Люси Мод Монтгомери – Yeşilin Kızı Anne: Ingleside (страница 3)
“Öyle hissetmediklerine eminim.”
“Fred’e sorduğumda o da aynısını söyledi. Rose Spencer gibi son anda fikrimi değiştirmemden korkmuş hatta. Ama bir erkeğin ne düşündüğünü kestirmek asla mümkün değil. Neyse, şimdi bunun için endişelenmenin hiçbir faydası yok. Bugün ne kadar da güzel vakit geçirdik! Eski mutlu anlarımızı yeniden canlandırmış gibi olduk. Keşke yarın gitmek zorunda olmasaydın Anne.”
“Bu yaz Ingleside’ı ziyaret etsen olmaz mı Diana? Yani şeyden önce… Bir süre misafir kabul edemeyeceğim zamandan önce.”
“Çok isterdim. Ama bu yaz evden ayrılmam imkânsız gibi görünüyor. Hep yapacak bir şeyler oluyor.”
“Rebecca Dew nihayet gelecek bu da beni sevindiren bir şey. Ama maalesef Mary Maria teyze de gelecek. Gilbert’a geleceğini ima eden bir şeyler söyledi. O da onu benim kadar istemiyor ama akrabası olduğu için misafirperverliği elden bırakmamak zorunda.”
“Belki kışın gelirim. Ingleside’ı bir kez daha görmek güzel olurdu. Çok tatlı bir evin ve çok tatlı bir ailen var Anne.”
“Ingleside güzel bir yer. Orayı artık seviyorum. Bir zamanlar hiç sevemeyeceğimi düşünürdüm. Oraya ilk gittiğimizde nefret etmiştim. Hem de olumlu taraflarından nefret etmiştim. Çok sevgili Hayaller Evi’me hakaret gibi gelmişti bu evin iyi yönleri. Hayaller Evi’nden ayrılırken Gilbert’a üzülerek şöyle dedim; ‘Biz burada çok mutluyduk. Başka bir yerde asla bu kadar mutlu olamayacağız.’ Bir süre orada yuva hasreti çeksem de sonra Ingleside’a olan sevgim filizlenmeye başladı azar azar. Buna karşı koymaya çalıştım. Gerçekten. Ama en sonunda pes edip evi sevdiğimi kabul ettim. O zamandan beri de her geçen yıl biraz daha seviyorum evimi. Çok eski bir ev değil. Eski evler genelde hüzünlü oluyorlar. Çok genç de değil çok genç evler de kaba oluyorlar. Benim evim olgun. Her bir odasına bayılıyorum. Hepsinin de bir kusuru aynı zamanda bir de güzel tarafı var. Birini diğerinden ayıracak bir özelliği illaki var odaların. Bu da onlara şahsiyet katıyor. Bahçedeki görkemli ağaçları seviyorum. O ağaçları kimin diktiğini bilmesem de merdivenlerden her çıktığımda sahanlıkta duruyorum. Hani sahanlıktaki eski pencere kenarına yerleştirilmiş bir oturak var ya. İşte oraya oturup bir süreliğine dışarı bakıyorum ve ‘Bu ağaçları diken adam her kimse Tanrı ondan razı olsun.’ diyorum. Evimizin etrafında gerçekten de çok fazla ağaç var ama hiçbirinden vazgeçemiyoruz.”
“Fred de aynı öyle. Evin güneyindeki büyük söğüt ağacına âdeta tapıyor. O ağacın salon penceresinin manzarasını kapattığını tekrar tekrar söylediğimde bana, ‘Böylesine güzel bir şeyi sırf manzarayı kapatıyor diye kesecek misin yani?’ diyor. Böylece söğüt ağacı olduğu yerde duruyor. Ayrıca çok da hoş. Evimize Yalnız Söğüt Çiftliği adını vermemizin sebebi de işte bahsettiğim o ağaç. Ingleside ismini de çok sevdim. Çok güzel, sıcak bir isim.”
“Gilbert da öyle dedi. Evin ismine karar verirken baya zaman harcadık. Birkaç isim denesek de hiçbiri tam olarak uymadı. Ama Ingleside aklımıza geldiğinde bunun doğru isim olduğunu gördük. Geniş, ferah bir evimiz olduğu için mutluyum. Ailemizin böyle bir eve ihtiyacı var. Çocuklar da bu evi seviyor. Her ne kadar henüz küçük olsalar da.”
“Dünya tatlısı çocukların var.” dedi Diana ve kendine kurnazca bir dilimcik daha kesti çikolatalı pastadan. “Bence benim çocuklarım da çok tatlı ama seninkiler bambaşka. Hele ikizlerin yok mu! Gerçekten sana imreniyorum. Ben de hep ikizlerim olsun istemişimdir.”
“Benim ikizlerden kaçışım yok. İkizler benim kaderim. Ama ikisinin birbirine hiç benzemeyişleri benim için hayal kırıklığı oldu. Birbirleriyle hiç alakaları yok. Nan kahverengi gözleri, saçları ve hoş ten rengiyle güzel bir kız. Ama babasının favorisi Di. Çünkü yeşil gözleri ve kızıl saçları var. Kıvrımlı kızıl saçları… Shirley, Susan’ın göz bebeği. Onu dünyaya getirdikten sonra uzunca bir süre hastaydım ve ona Susan baktı. O kadar ki kendi çocuğu olduğuna inanıyor neredeyse. Ona, ‘küçük kahverengi oğlan’ diyor ve çok şımartıyor.”
“Hâlâ çok küçük ve üzerinden yorganını atıp atmadığını kontrol edip üzerini tekrardan örtme fırsatı bulabiliyorsun.” dedi Diana imrenerek. “Jack dokuz yaşında ama üzerini örtmeme izin vermiyor. Çok büyük olduğunu söylüyor. Ben de onu yatırıp üzerini örtmeyi çok severdim. Keşke çocuklar bu kadar çabuk büyümeselerdi.”
“Benimkilerden hiçbiri o aşamaya gelmediler henüz. Gerçi Jem okula başladığından beri köyden geçerken elini tutmamı istemiyor.” dedi Anne iç çekerek. “Ama Walter ve Shirley onları yatırmamı hâlâ istiyorlar. Walter bazen tam bir merasime çeviriyor yatma işini.”
“Üstelik şimdilerde büyüyünce ne olacaklarını kendine dert edinmene gerek yok. Jack büyüyünce asker olmak istiyor. Asker! Düşünsene!”
“Bence bunun için o kadar endişelenme. Başka bir hayalin büyüsüne kapılınca asker olma isteğini unutur. Savaş geçmişte kalmış bir şey. Jem büyüyünce denizci olmak istiyor. Kaptan Jim gibi… Walter şair olma yolunda. O diğerleri gibi değil. Ama hepsi de ağaçları çok seviyor ve ‘Çukur’da’ oynamaya bayılıyorlar. ‘Çukur’ dedikleri bu yer, perili patikaları ve deresi olan, Ingleside’ın hemen aşağısındaki küçük bir vadi. Sıradan bir yer aslına bakarsan. Diğerleri için sadece ‘Çukur’ ama bizim çocuklar için âdeta bir masal diyarı. Hepsinin de kusurları var ama çok da fena değiller. Çok şükür hepsine yetecek kadar sevgimiz de var. Yarın gece Ingleside’da olacağımı düşünmek beni mutlu ediyor. Bebeklerime uyku vakti geldiğinde hikâyeler anlatacağım. Susan’ın hanım çantası çiçeklerini ve eğreltilerini öveceğim. Susan’ın eğrelti konusunda şansı yaver gidiyor. Onun gibi eğrelti yetiştiren kimse yok diyebilirim. Onun eğreltilerini dürüstçe övebiliyorum. Ama hanım çantası çiçekleri yok mu!.. Çiçek gibi görünmüyorlar pek. Ama bunu söyleyerek Susan’ın duygularını incitmeye hiç niyetim yok. Bir şekilde lafı dolandırmayı başarıyorum. Talih yüzümü kara çıkarmadı bu konuda. Susan muhteşem bir şey. O olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Bir keresinde ona ‘yabancı’ dediğimi hatırlıyorum da… Evet, eve gitme düşüncesi çok tatlı ama Green Gables’dan ayrıldığım için de üzülüyorum. Burası çok güzel. Marilla var, sen varsın. Dostluğumuz hep çok güzeldi Diana.”
“Evet… Ve biz hep… Yani demek istediğim… Ben senin gibi konuşamıyorum Anne. Ama eski ‘yeminimizi, andımızı ve sözümüzü’ tuttuk, değil mi?”
“Her zaman tuttuk hem de. Her zaman da tutmaya devam edeceğiz.”
Anne, Diana’ın elini tuttu. Kelimelerle ifade edilemeyecek tatlı bir sessizlikle oturdular uzun süre. Uzun akşam gölgeleri çimlerin, çiçeklerin ve ötedeki çayırların yeşilliklerine düşüyordu. Güneş battı. Gökyüzünün gri pembe tonları ağırbaşlı ağaçların arkasında derinleşerek soldu. Bahar alaca karanlığı artık kimsenin üzerinde yürümediği Hester Gray’in bahçesini ele geçirmişti. Nar bülbülleri, akşam havasını flüt misali ötüşleriyle şenlendiriyorlardı. Büyük beyaz kiraz ağaçlarının üzerinde koca bir yıldız belirdi.
“İlk yıldız her zaman mucizedir.” dedi Anne hülyalı bir şekilde.
“Sonsuza kadar burada oturabilirim.” dedi Diana. “Buradan ayrılma düşüncesinden nefret ediyorum.”
“Ben de. Ama ne de olsa on beş yaşındaymışız gibi davrandık sadece. Ailemizle ilgili meseleleri hatırlamamız lazım. Şu leylaklar ne kadar da güzel kokuyorlar öyle! Leylak tomurcuklarının kokusunda çok da masum olmayan bir detay olduğu senin de dikkatini çekti mi hiç Diana? Gilbert bu düşünceme gülüyor. Leylakları çok seviyor. Ama bana sanki gizli, çok tatlı bir şeyi hatırlıyorlarmış gibi geliyorlar.”
“Ev için çok ağır kokuları var bence.” diyen Diana, çikolatalı pastanın kalanının bulunduğu tabağı kaldırıp hasretle baktı. Sonra kafasını sallayıp yüzündeki soylu ve inkârcı ifadeyle sepete koydu.
“Eve dönerken Aşık Yolu’ndan yürüdüğümüzde eski hâllerimizle karşılaşsak çok eğlenceli olmaz mıydı Diana?”
Diana hafifçe ürperdi.
“Hayır… Bence hiç eğlenceli olmazdı Anne. Havanın bu kadar karardığını fark etmemişim. Gün ışığında böyle hayaller kurmakta bir sorun yok ama…”
Gün batımının görkemi arkalarındaki eski tepede, unutulmamış sevgileri kalplerinde alev alev yanarken sessizce, sevgiyle döndüler evlerine.
BÖLÜM 3
Anne keyifli günlerle dolu haftasını ertesi sabah Matthew’ün mezarına çiçekler götürerek sonlandırdı ve öğleden sonra Carmody’den eve giden trene bindi. Bir süre geride bıraktığı çok sevdiği eski şeyleri düşündü ama sonra düşünceleri kendisini bekleyen çok sevdiği yeni şeylere yöneldi. Yol boyunca kalbi şen şarkılar söyledi çünkü neşeyle dolu bir eve dönüyordu. Eşiğinden adım atan herkesin bir yuva olduğunu bildiği bir evdi bu. Kahkahalar, şapşallıklar, fotoğraflar ve bebeklerle dopdolu bir ev… Kıvırcık saçlı tombik bacaklı dünya tatlısı yaratıklar… Koltukların sabırla beklediği kendisine kucak açan salonu ve dolabında hasretini çeken elbiseleri… Her türden yıl dönümünün kutlandığı ve küçük sırların fısıldandığı bir ev…
“Eve gidecek olmak çok keyifli bir duygu.” diye düşündü Anne ve çantasından küçük oğlunun yazdığı bir mektup çıkardı. Bu mektubu bir gece önce neşeyle gülerek okumuş, Green Gables ahalisine gururla göstermişti. Çocuklarının herhangi birinden aldığı ilk mektuptu bu. Okula sadece bir yıl önce başlamış olan yedi yaşındaki bir çocuk için iyi yazılmış bir mektuptu. Gerçi Jem’in imlası biraz belirsizdi ve kâğıdın üst köşesinde koca bir mürekkep lekesi vardı…