Мемдух Шевкет Эсендал – Mendil Altında (страница 6)
“Aman ne kadar ayıp! Unuttun mu, baban sana ne diyordu? Vallahi kimseler görmesin. Ben senin yerine Doktor Bey’den utanıyorum.”
Nadir Hanım sözünün geçmeyeceğini, kızının okumayacağını biliyordu. Ancak bu mevkide, anaların çocuklarına böyle demeleri âdetti, kaide idi, böyle denirdi. Ona da böyle demişlerdi, o da şimdi çocuklarına söylüyor.
Nadir Hanım, kızına söyleyeceklerini söyleyip bitirdikten sonra, Doktor’un hanımına döndü:
“Yalan dünya, hanımefendi.” dedi. “İnsan gözünü açıp kapayıncaya kadar gelip geçiyor.”
İçini çekti. Doktor’un hanımı da onun arkasından derin bir nefes aldı. Onlara bakarak Doktor da içini çekti. Bu iç çekişler, sözün bir dönüm noktasına geldiğini gösteriyordu. Bu arada Doktor, besleme kızın kapı yanında, hâlâ ayakta durduğuna dikkat etti. Saçları kesilmiş de yine uzamış, gürbüz, açıkgöz bir kız. Nadir Hanım’ın çocukları ne kadar uçuk benizli, yeşil renkli iseler, bu kız o kadar al yanaklı, o kadar sağlam bir çocuktu.
Doktor, beslemeye:
“Otursana kızım!” dedi. “Neden ayakta duruyorsun?”
Kız da hemen olduğu yere oturdu. Nadir Hanım, kızın oturmasını terbiyeye muvafık bulmamış olacak ki:
“Baksana, hazırmış.” dedi. “Kız! Ölüyor mu idin? Otur deyince hemen oturulur mu? Ben bu kıza bir türlü nezaket öğretemedim!”
Besleme kız utandı, bütün kanı yüzüne çıktı, hemen de ayağa kalktı. Bu sefer Doktor sıkıldı. Kızı oturtmak için Nadir Hanım’dan müsaade istedi. O da izin verdi ise de kız bir daha oturmadı. “Hiç olmazsa dışarı çıksın da, orada otursun.” dediler, besleme kız dışarı çıktı. Arkasından Nadir Hanım’ın kızı da fırladı, onun arkasından da çocuk gitti. Doktor’a öyle geldi ki dışarıda Nadir Hanım’ın çocukları, beslemeyi azarlayacak, belki de dövecekler. Ancak arası çok geçmeden anlaşıldı ki kızın maksadı sesini işittirmekmiş. Dışarıda okuyor:
Nadir Hanım sırıttı.
“Burada Doktor Bey’den sıkıldı da efendim…” dedi.
Doktor’un hanımı da:
“Sıkılacak ne var, Doktor onun babası yerinde…” diye karşıladı.
Kızın şarkılarına aldırmayarak, konuştular. Hemen hep, Nadir Hanım söylüyordu. Hele söz Yusuf Efendi’ye gelince kimseye sıra vermiyordu. Nadir Hanım, bir bakıma, kocasının büyük adam oluşuna seviniyor. Bu yıllarda, herkes yemeye ekmek bulamazken onlar rahat geçiniyorlardı. Ancak ne faydası var ki kocası onun eski kocası değil! Etyemez’de otururlarken Yusuf Efendi bir eczacı parçası idi ama onun kocası idi. Şimdi ne oldu? Yusuf Efendi ve bu iki çocuk ondan uzaklaşıyorlar, onu beğenmiyorlar. O, evde hizmetçi gibi kalıyor. Yusuf Efendi ne istiyor? Bunu anlamaya çalışıyor, herkesten bunu sormak istiyordu. Nadir Hanım’ın bugünkü bütün bu uzun hikâyeleri, bu dertleşmeleri, bu anlayamadıği karanlık noktayı sanki aydınlatmak içindi.
Doktor sustu, Doktor’un karısı da açık bir fikir veremedi.
“Dünya değişti hanım hele erkekler bir acayip oldular. Hemen Allah sonunu hayır etsin…”
Bu sözler doğru mu? Nadir Hanım dünyanın nasıl değiştiğini bilmek istiyor. Kimse ona kandırıcı bir söz söyleyemiyor. Kocası için konuştukça konuşacağı geliyor, söz uzayıp gidiyordu.
Yemek vakti oldu. Birlikte yemek yediler. Doktor bir aralık savuştu, öğle uykusunu uyudu. Geldi. Hâlâ Yusuf Efendi’nin “sırfen değiştiğini” konuşuyorlardı. En sonra, pek çok sıkılan çocukların zoru ile akşam, altı postasına dar yetiştiler.
2
Bu ziyaret, Büyük Muharebe’nin ikinci, yahut üçüncü yıllarında olmuştu. Aradan sekiz-dokuz sene geçti. Bu arada İstanbul işgal olundu, Milli Mücadele’miz başladı, birçokları gibi Yusuf Efendi’nin de başından epeyce korkular, sıkıntılar geçti. Hapsettiler, kaçtı. Bir zaman kaçak gezdi, sonra bir yolunu bulup kendini Anadolu’ya attı. Bir zaman sonra da İzmir geriye alındı, ordularımız İstanbul’a girdiler; Yusuf Efendi de karısını, kızını Ankara’ya aldırdı. Yalnız oğlu Selahattin -kendini Doktor’a Selahattin Akyıldırımoğlu diye tanıtan çocuk- İstanbul’da mektepte kaldı. O zamandan beri, Yusuf Efendi ailesi Ankaralı oldular. Ara sıra da İstanbul’a geliyorlarmış.
Bir aralık Doktor, Çengelköy’deki yalısını satacak, karısının Çamlıca’daki evinde oturacak oldu. Ne suretle ise bu haber, o günlerde İstanbul’da bulunan Nadir Hanım’ın kulağına gitmiş. O da öteden beri bir yalı almak istiyormuş, Doktor’un yalısını almak fikrine düşmüş, bu münasebetle de hem görüşmek hem de yalıyı bir alıcı gözüyle görmek istemiş.
Bir sabah erken Doktor, bahçesinde güllerini ayıklamakla meşgul iken kapı çalındı. Doktor kendisi açtı. Başına gayet ince bir tül bağlamış, güzel yüzlü, güzel gözlü bir kız kapının önünde duruyordu.
“Burası Şakir Mustafa Bey’in yalısı değil mi, efendim?”
“Onun evi!”
“A, siz Doktor Bey değil misiniz?”
“Ya benim…”
“Ben hanımefendiyi görmek istiyorum.”
Doktor biraz düşünür gibi:
“Eh, görüş!”
“Beni Nadir Hanım gönderdi, mahsus hürmetler etti. Sizi ziyaret etmek istiyorlardı da…”
“Hangi Nadir Hanım? Ha, haaa… Ey?”
“Eğer müsaade ederseniz ziyaret edecekler… Ben Nadir Hanım’ın evlatlığıyım. Eskiden de size geldimdi. Siz tanıyamazsınız ki o zaman küçüktüm!”
Doktor, gözlüğünü düzeltti. Kızın güler yüzüne dikkatle bakarak:
“Ya tanıyamadım. Vah, vah!” dedi.
Kız, Doktor’un bakışından gıcıklanıyormuş gibi güldü.
“Hanımefendi evde yoklar mı?” diye sordu.
Doktor, hep o dalgın bakışla:
“Evde olmasına evdedir, istersen git gör.”
Kız, Doktor’un yanından geçti, eve gitti. Doktor gene gülleri ayıklamaya başlayarak düşündü: “ ‘Gönül kocamaz.’ derler, doğrudur! Ne güzel de kız… Eh, yalan dünya…”
Yemekte bu güzel kızın getirdiği haber konuşuldu. Doktor dedi ki:
“Nadir Hanım bizim evi bilmiyor mu?”
“Bilir ama olsun… Alacak olunca insan elbette bir can gözü ile görmek ister.”
Biraz sustuktan sonra Doktor’un hanımı:
“Nadir Hanım.” dedi. “Haber vermeden gelecekmiş ama Sevim Hanım ‘Olmaz.’ demiş.”
“Sevim Hanım da kim oluyor?”
“Canım, hanımın kızı değil mi? Kaç defa gördünüz!”
“Nadir Hanım’ın bir şımarık kızı olduğunu biliyorum, adının da Sevim olduğunu ilk defa işitiyorum.”
“Asıl adı Behice idi. Şimdi Sevim diye çağırıyorlar!”
“Bu Yusuf’ta da ad değiştirmek merakı var.”
“Aa, bir Yusuf’ta mı? Şimdi herkes adını değiştiriyor. Selim Efendilerin Niyazi’ye şimdi Kara Efe diyorlarmış. Yusuf da buradan kaçtığı vakit adını değiştirmiş, ona Sungur Alp Bey diyorlarmış. Gazeteler bile Sungur Alp Bey, diye yazıyorlar. Siz, hiç görmediniz mi?”
“Hiç görmedim.”
“Dikkat etmemişsinizdir.”
“Dikkat de etsem Sungur Alp Bey’in, Yusuf olduğunu nereden bilirim? Kendisini eskiden tanıyanlar ne diyorlarmış?”
“Bilmem, eskiden tanıyanlar olsa bile… Onu eskiden öyle bir tanıyan var mıydı? Belki tanıyanlar da adını bilmiyorlardı.”
“Yusuf da evi gezmeye gelecek miymiş?”
“Yusuf burada yok ki… O Anadolu’da. Ankara’da bir ev yaptırıyorlarmış. Nadir Hanım, ‘Bir de İstanbul’da olsun.’ diyormuş.”
“Çok isabet!”
Doktor’la hanımı, cuma gününe kadar her gün biraz Nadir Hanım’ı ve ev satılması işini konuştular.
Nadir Hanım, bu sefer öğleden sonra saat üç buçukta geldi. Doktor gene deniz üstündeki küçük odasında oturuyordu. Vapur geldi, biraz sonra da kapı çalındı, gene taşlıkta kadın sesleri oldu, sonra da odanın kapısı vuruldu.
Bu sefer odaya beyaz başörtülü bir Nadir Hanım, bir şımarık kız, bir sıska çocuk yerine; iki süslü Nadir Hanım, lacivert ceket ve kül rengi pantolon giymiş, beyaz gömleğinin geniş yakasını ceketinin üstüne çevirmiş delikanlı bir çocuk, bir de o güzel yüzlü besleme kız girdiler. Hepsi Doktor’a el verdiler, besleme kız da verdi. Kısarak boylu, kara kuru Nadir Hanım’ın yerinde şimdi, şişman denilecek kadar etlenmiş, toplanmış, yağlanmış bir hanım var. Dudaklarını hafifçe boyamış, başına güvez26 bir tül bağlamış, iki yanından iki zülüf, alnından bir tutam saç çıkarmış. Sanki fena da olmamış! Eğer bu kadar şişman, bacakları da eğri olmasa eski Nadir Hanım’a bakarak çok güzelleşmiş denilebilir.
Doktor, selamlaştıktan sonra yerine oturdu. Gözlüğünü düzeltti, Nadir Hanım’ı, kızını yukarıdan aşağıya süzdü. Ana kız, birbirine benziyorlar. İkisi de koyu renk kostüm giymişler. Kara eldiven, kara pabuç. Şık iki hanım.
Oturur oturmaz, daha ilk lakırtı başlamadan çantalarını açtılar, ufacık beyaz birer mendil çıkardılar, hafifçe burunlarını, ağızlarını siler gibi yaptılar. Birkaç dakika sonra besleme kız da onlar gibi yaptı. Her kabuğun içinde ayrı bir yaşayış var. Bu burun, ağız siliş, onların bugünkü yaşayışlarının bir icabı. Bu şekil içinde böyle yapmak lazım. Herkes böyle yapıyor.