Мемдух Шевкет Эсендал – Mendil Altında (страница 4)
Küçük oğlan, ağlayarak:
“Bu, benim vapurumu aldı!”
Kadınlar:
“Nerede, hangi vapurunu aldı?”
“Otuz yedi, benim vapurumdu, bu alıyor…”
Büyük oğlan:
“Yalan anne, kendisi verdi.”
“Benim vapurumdu, onun vapuru kırk bir. Versin benim vapurumu.”
“Allah senin cezanı versin! Ödüm koptu. Yılan mı çıktı dedim.”
Ablası, İrfan’a çıkıştı.
“Ne alıyorsun onun vapurunu?”
“Ben almadım, o kendi verdi.”
Kadınlar, mutfağa döndüler. Küçük oğlan bu yaygara ile vapuru kurtarmış oldu. Büyük kardeşi de:
“Alıcı, verici, kanlı gömlek giyici…” diye onu kızdırdı, öç almış oldu.
İKİ ZİYARET
1
Mütekait18 Asker Hekimi Şakir Mustafa Bey, bayramın üçüncü günü, İstanbul’da Çengelköyü’ndeki küçük yalısının selamlık odasında oturuyor, eline geçen, günü geçmiş bir gazeteyi okuyordu. Anadolu kıyısından Boğaz’a çıkan sabah postalarından biri geçti, dalgası rıhtım taşlarına vurdu, kayıkhane içine yayıldı; biraz sonra bir düdük sesi, dağlardan geri geldi. Aradan on dakika geçmeden sokak kapısı vuruldu. Taşlıkta kadın sesleri duyuldu. İstanbul’dan misafir gelmiş olacak! Aradan beş-on dakika daha geçti, bu sefer Doktor’un oturduğu odanın kapısı vuruldu. Doktor’un sesi boğazında düğümlendi, birdenbire “Giriniz.” diyemedi. Öksürdü, sonra:
“Buyurun!” dedi.
Odaya, piyade zabiti gibi giydirilmiş küçük bir çocuk girdi. Kapıyı kapadı, döndü, sert adımlarla ilerledi, Doktor’un önüne gelince topuklarını birbirine vurup selam verdi, elini uzattı. Doktor’un elini tuttu, salladı. Sonra, yarım sol etti, yan tarafta duran koltuğa tırmandı oturdu, gözlerini duvarın bir noktasına dikti, öylece hareketsiz kaldı.
Doktor, bu ziyaretten biraz şaşırmış gibi elinden gazetesini bıraktı, gözlüğünü düzeltti, biraz başını biraz da kaşlarını kaldırıp ziyaretçisine baktı. Ziyaretçi, dokuz-on yaşlarında, fena beslenmiş, kavruk, cılız bir çocuk. Şüphesiz tanıdıklardan birinin çocuğu olacak. Sırtında bir piyade zabiti ceketi var. Başında kabalak, belinde manevra kayışı. ayaklarında getirler, mahmuzlar, yanında da kasatura.
Doktor düşündü: “Eskiden de böyle özenen ana babalar, çocuklarına kılıçlı, sırma apoletli, yuvarlak püsküllü, kaloşfotin kunduralı bir müşür elbisesi giydirirler, omuzuna mavi boncuklu bir nazarlık takarlar, cebine de çörek otu, üzerlik tohumu korlardı. Yeni moda, müşürleri tasfiyeye tabi tutmuş, mülazimliğe indirmiş!” dedi.
Çocuğun öyle resmî, o kadar cansız bir duruşu var ki onunla konuşmak insana bir kukla ile konuşmak kadar manasız geliyor. Doktor ne söyleyeceğini, bu çocukla nasıl konuşabileceğini birdenbire kestiremedi. “Merhaba!” demek istedi, olmadı… “Hangi mektebe gidiyorsunuz?” diye sorsa pek damdan düşer gibi olacak. Sonunda yavaş sesle:
“Hoş geldiniz!” dedi.
Çocuğun cevabı hazırmış: Hani ya, nasıl asker bölük yoklamasında tek çift sayarsa nasıl kendilerini bölük, takım komutanlarına takdim eder; taburlarını, mangalarını, isim ve hüviyetlerini bildirirlerse o sesle, öyle yüksek, kati ve resmî sesle:
“Hoş bulduk, efendim!” dedi.
Doktor durdu, yan gözle çocuğa baktı. Çocuk susmuş duruyor. Bir söze başlamış olmadı. Bu sefer Doktor, ziyaretçisinin adını sormayı düşündü.
“Sizin adınız nedir?” dedi.
Çocuk gene o ses, gene o tavırla:
“Özdemir Selahattin Akyıldırımoğlu.” diye cevap verdi.
“Hımmmm! E, pederinizin adı nedir?”
“Yusuf Cengiz Akyıldırımoğlu!”
Doktor boynunu büktü.
“Hiç de tanıyamadım.” dedi… “Bu Yusuf Cengiz Bey ne iştetir?”
“Birinci Grup Birinci Mıntaka Eczacıbaşısı.”
“Haaa! Yusuf Bey… Anladım!”
Doktor, çocuğu tanıdı. “Eczacı Yusuf’un oğlu! Öyle ya son zamanlarda büyüdü, mühim adam oldu diyorlardı… Cengiz Akyıldırımoğlu… Akyıldırımı, da nereden bulmuş! İnsan kırk yıl düşünse aklına gelmez.” diye düşündü.
Bu Yusuf, hanımın sütninesinin oğludur. Anası Çerkez azatlılarından idi. Babası da galiba Arapkirlidir. Tefecilik eder, ev alır satar, açıkgöz bir adamdı. Yusuf’u, Doktor; Eczacı Mektebine yazdırmıştı. Mektebi bitirdi, kendi hâlinde, sessiz bir asker eczacısı oldu. Eğer bu dehşetli muharebeler, bu ihtilaller, bu istilalar olmasa kırk yıl Askerî Eczacı Yusuf Efendi olarak kalırdı. Şimdi, eski sıralar bozuldu, yeni sıralar, yeni nizamlar gelinceye kadar böyle olacak!.. Bak Yusuf da “Akyıldırım” olmuş!
Doktor, çocuğun anası ile birlikte bayram tebriğine geldiklerini anladı; sonra bunun anasını da hatırladı. Karaca kuruca, ufak tefek bir kadındı. Adı ne idi? Hatırlayamadı.
Çocuğu böyle tanıdıktan sonra, onunla konuşmak, Doktor için biraz daha kolaylaştı.
“Sen hangi mektebe gidiyorsun?” diye sordu.
“Nümune Mektebine.”
“Nümune Mektebi mi? Hangi Nümune Mektebine?”
Çocuğun kurgusu bozuldu. Cevabını ezberlemediği bir sual karşısında kalmıştı. “Hangi Nümune mektebi acaba?” diye düşünür gibi oldu ve başını çevirdi, Doktor’a baktı. Deminden olduğu gibi yüksek sesle söylemeyi bırakarak asıl kendi sesiyle, kendi uslu çocuk sesiyle yavaşça;
“Bizim Nümune Mektebine.” dedi.
Nasıl aktörler sahnede rollerinden dışarı söz söylemekten korkarlarsa bu çocuk da onlar gibi ezberlemediği suallerin cevaplarını vermekten korkuyordu.
“Sen annenle beraber mi geldin?”
Çocuk başını salladı, “Evet.” demek istedi. Doktor, çocukla konuşabilmek için yeni şeyler sormak mecburiyetinde idi.
“Mektepte size ne okutuyorlar?” diye sordu.
“Mektepte… İşte ders okuturlar.”
“Ne dersi?”
“Hiç, bayağı ders işte!”
Çocuğun bu cevabından sonra, Doktor kendi sualini saçma buldu. “Ders işte! Her yerde, her mektepte ne okutuyorlarsa bilmiyor musun?” demek istiyordu. Bu sefer, çocuk:
“Babam da evde okuturdu.” dedi.
“Ne okuturdu?”
Doktor anlamadı.
“Bunlar nedir?” diye sordu.
Bu sefer çocuk ne cevap vereceğini bilmeyerek:
“Efendim?” dedi.
“Bunlar diyorum. Bu saydığın şeyler nedir?”
“Nedir, kim bilir?” demek ister gibi çocuk dudaklarını büktü.
“Bunları siz okuyor musunuz?”
Çocuk başı ile “Evet.” der gibi işaret etti.
“Bunlar kıraat mı?”
“Evet… Okumak işte…”