18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Мемдух Шевкет Эсендал – Mendil Altında (страница 3)

18

“Ben, bir şey istemem. Bildiğimi de bilirim. İngiliz gemisi üstüne gemi olmaz. Bu limanda Osmaniye gibi bir gemi daha bulamazsın.”

Arif, yerinden kalkıp bakındı. Sanki birini aradı. Setin kıyısında bir kız çocuğa bir çıkın13 verip “Dökme.” diye tembih eden bir adamı gördü.

“Hakkı!” diye seslendi.

Öteki:

“Ne var?”

“Gel buraya!”

Bu Hakkı, bir aralık Mısırlıların birinin yanında çalışmış, bir kere de Mısır’a kadar gitmişti. Arif, ondan sordu:

“Söylesene.” dedi. “Mısır’dan gelirken nasıldı?”

“Nasıldı?”

“Sen söylemiyor muydun? ‘Romanya bizi geçti.’ demedin mi? Hangi gemi idi, bindiğiniz gemi? Hidiviye’nin hangi gemisi?”

“Ben ne bileyim, bir gemi idi.”

“Ulan, adam mısın sen?”

Şevki Bey söze karıştı:

“Bilse ne olacaktı?” dedi.

“Hiç, Hacı Bey Osmaniye deyip duruyordu da eğer bunların bindiği Osmaniye ise görsün gemisini diyecektim. Romanya, çiğneyip geçiyor.”

Hacı Bey:

“Geçsin.” dedi. “Sen Osmaniye’yi, yarış eder mi sanıyorsun?”

“Etmez mi?”

“Etmez ya! Ne bir saat ileri ne bir saat geri! Hint postasını getiriyor, oğlum. Trene yetişecek. Sen Hint postası nedir, bilir misin? Hint teli nedir, bilir misin? Hüsnü Paşa bir kere, Hint telinden Atebe’ye bir telgraf yazacak oldu da kıyametler koptu.”

“Hint postasını getirmek iş mi? Hangi gemiye versen getirir.”

“Getirirdi, bekle… Onu Osmaniye getirir. On sekiz ocağı var. Sekiz ocakla kalkar, hava oldu mu, bir ocak; hava oldu mu, bir ocak daha. Saatinde geliyor.”

“Kırk ocağı olsa para etmez. Hiçbir gemisi Recel’e, Karol’a çıkışamaz. Gel bir gün bizim ambara, sana göstereyim. Bak kalkışına! İskele tornayt,14 sancak tornistan15 dedi mi, sular karışır. Gemiyi görürsün Üsküdar açığında. İzer, izer kavakları tuttu mu, filispit!16 Bir daha göremezsin.”

“Sen de görememişsin galiba.”

“Ben görmedim ama bilirim. Bir kere Kobra buradan tam yolla geçti de ne oldu? Bütün bu sandalları karaya döktü.”

“Çok marifet yaptı!”

“Yaptı ya! O, geminin erkekliğini gösterir.”

“Osmaniye geçse Şirket vapurlarını da karaya atar.”

“Attı! O şamandıradan kalkmayı becersin de! Bir çatana17 baştan, bir çatana kıçtan başını açacaklar da denize çıkacak!”

“Onlar, İngiliz kaptanlarıdır. Nasıl kalkacaklarını senden benden iyi bilirler, korkma!”

“Kim İngiliz? Osmaniye’nin kaptanı İngiliz mi?”

“İngiliz ya değil mi?”

“Değil ya!”

“E, nedir? Arap mı?”

“Nenin Arabı, kuyucu Hırvat be!”

“Yok, devenin başı…”

Arif, kahvecinin çırağına seslendi:

“Hüsnü! Ver şu gazatayı.”

Çırak gazeteyi getirdi. Açtılar. Posta ilanlarına baktılar. Şevki Bey okudu.

Osmaniye, Çarşamba-Pire, İskenderiye. Kaptan; Petriç.

“Gördün mü, Hacı Bey!” dedi.

“Neyi?”

“Neyi var mı? Petriç İngiliz adına benziyor mu?”

Hacı Bey düşündü. Petriç bir kasabadır. Belki İngilizler de böyle ad korlar.

“İngiliz adı olmadığını ne biliyorsun?” dedi.

Arif, Şevki Bey’e dönerek:

“Şevki Bey.” dedi. “Bak kuzum, bu ad İngiliz adına benziyor mu?”

“Benzemiyor.”

“Benzemiyor ya kime istersen soralım. İstersen, bahse girişelim.”

“Ben yeminliyim. Bahis tutuşmam. Bildiğimi de kimseden sormam. Sen gemileri bana mı öğreteceksin?”

“Ben de gözümün gördüğünü kimseden sormam.”

“Gözün ne gördü? Gemiye bindin, bir yere gittin mi?”

“Gitmedim. Sen gittin mi?”

“Ben gitmesem de bilirim, korkma!”

“A, öyle olunca ben daha iyisini bilirim. Ben yalı uşağıyım, Hacı Bey! Burada doğdum, burada da büyüdüm. Sor bana, Lüid’i, Pake’yi, Rus’u, Mesageri’yi… Hepsini sana birer birer sayayım. Bacasını, forsunu her şeyini… Görmeden düdüklerinden tanırım.”

“Tanırsan, öt bakalım Romanya gibi.”

“Ben öterim demedim, tanırım dedim.”

“Öt bakalım, öt!”

“Ben mi öteyim? Ötecek olsam şube reisi olurdum…”

Şevki Bey işin uzayacağını görerek;

“Arif!” dedi. “Uzatma!”

“İttihatçılar gelirse görürüm bakalım. Hidiviye ağabeyleri onları kurtarabilir mi?”

“Kısa kes dedik ya!”

Arif sustu. Hacı Bey de üstelemedi. Söz de burada kapanmış oldu.

Kahvede bu yârenlik olurken orada oturanlardan Liman Kâtibi Behçet Efendi’nin yanmış büyük yalı arsasının bir bucağına geçen yıl yaptırıp da daha boyatamadığı küçük yalısının bahçesinde, iki oğlu, on yaşlarında İrfan, yedi yaşlarında Adnan oynuyorlardı. Açık mutfak kapısından kadınların sesleri duyuluyordu. İki kardeş güzel güzel oynarken ne oldu ise birdenbire bir ağlama bir çığlık başladı. Kadınlar korktular, ayaklarında mutfak takunyaları burkularak bahçeye koştular.

“Ne var, ne oldu?”