Мемдух Шевкет Эсендал – Mendil Altında (страница 10)
“Gittimdi ya gene geldim.”
“Ne o, bir şey mi kaybettin?”
“Yook, bir şey kaybetmedim.”
“E, ne bakınıp duruyorsun?”
“Hiç, bir ateş filan olmasın diye bakıyorum.”
Hakkı ateşi işitince içeri girdi:
“Yoksa bir cıgara filan mı düşürdün? Vallaa hepimiz yanarız… Burası zaten çıra gibi…”
Hakkı da aranmaya başladı.
“Nereye düşürdün?” diye sordu.
“Ben bir şey düşürmedim. Ama olur ya belki biri düşürmüştür diye bakıyorum.”
Hakkı’nın gelişi ona kuvvet oldu. Eğer Hakkı gelmeseydi odayı güç bırakıp çıkardı.
“Haydi gidelim, bir şey yok!”
Çıktılar. Kapıyı kilitlerken Tevfik: “İzzet Bey beni rüyasında görmüş.” diyecekti, alay ederler diye korktu, sesini çıkarmadı. Kahveye döndü. İzzet Bey gitmiş.
“Nerede İzzet Bey?” diye sordu.
Abdullah:
“Bilmem, galiba eve gitti.” dedi.
Tenekeleri alıp o da evin yolunu tuttu. “Sabahtan beri zaten içimde bir sıkıntı var, İzzet Bey’in rüyası da boşuna değildir.” diye düşünüyor, kendisi için sanki bir uğursuzluk hazırlandığını sanıyordu.
Eve girdi. Karısı Tevfik’ten daha kuruntulu, hırçınlıktan kurumuş bir kadın. Bu haberi duyarsa sabaha kadar uyuyamaz. İzzet Bey’in rüyasını karısına, kaynanasına söylemedi.
“Nen var, niçin böyle küskün duruyorsun?” dediler.
“Hiç.” dedi. “Başımda bir sangılık39 var!”
Yaz gecesi sıcak, uyku uyunmuyor. Buna kuruntu da karıştı. Tevfik Efendi yatakta dönemez. Sağ yanına yatıp uyumalıdır. Yoksa ertesi gün başına bir felaket gelir. Kafasında hep İzzet Bey’in rüyası, biraz dalıyor; uyku ile uyanıklık arasında hep onu düşünüyor, İzzet Bey’i görüyor, uyanıyor, yeniden dalıyor. Bu sıkıntı içinde yarı geceyi geçirdi. Yarı geceden sonra da yağmur yağmaya başladı, her yeri tatlı bir serinlik kapladı. O serinlik içinde Tevfik dalmış. Uyandığı vakit güneş çoktan doğmuştu.
Kalktı, don gömlekle bahçeye çıktı. Karısı ile kaynanası çoktan kalkmışlar, bahçede pekmez kaynatıyorlar, Tevfik’i görünce karısı uzaktan gülümsedi. Kaynanası:
“Ay canım oğlum.” dedi. “Gel biraz yardım et de tavayı düzelteyim. Biz bu ocağı denk yapamadık.”
Karısı düz bir taş buldu, getirdi. Tevfik Efendi’nin içi sıkılıyor… Gönülsüz yaklaştı. Tavada kara pekmez kaynıyor, sarı köpükler veriyor, hafif bir duman çıkarıyordu. Biraz kaldırmak için tavanın kulpuna bir odun geçirdiler. Kaynanası bir yandan tuttu, bir yandan da Tevfik, karısı da ocağın taşlarını düzeltiyor.
“Yok onu değil, bunu, bunu. Hah, it bu yana. Sen kaldır, çek çek…”
Kaynanası ile Tevfik Efendi, ikisi de kumanda verirlerken nasıl oldu ise tava eğrildi, kaynar pekmez Tevfik’in ayaklarına döküldü. Hepsi şaşırdılar. Tavayı bir yana bırakıp telaşa başladılar. Tevfik Efendi duvarın dibine çöküverdi.
Pekmezi ayaklarından silecek oldular, derileri beraber kalkacak! Su döktüler, çamur sıvadılar, komşulara seslenip ilaç sordular, herkes ayrı bir şey söyledi. Petrol sürdüler, pamuk sardılar. Tevfik Efendi bir taşın üstüne oturmuş hem can acısı çekiyor hem de içinden gizli gizli seviniyordu. İzzet Bey’in rüyası bununla geçmiş oldu. Demek başına gelecek felaket bu imiş.
Birkaç saat sonra Tevfik’in acıları biraz savuşmuş, sundurmada bacaklarını uzatmış oturuyor, dinleniyordu. Karısı ona kahve getirdi. Kadın acıyarak kocasının yüzüne baktı, o da karısına baktı, güldü.
“Ben sana söylemedim.” dedi. “Dün gece İzzet Bey beni rüyasında görmüş!”
“Nasıl görmüş?”
“Nasıl görmüş bilmem ama fena görmüş olacak. Bak bugün nasıl çıktı!”
“Sen bana niye söylemedin; sadaka verirdik, adak adardık.”
“Merak edersin diye söylemedim.”
Ertesi günü dostlardan, ahbaplardan gelip yoklayanlar oldu. Komşu değil mi, bir aralık İzzet Bey de uğradı. Tevfik ona rüyadan söz açınca:
“Canım Tevfik.” dedi. “İyi çocuksun, hoş çocuksun ama bu rüyalarla bozmuşsun. Ben onu sana mahsus söyledim. Oturasın diye!”
Tevfik Efendi kendi bildiğinden şaşmadı:
“Mahsus söyledin ama bak nasıl çıktı!” dedi…
ANA BABA
Kış gecesi, komşu kadınlar bize oturmaya gelmişlerdi. Onları dinledim. Geç kalmışım. Yatmaya giderken babamın çalıştığı odaya uğradım. Babam, gündüz ders okutur, geceleri saatçilik ederdi. Gene bir saatle uğraşıyordu. Beni görünce:
“Sen daha yatmadın mı?” dedi.
“İçeride masal söylüyorlardı, onu dinledim.” dedim.
Benimle konuşmaya başladı.
Bana güvercinleri sordu. O günlerde babamın okuttuğu çocuklardan birine bir uçurtmayla içine kurşun akıtılmış bir ceviz meşe vermiş, biri dişi biri erkek iki güvercin almıştım. Babam bu güvercinlere, gaz sandıklarından genişçe bir yuva yaptı. Dişi güvercin yumurtlayıncaya kadar güvercinleri yuvalarında kapadık. Dişi, iki yumurta yumurtladı. Kuluçka oldu. Yakında yavruları çıkacak.
Kaç güne kadar yavruları olacağını hesapladık. Sonra babam, çocukluğunda beslediği güvercinleri anlatmaya başladı.
Babamı dinlerken masanın üstünde duran anahtar zincirini elime almış, çevirip, parmağıma sarıp çözmeye başlamışım. Sözleri arasında babam dedi ki:
“Onu çevirme, lambanın şişesine değerse kırar.”
“Peki!” dedim.
Durdum. Zinciri elimden bırakmalı idim, bırakmamışım. Biraz sonra dalmış, gene çevirmeye başlamışım; çok geçmedi, zincirin ucundaki anahtar lambanın şişesine değdi, şişenin karnında bir ufak delik açtı. Ben şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim.
Babam hiç istifini bozmadı, sözünü de kesmedi; sesinde, yüzünde de hiçbir şey değişmedi. Sanki o söylememiş, ben de şişeyi kırmamışım. Yalnız uzandı, is çıkarmaya başlayan fitili kıstı. Şişe kırılmadan iyice aydınlık olmayan oda büsbütün karardı.
Babam, güvercinleri anlatıyordu ama ben artık dinleyemiyordum. Tatlı tatlı konuşurken bu aksilik nereden başıma geldi! Ne dedim de uğursuz zinciri elime aldım. Babam söyledikten sonra hemen atmalı idim. Şeytan beni dürttü…
Bu uğursuzluklar, hiç beklenilmeyen saatte adamın başına gelir!
Babam, sözlerini bitirdi, sonra bana dedi ki:
“Hadi, kalk bir ışık arayalım. Bununla artık çalışılmaz.”
Büyükçe lambamız misafirin yanında. Başka lambamız da yok. Babam, mutfakta kullandığımız idare kandilini yaktı. Odaya döndük. Babam, bu idare kandili ile çalışabilecek mi? Ben suçluyum. Babam da hiç sesini çıkarmıyor. “Ben sana söyledim, benim sözümü dinlemedin.” dese ben de “Evet, suç bendedir!” desem yahut yalnızca “Suç benimdir, senin sözünü dinlemedim.” diyebilsem gidip rahat yatacağım. Babam:
“Sen artık yatarsın, ben görebilirsem, biraz daha çalışırım. Gecen hayırlı olsun!” dedi.
Başka hiçbir söz söylemedi. Ben sesimi çıkaramadım.
Sıkıntılı günlerin gecesinde yatak, bana her yerden daha iyi gelir. Başka yerde düşünmesinden üzüldüğüm sözleri, işleri, yatakta üzüntüsüzce uzun uzun düşünürüm. Bu düşünceler arasında kendimi avuttuğum da olur.
O yıllarda ben, sekiz-dokuz yaşlarında idim. Oturduğumuz yer bir ufak kasabacıktı. Babam hesap okutuyordu. Saatçilik de ederdi. Ekmek paramızı ancak çıkarabiliyorduk. Aç, açık kaldığımız yok ise de babam bir aylığını alamadığı günlerde aç kalmak korkusu da kendini gösteriyordu. Babam, alacaklıları ile bizim aramızda eziliyordu. Evinde oturduğumuz adamın, alışveriş ettiğimiz bakkalın kapıya kadar gelip acı sözler söyledikleri de olurdu. Haklı olmadıklarını da şimdi anlıyorum. Bizde alacakları kalmıyordu. Geç kalıyor ama bütün borçlarımızı veriyorduk.
Bu yoksulluktan anam, her gün hasta. Babamın hocalık etmesine, sessizliğine kızıyor, hamallık etse bizi daha rahat geçindireceğini söylüyor, yok yere ablamı, beni haşlıyor; bunlar bittikten sonra da oturup ağlıyordu.
Yokluk içinde yüzen bu evde bir lamba şişesi kırmanın ne acıklı bir şey olduğunu anlarsınız. Bunun daha acıklısı, babamın hiç sesini çıkarmaması oldu. Benim ne kadar üzüleceğimi bilirdi. Suratını biraz asar, öğüt verir kılıklı birkaç söz söyler, ben de suç işlemiş, karşılığını da görmüş olurdum. Şimdi de rahatça uyurdum. Babama hem acıyor hem de ona kızıyorum. İçimdeki bu üzüntüyü susturmak için yarın güvercinleri satıp bir lamba şişesi almayı düşünebildim. Bu düşünce bana biraz rahatlık vermiş olacak ki uyumuşum.
Ertesi sabah yatakta uyandım. Biraz sonra akşam kırdığım şişe aklıma geldi. Güvercinleri satmak, bana akşam düşündüğüm kadar kolay olmayacak gibi geldi ise de biraz düşündükten sonra gene en yapılabilecek bir şey varsa o da bu olduğuna inanarak hemen bu işi bitirmek için yataktan fırladım, giyinmeye başladım.
Belki babam, güvercinlerin satıldıklarını iyi karşılamayacaktır. Daha iyi. Ben de ondan öç almış olacağım.
Ben bunları düşünürken anam odaya girdi. Öfkesi yüzünden belli oluyordu.
“Lambanın şişesini sen mi kırdın?” diye sordu. “Ben kırdım.” dedim.
“İyi halt ettin!” dedi. “Ben de kızların günahlarına girdim.”