerek:

“Abdullah bir ateş ver!”

Tevfik Efendi tırnağını ne gün kestiğini düşündü. “Yanılıp da ters bir günde kesmiş olmayayım?” Kendince uğursuz saydığı işlerden birini işlemiş olmasından korktu. Fena… İçi sıkıldı. Cebinden posta odasının anahtarını çıkardı, baktı.

“Bir kahve de sana ısmarlayayım!”

“İçmem… Sen beni pek fena mı gördün?”

İzzet Bey, yan gözle Tevfik Efendi’nin yüzüne bakarak:

“İnsanın her gördüğü rüya çıkmaz ya.” dedi. “Kaynanan seni her akşam caminin keneflerine38 düşmüş görüyor da ‘Oğlum zengin olacak!’ diye bana tabir ettiriyor… Ne zengin olduğun var ne bir şey!”

Tevfik hiç cevap vermedi. “Acaba posta odasının kapısını iyice kapadım mı?” diye düşündü, korkmaya başladı. “Neden Abidin anahtarları bana bırakıyor?” diye kızdı. “Kendi işine kendi baksın! Yarın anahtarı geri vereyim, başıma bir felaket gelirse bu postadan gelecek… Gidip posta odasını bir daha yoklamalı.”

“Abdullah, bu tenekeler burada dursun, ben şimdi gelirim.” dedi, kahveden fırladı.

“Nereye gidiyorsun? Gel bak ne diyeceğim…” diye İzzet Bey, arkasından seslendi ise de aldırmadı.

“Şimdi gelirim.” dedi, gitti.

Posta odasının kapısı kapalı, yokladı, sarstı, kapalı. Açıp açmamakta tereddüt etti. Ya birisi cıgara attı ise… Kapıyı açtı. Her şey yerli yerinde, ne duman var ne de kâğıt kokusu. Yerlere, tahta aralıklarına, dolapların altına bakıyordu. Sanki bir taraftan bir ateş çıkacakmış gibi bekliyor, odayı bırakıp gidemiyordu.

Muhabere Memuru Hakkı, kapıdan başını uzattı:

“Sen demin gitmedin miydi?” diye sordu.